Yukarı Çık






           
Sağ eliyle tırmanma demirini kavradı. Aldığı hızla tek kolu üzerinde ters bir takla attı ve vücut ağırlığını yönlendirerek sol ayağının üstünde demire kondu.

Otogiri Tobi, çocuk parkındaki demirlerin üzerinde dikilirken kollarını göğsünde kavuşturdu.

“Oi, hey, Tobi...“

Sol omzundan sarkan sırt çantasından bir kıkırtı koptu.

“Söylemeden edemeyeceğim, az önceki hareketin cidden tuhaftı, biliyorsun değil mi? Tam bir deliye benziyorsun.“

Çantanın söylediklerini duymazdan gelen Tobi, bakışlarını parkın etrafında gezdirdi. İçeride tırmanma demirleri, bir kaydırak, iki ağaç, iki bank, bir su pınarı ve ikili bir salıncak vardı.

Salıncaklarda iki çocuk oturuyordu. İkisi de Tobi’den küçüktü, muhtemelen beşinci ya da altıncı sınıfa gidiyorlardı. Yüzlerindeki ifade açıkça, “Bu ortaokullunun derdi ne? Çok korkutucu,“ diyordu.

“Gördün mü bak? Ke ke keh,“ diye güldü sırt çantası.

Tobi dilini şaklattı. *Çeneni kapat, Baku,* diye geçirdi içinden. Bunu yüksek sesle dile getirmedi. Zaten o ilkokul çocuklarının Baku’nun sesini duyması imkânsızdı; bu sırt çantasıyla konuşabilen tek kişi Tobi’ydi.

Tobi demirlerin üzerinden aşağı atladı.

“Hiçbir vasfın olmamasına rağmen epey çevik bir vücudun var. Tıpkı bir maymun gibi!“

Baku’nun alaycı sözlerini umursamayan Tobi, kaydırağa çıkmaya karar verdi. Salıncaktaki çocuklar çoktan akıllı telefonlarına gömülmüş, ona dikkat etmeyi bırakmışlardı.

Kaydırağın tepesine çömeldiğinde, bir zamanlar o çocuklarla aynı boyda olduğu günleri anımsadı.

Metalden yapılma kaydırağın üzerinde belirgin ezikler vardı ve sarı boyası yer yer dökülmüştü.

“Burası mı?“ diye fısıldadı Baku.

“Bilmem,“ diye yanıtladı Tobi sessizce, üniformasının sol kolunu sıyırırken. 

Bir rehin dükkânından aldığı saatin LCD ekranı saat 16:59’u gösteriyordu. Tobi ortaokul ikinci sınıf öğrencisiydi; herhangi bir kulübe ya da etüt merkezine gitmiyordu.

Kaldığı yurdun akşam giriş saati 17:30’du.

“Hey, birazdan yola çıkmazsan geç kalmayacak mısın?“ diye sırıttı Baku.

*Çeneni kapat,* diye geçirdi içinden Tobi kaydıraktan aşağı atlarken. Sırt çantasını tuttuğu sırada yere düşen gölgesi, olağandışı bir şekilde uzamıştı.

Derken o tanıdık melodi, *Yuyake Koyake* ezgisi çalmaya başladı.

Tobi başını kaldırıp alacakaranlığa bürünen gökyüzüne baktı.

“...omuzlarda...“

“Ha? Ne dedin sen az önce?“ diye sordu Baku.

Tobi cevap vermeden aynı sözcüğü mırıldandı.

“Omuzlarda...“

Doğru ya.

Onun omuzlarındaydım. Beni sırtında taşıyordu.

Ağabeyi onu hep omuzlarına alır ve bu parka getirirdi. O esnada sessizce bir şeyler mırıldanırdı.

“Hey, onii-chan, bu çaldığın ne?“ diye sormuştu Tobi, fakat ağabeyi gülerek soruyu geçiştirmişti.

“Hımm~ Sahi, ne şarkısı acaba?“

“Söylesene!“ diye tutturmuştu Tobi ağabeyinin kulaklarını çekiştirirken.

“Hadi ama! Söyle bana, ne şarkısı bu?“

“Öylesine uydurdum.“

“Gerçekten mi?“

“Evet, az önce uydurduğum bir şarkı.“

O anı dün gibi aklındaydı.

Tobi o kaydırakta sayısız kez oynamıştı. Ağabeyi ise bacak bacak üstüne atıp öne doğru eğildiği o bankta oturur, gözlerini hafifçe kısarak ona göz kulak olurdu. Yüzünde her daim o hafif tebessüm belirirdi.

İkili salıncakta birlikte de sallanırlardı.

“...Doğru ya...“

Sadece parkta da değil üstelik.

Yağmurlu günlerde, ağabeyi bir eliyle şemsiye tutarken diğer eliyle onu omuzlarında taşırdı. Eve dönüş yolunda da hep o *Yuyake Koyake* ezgisini mırıldanırdı ona.

“Tobi.“

Baku ona seslendi.

“Oi, Tobi.“

Tobi tek kelime etmeden parktan ayrıldı. Hemen ilerisinde iki katlı bir ev göze çarpıyordu. Sağa mı dönmüşlerdi, yoksa sola mı? O gün ağabeyi hangi yöne sapmıştı? Hayır, hatırlamıyordu.

Tobi şimdilik sağa dönmeye karar verdi. Adımları onu, arabaların yan yana geçmekte zorlanacağı kadar dar bir yola çıkardı. Sokağı çevreleyen binaların hiçbiri yeni sayılmazdı; hatta birkaçı epey köhnemiş görünüyordu.

Aralarında, kırmızı, mavi ve beyaz renkli tabelasıyla dikkat çeken bir berber dükkânı vardı. Dış cephesi koyu yeşile boyanmıştı. Kapanmış kepenginin üzerinde ’Hatsushima Kuaför ve Güzellik Salonu’ yazıyordu. Tobi’nin içine belirsiz bir aşinalık hissi doğdu, ancak bir o kadar da yabancı geliyordu.

“Ne düşünüyorsun?“ diye sordu Baku.

Tobi başını iki yana salladı ve adımlarını bir an bile yavaşlatmadan yürümeye devam etti.

Tobi tam adresini bilmese de bir apartman arıyordu. Buralarda bir yerde olmalıydı. Aradığı bina iki katlıydı; beyazımsı bir dış cephesi, dışarıdan çıkılan bir merdiveni ve açık bir koridoru vardı. Tobi eskiden ağabeyiyle birlikte tam da o apartmanın ikinci katında yaşardı.

İkinci kattaki hangi dairede oturuyorlardı? Yanlış hatırlamıyorsa köşe daireydi. Tobi evin içinin detaylarını büyük ölçüde anımsayabiliyordu. Pencerelerde siyah boyalı demir parmaklıklar vardı ve ağabeyi onu sık sık o parmaklıkların üzerine oturturdu. Ağabeyinin elinde bir sigarayla o demirlere yaslandığı görüntü, Tobi’nin zihnine kazınmıştı.

Tobi bir T kavşağının tam ortasında aniden durdu ve ayaklarının ucundaki rögar kapağına takıldı gözü. Hangi yöne bakarsa baksın, hafızasında yer etmiş o manzaradan eser yoktu. Üzerinden sekiz dokuz yıl geçmişti; bu süre zarfında her şey değişmiş olabilirdi.

“Ne düşünüyorsun, Tobi?“ diye sordu Baku.

“Dediğim gibi...“ Tobi kendini var gücüyle dizginlemeye çalıştı.

“Çok sinir bozucusun!“

Fakat nafileydi. Sesini yükseltmekten kendini alamamıştı.

“...Bu kadar sinirlenmene gerek yok. Benim hatam, tamam mı?“

Özür dilemek de Baku’nun pek tarzı sayılmazdı. Tobi iç çekip topukları üzerinde geriye döndü. Tam da o an oldu.

Dikkatini, hava şartlarından yıpranmış, kararmış beton briketlerden örülme bir duvar çekti. Duvarın bitiminde bir köşe vardı. Ardından yine kararmış, kir pas içinde başka bir briket duvar. Ve bir köşe daha.

Nedense bu manzara ilgisini çekmişti. Tobi o yöne doğru adımladı. Köşeyi döndüğünde, bir ve iki katlı müstakil evlerin arasına sıkışmış daracık bir ara sokak buldu. Yol kenarına saksı bitkileri dizilmişti ve elektrik direkleri şaşırtıcı derecede inceydi. Tepeden sarkan güç kabloları, sokağın üzerini adeta bir ağ gibi örtüyordu. Tobi’nin kalbi, tekleyip yeniden çalışmışçasına hızla çarpmaya başladı.

“Buradan geçmiştim...“

O gündü.

Tobi bu dar sokaktan koşarak geçmişti ve yalnız değildi. Ağabeyi hemen yanındaydı, elinden sımsıkı tutmuş ona yön veriyordu. Aceleleri vardı. Peşlerinde biri mi vardı? Evet, doğru ya. Birileri onları kovalıyordu. Kaçıyorlardı. Ama neden?

Neden peşlerine düşmüşlerdi? Bunları düşünecek bir saniyeleri bile yok muydu? Tobi merak etti. Hatırlayamıyordu. Bir şey mi olmuştu? Ağabeyi ona durumu açıklamış mıydı? Yoksa ağabeyi bile ne olup bittiğini anlamamış mıydı? Her halükarda, can havliyle kaçıyorlardı. Tobi bundan adı gibi emindi.

Etrafta tek bir yaşam belirtisi yoktu. Çevre karanlığa gömülmüştü, gerçi zifiri karanlık da sayılmazdı. Güneş ya batıyordu ya da yeni yeni doğmaktaydı. İkisinden biriydi.

Ara sokak, nispeten daha geniş bir yola çıkıyordu. Sağa doğru devam edildiğinde tenteli dükkânlar göze çarpıyordu. Sağda iki, solda bir dükkân. Tobi ve ağabeyi bu yoldan depara kalkmış olmalıydı.

İnanılmaz derecede acı verici olmalıydı. Tobi şu an koşmuyordu ama göğsü hâlâ o rahatsız edici sızıyla zonkluyordu.

Tobi kim bilir kaç kez sızlanmıştı.

“Onii-chan, sanırım daha fazla devam edemeyeceğim. Yapamıyorum. Canım yanıyor. Artık koşamıyorum. Bırak beni burada.“

Ağabeyi ise onu cesaretlendirmiş olmalıydı.

“Dayan, Tobi. Koşmaya devam edebilirsin. Hâlâ koşacak gücün var, Tobi.“

Doğru ya.

Dayanmak zorundayım.

Çünkü bana koşmamı söylüyor. Ağabeyim söylüyor.

O yolu geçtiğinde, asfalt yerine parke taşlarıyla döşenmiş bir sokağa vardı. Burası eski bir çarşı sokağıydı. Dükkânların çoğunun kepenkleri inikti. Kepenkleri kapalı bu sokağı anımsamıyordu. Yanlış bir yola mı sapmıştı?

Hayır, öyle değildi. Ara sokaktı. Hemen o ara sokağa dalmış ve hızla oradan geçmişlerdi.

“Burasıydı, değil mi Tobi?“ diye ısrar etti Baku.

Tobi sessizliğini korudu. Burası olduğuna inanıyordu. Bundan zerre şüphesi yoktu. Ama gerçekten öyle miydi?

İşçi sınıfının yaşadığı bir mahalle. Burası için doğru tabir bu muydu? Göze çarpan belirgin bir özelliği yoktu. Basitçe ifade etmek gerekirse, sıradan bir şehir manzarasıydı. Gerçekten burası mıydı?

Ağabeyi en sonunda onu kucağına alıp taşımaya başlamıştı. Tobi o sırada ağlıyor olabilirdi. Ya da belki de yere düşmüş ve ayağa kalkamamıştı. Evet, tam olarak buydu. Tam burada yere kapaklanmıştı. Ağabeyi onu yerden kaldırmış ve koşmaya devam etmişti.

“Sorun yok, Tobi!“

Ağabeyinin sesi onu kendine getirdi.

Kulağına araba sesleri ulaştı. Uzaklarda kırmızı bir ışık yanıp sönüyordu. “Kahretsin!“ diye mırıldandı ağabeyi, sanki geri dönecekmiş gibi bir hali vardı.

Büyük ihtimalle peşlerindeki kişi bir ya da iki kişi değildi. Çok kalabalıktılar.

“Durun,“ diye bağırdı bir ses.

Bir adamın sesiydi. Şu an olmuyordu. Geçmişte yaşanmıştı. Yine de Tobi gayriihtiyari olduğu yerde donakaldı. O anı böylesine canlı hatırlayabilmesi ürkütücüydü.

Tobi, ağabeyi onu taşırken kollarına sımsıkı sarılmış, muhtemelen gözlerini yummuştu. Adamın tehditkâr ’Durun’ çağrısıyla irkilerek gözlerini açmıştı.

Adam iki eliyle bir şey tutarak orada dikiliyordu. Ucunu onlara doğru doğrultmuştu. Ardından büyük bir gürültü koptu; bir patlamayı ya da sert bir cisme vurulmasını andıran bir sesti bu. O zamanlar Tobi bu sesin ne olduğunu anlayamamıştı. Şimdi dönüp düşündüğünde... bu bir silah sesi değil miydi?

Adamın elinde bir tabanca vardı. Ona ve ağabeyine ateş etmişti.

Ağabeyi acıyla bağırmış ve tökezlemişti. O an Tobi ağabeyinin vurulduğunu idrak edemezdi. Fakat ağabeyine bir şey olmuştu. Tobi en azından bundan emindi.

Ancak her şeye rağmen ağabeyi Tobi’yi kucağında taşıyarak koşmaya devam etmişti. Aksıyordu, yaralandığı çok açıktı. Dayanılmaz bir acı çekiyor olmalıydı.

Ne kadardır kaçıyorlardı? Saniyeler ya da birkaç dakika değildi, değil mi? Belki de onlarca dakika olmuştu.

Ağabeyi binaların arasındaki o dar sokağa sığınmıştı. Ondan önce Tobi’yi yere indirmişti. Ya da belki de Tobi inmek istemişti, tam hatırlamıyordu. Her halükarda Tobi ağabeyinin elini sımsıkı tutuyordu. Bulundukları yer rutubetli, pis kokulu ve iğrençti. Tepelerinde, derme çatma bir çatı misali dışarı fırlamış birkaç klima motoru uğultulu sesler çıkarıyordu.

Aniden ağabeyi bir kapıyı açtı ve Tobi’yi içeri itti.

“Burada saklan.“

“Ama, onii-chan...“

“Ben güvende olduğunu söyleyene kadar burada kal. Anladın mı, Tobi? Bana söz ver. Ne olursa olsun tek bir ses bile çıkarma.“

Ağabeyi sokakta, Tobi ise binanın içindeydi. Ağabeyi kapıyı kapatmak üzereydi. Tobi korku ve huzursuzluk içindeydi. Eğer ağabeyinin dediklerini yaparsa yapayalnız kalacaktı. Olmazdı. Yalnız kalmak istemiyordu. Ağabeyiyle birlikte olmak istiyordu. Ondan ayrılmak istemiyordu.

Ancak ağabeyi yaralıydı. Canı yanıyor gibiydi. Dayanılmaz olmalıydı. Muhtemelen sınırına ulaşmıştı ve daha fazla devam edemiyordu. Tobi onu yavaşlatıyordu. O bir yüktü.

Ayrı kalmak da yalnız kalmak da istemiyordu ama itaat etmek zorundaydı. O an buna inanmıştı.

“Tamam.“

Tobi başını sallamaya çalışırken ağabeyi parmağını dudaklarına götürdü.

“Şşş.“

Ağabeyinin yüzü kısmen—daha doğrusu neredeyse tamamen—görüş açısından çıkmıştı. Yine de nedense o an Tobi, ağabeyinin gülümsediğini hissetmişti.

Tobi bir kez daha, bu sefer sessizce başını salladı.

Ağabeyi kapıyı kapatarak onu karanlığa terk etti.

Tobi o karanlığı dün gibi hatırlıyordu.

Sadece ışıksız bir ortam değildi. Sanki karanlığı elleriyle kavrayabiliyordu. Karanlığın bir ağırlığı vardı; gözlerini, burnunu ve kulaklarını yutuyordu. Eğer ağzını da kapatsaydı nefes alamazdı. Karanlık sanki onun derinliklerine sızıyordu.

Aklını kaçırdığını hisseden Tobi, dışarıdaki sesleri yakalayabilmek umuduyla kulağını kapıya dayadı. Dışarıdaki klima motorlarının uğultusu onu biraz olsun rahatlatmıştı. Karanlık işitme duyusunu tamamen kör etmemişti.

Çok geçmeden başka bir ses daha duydu. Ayak sesleri miydi? Rahatsız edici bir gürültü koptu.

Sonra sesler duyuldu.

Biri bağırıyordu. Ağabeyi miydi, yoksa bir başkası mı?

Doğal olarak Tobi dışarı çıkmak istiyordu. Kapı kolunu kavradı ama defalarca kez kapıyı açmanın eşiğinden döndü.

*Burada saklan.* Ağabeyinin emri zihninde yankılanıyordu.

*Bana söz ver.* Ağabeyinin sözleri kulaklarında çınladı; Tobi ona başıyla onay vermişti.

Ağabeyine verdiği sözü bozamazdı. Böyle bir şey yapamazdı.

Fakat nihayetinde korkuya esir düşmüştü.

İliklerine kadar titrerken, boğucu karanlığın içinde nefesini tutmaktan başka bir şey elinden gelmiyordu. Farkında bile olmadan yere çömelmişti. Endişe içinde ağabeyinin dönmesini bekledi.

Ağabeyi kesinlikle geri dönecekti. *Her şey yoluna girecek, Tobi.* Bu sözleri söyleyecekti. Tobi ağabeyine inanıyordu. İnanmaktan başka çaresi yoktu.

Onu sarmalayan karanlık örtünün ardında muhtemelen bir merdiven vardı. Merdivenler aşağıya, daha da aşağıya, yerin derinliklerine doğru iniyordu.

Zaman zaman Tobi karanlığın içinde bir şeylerin kıpırdandığını hissediyordu. Her seferinde içinden bir çığlığın yükseldiğini fark ediyordu. Var gücüyle bu çığlığı bastırıyor ve kalbinden ağabeyine sesleniyordu.

Onii-chan.

Onii-chan.

Onii-chan.

Kurtar beni, onii-chan.

Geri dön, onii-chan.

Lütfen çabuk dön, onii-chan.

Lütfen, yalvarırım, onii-chan.

Onii-chan.

Onii-chan.

Onii-chan.



.


“Burada bekliyorum. Sana söz verdim. Sözünden çıkmayacağım, o yüzden lütfen, onii-chan—“

Orada titreyerek kaç saat oturmuştu? Ara sıra içi geçiyor, sonra irkilerek uyanıyordu... Abisini ne kadar süredir bekliyordu?

Üç saat mi?

Yoksa dört mü?

Belki on saat?

Daha da uzun olabilir miydi?

Yarım gün?

Bir gün?

İki gün geçmiş olabilir miydi?

Ya da daha da fazla?

“......“

Aniden kapının açılma sesi kulaklarına doldu ve içeriye ışık süzüldü. Göz kamaştırıcı bir ışıktı. Gözleri bir anlığına kamaştı. Ama bunların hiçbir önemi yoktu.

“Onii-chan!“

Tobi merdivenleri çıktı. Kapı açıktı. Dışarı adımını attı. Havaya, kanalizasyonu andıran pis bir koku sinmişti. Ara sokağın zemini betondu. Kirli, çatlak betonun üzeri kırmızı lekelerle kaplıydı.

Kandı.

...aklına gelen ilk düşünce bu oldu.

Kimin kanıydı bu? Yoksa...

Hayır, olamazdı. Abisinin kanı olamazdı, değil mi?

İmkânı yoktu. Tobi, zifiri karanlık yeraltına inen o merdivenlerde yapayalnızdı. Kapıyı birisi açmıştı. Kim olabilirdi ki?

“Onii-chan.“

Evet, abisiydi. Kapıyı abisi açmış olmalıydı. Kesinlikle öyleydi. Abisi dönmüştü. Tobi için geri gelmişti.

Tobi etrafına bakındı, abisini aradı. Kapıyı açan oysa, buralarda bir yerde olmalıydı.

“O—“

Orada, sokağın sonunda bir adam duruyordu. Ama o adam...

Tobi titredi.

Hayır.

O, abisi değildi.

Adamın yüzü Tobi’ye dönüktü. Uzun boyluydu ve şapka takıyordu. Tobi şapkanın tam olarak ne tür bir şapka olduğunu çıkaramasa da bu bir silindir şapkaydı. Adamın ayrıca bir atkısı ve siyah, uzun bir paltosu vardı.

Asıl ürkütücü olan ise yüzüydü.

Gözleri.

Sadece bir tane vardı.

Bu, iki göz yerine tek bir göze sahip olmak gibi bir şey değildi. Kocaman, her şeyi kaplayan tek bir gözdü. Adamın yüzü tamamen o gözden ibaretti. Tobi yanlış görmediyse, o tek göz—yani adamın yüzü—kırpışmıştı. Bu da göz kapaklarının olduğuna işaret ediyordu.

Tek gözlü adam omzunda çanta ya da ona benzer bir şey taşıyordu. Başka bir eşyası yok gibiydi. En azından elinde silah tutmuyordu. Tobi ile abisinin peşine düşen adamlardan birine de benzemiyordu; o çeteden değildi. Yine de, tek bir gözü vardı.

Başka bir deyişle, çok daha tehlikeli, korkutucu ve gizemli biri olabilirdi. Sadece tek bir gözünün olması, etrafını saran o esrarengiz havayı daha da artırıyordu.

Tek gözlü adam yavaşça çantasını çıkardı ve almasını istermiş gibi Tobi’ye doğru uzattı.

Tobi hızla başını iki yana salladı. Tek gözlü adamın tuhaf olduğu su götürmez bir gerçekti ve Tobi bu çantayı daha önce gördüğünü hiç hatırlamıyordu. Öylece, hiç düşünmeden kabul edemezdi.

Sonunda tek gözlü adam başını hafifçe öne eğdi, ardından eğilip çantayı usulca yere bıraktı.

Çanta.

Bir çantaya benziyordu.

Taşımak için omuz askısı olan, büyük bir çantaydı.

Tobi bir süre gözlerini çantadan ayıramadı.

Düşüncelerinden sıyrılıp kendine geldiğinde, tek gözlü adam ortalıkta yoktu. Sanki en başından beri hiç orada olmamış gibi sırra kadem basmıştı.

Ama geride bir kanıt kalmıştı.

Çanta oradaydı.

Tek gözlü adamın oraya bıraktığı şeydi.

“Hepsi onun yüzünden...“

Tobi’nin içine aniden ağlama isteği çöktü.

Her şey o tek gözlü adamın yüzündendi. O kapıyı açtığı için Tobi dışarı çıkmış, abisinin dönüşünü bekleyeceğine dair verdiği sözü bozmuştu. Hepsi o tek gözlü adam yüzündendi.

Tobi her zaman sulu gözlü bir çocuk olmuştu. Sık sık ağlar, bazen bunu ortada hiçbir sebep yokken bile yapardı. Tobi ne zaman gözyaşlarına boğulsa, abisi ona sımsıkı sarılırdı. Abisi ona hiçbir zaman ağlamayı kesmesini söylemezdi.

“Ağla, Tobi. İstediğin kadar ağla.“

Abisinin bu sözlerini hatırladığında Tobi’nin gözyaşları açıklanamaz bir şekilde dindi.

O andan itibaren Tobi tek bir damla bile gözyaşı dökmedi.

Uzun bir tereddüdün ardından Tobi, tek gözlü adamın geride bıraktığı çantayı eline aldı. Kaldırdığında, boyutuna göre şaşırtıcı derecede hafif olduğunu fark etti. Beş yaşında olmasına rağmen, tek gözlü adamı taklit ederek çantayı sol omzuna asmayı başardı.

İşin tuhafı, artık kendini tamamen yalnız hissetmiyordu.

Kırmızı lekelerin izi ara sokağın derinliklerine doğru uzanıyordu.

“Abim yaralanmış.“

Tobi bundan emindi.

O lekeler abisinin kanıydı.

Abisi peşlerindeki adamları atlatmaya çalışmış olmalıydı. Muhtemelen güvenliklerini sağladıktan sonra geri dönmeyi planlamıştı. Ancak bir şeyler ters gitmiş ve dönmesine engel olmuştu.

Öyleyse abisini arayıp bulacak kişi Tobi olacaktı.

“Onu bulmalıyım—“


Eve - Inochi no Tabekata

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.