“Otogiri...“
Siyah çerçeveli gözlüklü öğretmen okul kapısının önünde seslendi. Otogiri Tobi ona şöyle bir baktı ama adımlarını yavaşlatmadan yürümeye devam etti. “Otogiri...“ diye inledi siyah çerçeveli gözlüklü öğretmen yeniden.
“Şu öğretmen de amma inatçı,“ diye kıkırdadı sırt çantası *ke ke* diye bir ses çıkararak.
“Eh, işi bu sonuçta, değil mi?“ diye yanıtladı Tobi sessizce.
Okula kaydolduğundan beri bu öğretmen Tobi’ye sayısız kez rehberlik adı altında azar işitmişti. Sınıf öğretmeni değildi, derslerine de girmiyordu; üstelik Tobi adamın adını bile bilmiyordu.
“Sürekli ’o çanta okul kurallarına uymuyor’, ’o çoraplar çok gösterişli’ veya ’kâküllerin kaşlarını kapatıyor’ diye dırdır edip duruyor. Okulun amacı ne ki zaten? Herkesi aynı kalıba sokmaya çalışmak mı?“
Baku söylenmeye devam etti ama Tobi onu duymazdan gelerek okul binasına girdi. Ayakkabılığın önünde ayakkabılarını değiştirdi.
“Hatırlıyor musun Tobi? Bir yıldan uzun süre önce, o öğretmen her sabah saçın yüzünden sana musallat olurdu ve sen de...“
“Bilmem. Unutmuşum,“ diye karşılık verdi Tobi.
Tobi merdivenleri çıkıp İkinci Yıl, Üçüncü Sınıf’ın kapısından içeri girdi. Sırası pencere kenarında, önden üçüncüydü. Baku’yu masasının üzerine bırakıp oturdu ve yüzünü çantaya yasladı.
“Okula girer girmez uyuyor musun? Konuşacak kimsen olmadığı için epey boş vaktin var herhalde. Birkaç arkadaş edinsen fena olmaz mıydı?“ diye laf attı Baku.
“Baku, biraz sus...“
“Hey, hey, Tobi. Dikkat et. Kendi kendine konuşan o tuhaf tiplerden biri olup çıkacaksın.“
“Ben...“
Tobi sesini olabildiğince alçalttı.
“...zaten etrafımdakilerin duyabileceği kadar yüksek sesle konuşmuyorum.“
“Neden duymalarına izin vermiyorsun ki? Belki bu sayede onlarla muhabbet etme fırsatı bulursun.“
“...O daha da can sıkıcı olur.“
“Eh, sen şu tiplerdensin, değil mi? Arkadaşı olmayan yalnız bir kurt olmanın havalı olduğunu sananlardan?“
“...Öyle düşünmüyorum.“
“Yoo, bal gibi de öyle düşünüyorsun. Buna ne denir biliyor musun? ’Narsisizm.’ Japoncada buna ’jiko tousui’ derler.“
“Tabii, tabii, ne istersen söyle.“
“Söyleyeceğim zaten. Fermuarımı kapalı tuttuğunda canım sıkılıyor.“
“.........“
“Söyleyeyim, sırf sen susuyorsun diye benim de susacağımı sanıyorsan fena hâlde yanılıyorsun,“ diye alaycı bir şekilde güldü Baku.
“Sen yaşadığın sürece ben asla susmayacağım. Bunu sakın unutma, Tobi. Aynı kaderi paylaşıyoruz. Biz beden ve ruh olarak biriz.“
Unutmayacağım.
Diye mırıldandı Tobi içinden.
Hiç unutmadım ki.
“Gerçi bazen, kül olana kadar Baku’yu yaksam ne olur diye merak etmiyor değilim...“
“Hey, seni duyabiliyorum!“
“...Kulakların sana oyun oynuyor olmalı.“
“Benim tam olarak nerede kulaklarım var acaba?“
“...Bilmem.“
“Sahi, duyma yetimde ne gibi bir sorun var ki?“
“...Bilmem dedim ya.“
“Ne kadar soğuksun... Çok soğuk bir insansın. Kalbin sıfırın altında. Şu an resmen buz tutmuş durumda.“
Keşke gerçekten buz tutsaydı. Diye geçirdi içinden Tobi. Bunu sesli söylemek sadece ateşe körükle gitmek olurdu. Baku’nun takılmalarını duymazdan gelmeliydi. Bunu biliyordu ama tepki vermeden edemiyordu. Daha fazla iradeye ihtiyacı vardı.
“...Tam olarak ne için irade?“
Tobi her zaman hızlı yiyen biri olmuştu. Ekmek hariç öğle yemeğini kaşla göz arasında silip süpürürdü. Ortalığı çabucak toplar ve ekmeği de alıp sınıftan çıkardı. Ana yemeğin ekmek yerine pirinç ya da erişte olduğu günlerde ise eli boş çıkardı.
Başlangıçta sınıf öğretmeni, “Bir saniye bekle, Otogiri-kun...“ diyerek onu durdurmaya çalışırdı. Ancak sürekli duymazdan gelinince bir şey söylemekten vazgeçmişti.
Bugün ekmek günüydü, daha doğrusu tereyağlı rulo ekmek.
Tobi, Baku’yu sırtına aldı ve koridorda hızlı adımlarla yürümeye başladı.
“Onları seviyorsun, değil mi? Tereyağlı rulo ekmekleri.“
“Hı? Pek sayılmaz.“
“Yalancı. Adımların fazlasıyla hafif.“
“...Yani, nefret etmiyorum. Açıkçası öyle pek belirgin tercihlerim yoktur.“
Koridor boştu. Ortaokul öğrencileri hâlâ uslu uslu sınıflarında öğle yemeklerini yiyordu. Yine de Tobi ne olur ne olmaz diye sesini alçalttı.
“Tobi, sen her zaman ekmeği pirince tercih edersin, değil mi?“
“Ben ’hangisi güzelse o’ diyen tiplerdenim.“
“Etten ziyade balık seviyorsun, öyle değil mi?“
“Gerçekten umurumda değil.“
“Peki kinako mu yoksa kırmızı fasulye ezmesi mi?“
“Kırmızı fasulye ezmesi.“
“Kırmızı fasulye ezmesi demek? Hızlı cevap verdin.“
“...Tozlu şeylerden pek haz etmem.“
“Anlıyorum, değil mi? Hayır, bekle, ben ne anlarım ki? Ne düşünüyorum ben? Sadece bir sırt çantasıyım! Hayatımda hiç kırmızı fasulye ezmesi ya da kinako yemedim.“
“Nereden bileyim...“
“Bu nasıl bir ses tonu böyle? Biz seninle dostuz, değil mi? Ne biçim dostuz biz?“
“Gerçekten bilmiyorum.“
“Berbat bir kaderi paylaşıyoruz. Evet.“
“Evet... öyle sayılır.“
“Berbat mı? Bizi birbirimize bağlayan bu kader. Bunu söylemenin daha kibar bir yolu yok mu?“
“Bunu söyleyen sendin.“
“O zaman beni düzelt! Yanıldığımı söyle. Yalnız hissediyorum!“
“Yalnız hissediyorsun demek...“
“Sadece birazcık, tamam mı?“
Tobi avluya çıktı. Güneşli bir gündü. Çimlerin, bankların ve çiçek tarhlarının bulunduğu avlu, öğle aralarında genelde cıvıl cıvıl olurdu. Ancak henüz kimsecikler yoktu. Terk edilmiş gibiydi.
“Yine mi yapacaksın?“ dedi Baku dehşete düşerek.
Tobi orta ve yüzük parmaklarıyla dış duvardaki bir boruyu sabitleyen metal bağlantı parçalarına tutundu. Parmakları ve ayak uçlarıyla diğer boru bağlantılarına, borularla duvar arasındaki boşluklara ve duvardaki oluklara tutunarak hızla yukarı tırmandı.
“Aman ne âlâ. Boşuna dememişler, aptallar ve duman hep yükseğe çıkar diye.“
Tobi, Baku’nun takılmalarına aldırış etmedi. Üç katlı binanın çatısına kaşla göz arasında ulaştı. Bugün iyi bir gündü. Hiç yolunu kaybetmemiş ya da bir yere takılıp kalmamıştı. İnanılmaz derecede pürüzsüz geçmişti. Bu iyi bir rota olabilirdi.
Aslına bakılırsa çatıya binanın içinden de ulaşılabiliyordu. Ancak çatı kapısı muhtemelen güvenlik gerekçesiyle kilitliydi. Anahtar olmadan çatıya tırmanmaktan başka bir erişim yolu yoktu. Tobi’nin bildiği kadarıyla, çatıya çıkmak için bunca zahmete girecek başka kimse yoktu. Sadece o vardı.
Çatının düz, işlenmemiş beton bir yüzeyi vardı. Etrafında parapet adı verilen alçak duvarlar bulunuyordu. Tobi, Baku’yu ayaklarının dibine bırakıp parapetlerin üzerine oturdu. Plastik ambalajı yırtıp tereyağlı rulo ekmeği çıkardı, bir ısırık aldı ve gözlerini kapattı.
“Tadı güzel mi, Tobi?“
“...Pek sayılmaz. Ortalama işte.“
“Dürüst olup lezzetli olduğunu söyleyemez misin? Ne kadar da çelişkili bir insansın.“
“Tabii, tabii, çok lezzetli, gerçekten lezzetli, fazlasıyla lezzetli, süper lezzetli, lezzetli, lezzetli, lezzetli, lezzetli, lezzetli.“
“Bu kadar çok söyleme. Kulağa tamamen sahte geliyor.“
“Dediğim gibi, ortalama işte.“
“Koppe-pan mı yoksa tereyağlı rulo ekmek mi, hangisini seçerdin?“
“Tereyağlı rulo ekmek.“
“Gördün mü?“
“...Neyi?“
“Gerçekten açıklamam gerekiyor mu?“
Tobi tereyağlı rulo ekmeği üç ısırıkta bitirdi ve soluk gökyüzüyle parçalı bulutları izlemeye daldı. Kısa süre sonra sıkılarak dikkatini yeniden okul binasına çevirdi.
Tobi’nin okuduğu okulun, içbükey kısmında avlu bulunan U şeklinde bir binası vardı. Üzerinde bulunduğu çatı, derslik binasına bakan özel sınıflar binasına aitti. Birinci katta üçüncü sınıf, ikinci katta ikinci sınıf ve üçüncü katta ise birinci sınıf öğrencileri yer alıyordu.
Yemek saatinin bittiğini bildiren zil çaldı ve öğle arası başladı. Öğrenciler avluya bakan binanın koridoruna döküldü. Arada sırada, on öğrenciden birinde veya daha azında, başlarına ya da omuzlarına tünemiş tuhaf şeyler oluyordu. Tobi onları fark etse de, bu şeylerin ne olduğunu merak edip başını çevirip bakmazdı.
Örneğin, ikinci katın koridorunda üç kız birlikte yürüyordu. Tobi isimlerini hatırlayamıyordu ama hepsi onun gibi ikinci sınıf öğrencisiydi. Ortadaki kızın üzerine yarasaya ya da belki bir uçan sincaba benzeyen bir yaratık yapışmıştı. Kızın, okula getirecek kadar çok sevdiği tuhaf bir evcil hayvanı olması mümkündü. Ancak Tobi o yaratığı daha önce de görmüştü. Hatta sürekli o kıza yapışık hâldeydi. Buna rağmen ne öğretmenler ne de öğrenciler bu konuyu hiç gündeme getiriyordu.
Görünüşe göre kızın kendisi bile bu yaratığın varlığından bihaberdi.
“Tuhaf...“ diye mırıldandı Tobi.
“Hı?“ diye anında karşılık verdi Baku.
“Tuhaf olan ne?“
“Öylesine, hiçbir şey.“
“Hiçbir şey falan değil. Tuhaf dedin. Seni net bir şekilde duydum. Söyle bakalım, tuhaf olan ne?“
“...Yani, dürüst olmak gerekirse, sensin, Baku.“
“Ha? Benim neyim tuhafmış?“
“Sende hiç öz farkındalık diye bir şey yok mu?“
“Sen var ya!“
“Eee—“
Tobi’nin bakışları aşağıya, avluya kaydı.
“Sen var ya!“ diye bağıran Baku değildi.
İş kıyafetleri içindeki bir adam aşağıdan Tobi’ye bakıyordu. Okulun hademesiydi.
“...Bana mı dediniz?“
Tobi kendini işaret edince hademe bağırdı, “Evet, sana dedim!“
“Nereden bakarsan bak, sensin! Orada senden başka kimse yok, değil mi?!“
“Ah, sanırım öyle.“
“’Sanırım öyle’si falan yok!“
Hademe, diğer personellerin çoğundan daha gençti. Belki de bu yüz hatlarından ya da yüzünden hiç eksik olmayan o dostane gülümsemesinden kaynaklanıyordu. Yolları kesiştiğinde Tobi’ye her zaman selam verirdi ama Tobi bunu sinir bozucu bulur ve adamı görmezden gelirdi. Buna rağmen hademe hiç uslanmaz, ona seslenmeye devam ederdi.
“Dinle beni Otogiri-kun, o çatıya çıkmak yasak, anladın mı?! Hem sen bunu daha önce de yaptın, değil mi? Bazen çatıda beliriveriyorsun! Bunu hep tuhaf bulmuşumdur. Oraya nasıl çıktın ki? Kapı kilitli, değil mi? Gidip kontrol edeceğim! Yoksa anahtarın bir kopyası sende mi?!“
“Bende kopya falan yok.“
“Kesinlikle! Kendi başına gidip anahtarın bir kopyasını çıkardıysan bu çok büyük bir sorun olur! Her neyse, derhâl in oradan!“
“Aşağı atlamamı mı kastediyorsunuz?“
“Tabii ki hayır! Hayır, kesinlikle atlama, tamam mı? Ahh, her neyse, Otogiri-kun, sen sadece orada kal! Sana soracağım çok şey var, yukarı geliyorum!“
Hademe aceleyle okul binasına doğru seyirtti. Muhtemelen öğretmenler odasından bir anahtar alıp merdivenleri kullanarak çatıya çıkacaktı.
“Şimdi ne olacak, Tobi?“ diye sordu Baku yarı alaycı bir gülüşle.
“Başka ne yapılabilir ki?“ Tobi, Baku’yu havaya kaldırdı.
“Bekleyecek değilim. Zaten uğraşmaya değmez.“
“Aynen öyle.“
“Hâlbuki buranın tadını çıkarıyordum...“
Tobi iç çekerek bacaklarını parapetten aşırdı. Dış duvardan aşağı inmesi on saniyeden fazla sürmedi. Hâliyle, hademe geldiğinde Tobi çoktan sırra kadem basmıştı.
Okuldan sonra Tobi, sınıf öğretmeni Harimoto-sensei tarafından öğretmenler odasına çağrıldı ve bir güzel azar işitti. İşin aslı, bu görüşme temel olarak çatıdaki olay üzerineydi ama Tobi, Harimoto’nun söylediklerinin bir kulağından girip diğerinden çıkmasına izin verdi. Yani, hepsine değilse de çoğuna.
Harimoto birkaç dakikada bir, “Beni dinliyor musun Otogiri? Bir cevap ver,“ diyerek onu kontrol ediyordu.
Tobi de “Evet“ ya da “Dinliyorum,“ diye yanıtlıyordu.
Kırk yaşlarındaki Harimoto, resmî etkinlikler dışında her zaman kırmızı bir eşofman giyerdi. Adının ’Harimoto’ olması ve geriye doğru dikleştirilmiş saçları yüzünden arkasından ona ’Harinezumi’ -Kirpi- veya daha sevecen bir tabirle ’Harry’ denirdi.
“Öğretmeninin de seni uyarıp durmak için burada olmak istediğini sanma. Ama biliyorsun Otogiri, en azından, asgari düzeyde de olsa toplumda uyman gereken kurallar var...“
Harimoto nutkunu bitirip öğretmenler odasından çıktıklarında saat çoktan öğleden sonra dört buçuğu geçmişti.
“Peh!“ diye söylendi Baku içerleyerek.
“Konuştu da konuştu, şu pislik Harry. Sessiz kalmaktan gına geldi artık.“
“Ona ’Harry’ deme...“
Tobi hızlı adımlarla okuldan çıktı. Özellikle acelesi yoktu ama aheste aheste yürümek gibi bir huyu da bulunmuyordu. Ya büyük adımlarla ağır ağır yürür ya da yerinde duramıyormuşçasına hızlıca adımlarını atardı. Yaptığı tek şey buydu.
“Bu nasıl yürüyüş böyle? Yürüyüş yarışında falan mısın?“
Baku’nun bu lafı üzerine Tobi, okul kapısına varmadan istemsizce adımlarını yavaşlattı.
“...Kapa çeneni.“
“Çok tezcanlısın. Neden biraz ağırdan alıp daha rahat bir hayat yaşamayı denemiyorsun?“
“Kapa çeneni dedim...“
Tobi saatine baktı. Tesise yürüyerek gitmesi on beş dakikasını alıyordu. Harimoto’nun nutku boş vaktinin kırk dakikasını çaldığı için sokağa çıkma yasağına bir saatten az kalmıştı. Eskiden yaşadığı bölgeye otobüsle gitmek ise yirmi dakika sürüyordu.
“...Bugün yetişemeyeceğim, anlaşılan.“
İçi öfkeyle kaynayarak okul kapısına vardı.
Kapının yüksekliği iki metreden azdı. Tırmanması kolay olurdu ama bu bile keyfini yerine getirmeye yetmiyordu. Tobi fayans kaplı kapıya tekmeyi basıp aldığı ivmeyle yukarı sıçradı.
“Evet—“
Tobi düşünmeden hafifçe yumruğunu sıktı. Tam planladığı gibi, ellerini kullanmadan kapının üzerine çıkmayı başarmıştı. İyi iş çıkarmıştı.
“Tobi... hımm...? Toplumda uyman gereken kurallar var, biliyorsun değil mi?“ diye güldü Baku, Harimoto’nun nutkundan alıntı yaparak.
Tobi tam karşılık verecekti ki ne söyleyeceğini unutuverdi.
Okul kapısının diğer tarafında bir kız öğrenci duruyordu. Başını kaldırmış, Tobi’ye bakıyordu.
“Ah...“
Keskin, belirgin yüz hatları ve çift topuz yaptığı uzun saçlarıyla tanıdık geliyordu.
Daha doğrusu, sınıf arkadaşıydı.
Tobi için nadir görülen bir durum olsa da kızın adını hatırlıyordu. Biraz farklı bir isimdi ve bir kez yazılışını gördükten sonra zihnine kazınmıştı.
Soyadı Shiratama’ydı.
Shiratama Ryuuko şaşırmış görünüyordu ve birkaç kez gözlerini kırpıştırdı.
Tobi de şaşkındı. Shiratama’nın burada ne işi vardı? Okul kapısı ıssızdı. Etrafta kimsecikler yoktu. Üstelik aynı sınıftan bir kızdı bu.
Tobi derin bir nefes alıp dudaklarını büzdü.
Ne yapmalıyım?
Baku’dan ses çıkmıyordu. Tam da şimdi bir şeyler söylemelisin, diye geçirdi içinden Tobi. Aptalca bir saçmalık, alaycı bir laf, komik olmayan bir şaka, herhangi bir şey. Bir şey söyle. Gerçi Baku konuşsa bile onu sadece Tobi duyabilecekti.
Shiratama neden sessiz kalıyordu ki?
Bu durum çok tuhaftı.
Tobi ilk defa Shiratama’ya bu kadar yakından bakıyordu. Onun keskin bir yüzü olduğu izlenimine kapılmıştı ama kızın gözleri, burnu ve ağzı ne çok büyüktü ne de garip bir şekilde küçüktü. Hiçbir orantısızlık ya da eğrilik yoktu. Nasıl denirdi buna? Düzenliydiler. Her şey olması gerektiği yerdeydi; tek bir kusurlu hat bile yoktu. O yüze bakmaya devam edebilir ve asla rahatsızlık duymazdınız. İnsanın bakmaya doyamayacağı bir yapısı vardı.
Belki de bu yüzden Tobi ve Shiratama’nın gözleri birbirine kilitlenmişti. Sanki bakışma yarışına girmişler gibi gözlerini ondan alamıyordu.
Dürüst olmak gerekirse Tobi utanmıştı. Bakışlarını kaçırması gerekiyordu ama nedense bunu başaramıyordu.
Nedir bu?
Saat kaç oldu?
“Hey sen...!“
O anda uzaktan birinin bağırdığını duydu. Hademeydi bu.
“İn o kapının üzerinden! Ah, Otogiri-kun! Yine mi sen?!“
Hademenin bağırışı onu bu büyüden kurtarmış gibiydi. Tobi arkasına döndü. Okul girişinin önünde elinde süpürge sallayan hademe duruyordu.
“Kusura bakmayın.“
Tobi başını hafifçe eğdiğinde, hademe yerinden sıçradı.
“Daha demin Harimoto-sensei’den azar işitmedin mi sen? Hiç ders almamışsın!“
“Zaten özür diledim...“
Tobi kapıdan aşağı atladı. Hademe peşinden koşacak gibi durduğu için kapıdan hızla uzaklaştı.
İki köşeyi döndükten sonra arkasına baktı. Kimse görünmüyordu, bunun üzerine Tobi koşmayı bıraktı.
“Amma baş belası bir adam şu hademe...“
“Görünüşe göre tüm dikkatini üzerine çekmişsin.“
Baku’nun *kuhehe* diye kıkırdaması Tobi’nin yüzünü bıkkınlıkla buruşturmasına neden oldu.
“Beni rahat bırak,“ diye karşılık verdi Tobi.
“Bunu bana söyleme. Gidip doğrudan ona söylemeye ne dersin?“ diye önerdi Baku.
“Ne diyeyim ki?“ diye sordu Tobi.
“Şey diyebilirsin mesela, ’Ben bu dünyada yapayalnız kalmış, suça bulaşmadan onurlu bir şekilde yaşamaya çalışan zavallı bir sekizinci sınıf öğrencisiyim, o yüzden lütfen beni kendi hâlime bırakın’ falan,“ diye alaycı bir fikir sundu Baku.
“Kendimi zavallı olarak görmüyorum ki,“ diye yanıtladı Tobi.
“Kullanışlı bir bahane değil mi? Sırf bu dünyada yapayalnız olman bile seni fazlasıyla zavallı gösteriyor, biliyorsun değil mi?“ diye karşılık verdi Baku.
“Zaten bu dünyada yapayalnız değilim,“ diye belirtti Tobi.
Tobi ne zaman abisinden bahsetse, Baku anında sessizliğe gömülürdü. Baku, Tobi’nin abisiyle hiç tanışmamıştı; Tobi’yle karşılaştığında çoktan ayrılmışlardı.
Saatine bakan Tobi, saatin çoktan dört kırk olduğunu fark etti. Beş buçuktaki sokağa çıkma yasağından önce tesise varması gerekiyordu, bu yüzden biraz daha uzun bir rotadan gitmeye karar verdi. Tobi’nin kestirme anlayışı aslında daha dolambaçlı bir yoldan yürümek anlamına geliyordu. Fazla parası olmadığı için olabildiğince az harcama yapmak istiyordu.
Tesis, ortaokul öğrencilerine her ay harçlık olarak üç bin yen veriyordu. Tobi bunun çok mu yoksa az mı olduğundan emin değildi ama tek yön otobüs bileti iki yüz yirmi yendi, gidiş dönüş ise dört yüz kırk yen götürüyordu. Para çabuk bitiyordu ve acil bir durumda parasız kalmak istemiyordu. Bu yüzden elinden geldiğince para harcamaktan kaçınıyordu.
Hâl böyle olunca Tobi daha önce hiç hamburgerciye ya da donut dükkânına gitmemişti. Kazara gereksiz bir şey almaktan korktuğu için bakkallara girmekten de kaçınırdı.
Yine de Tobi yürümekten şikayetçi değildi. Etrafta pek kimse olmadığı sürece konuşabileceği Baku vardı.
“En azından tamamen özgürüm,“ diye belirtti Tobi.
Baku bazen yaptığı yorumlarla Tobi’nin zihnini okuyor gibiydi.
“Sonuçta beni oradan oraya taşıyan sensin,“ diye karşılık verdi Baku.
“Seni fırlatmamı ister misin?“ diye sordu Tobi şakayla karışık.
“Bunu kazara bile yapmamalısın,“ diye yanıtladı Baku.
“Yine de gökyüzünde uçmak eğlenceli olmaz mıydı?“ diye düşündü Tobi.
“Bir saniye. Fırlatılmak uçmak sayılamaz. Adın Tobi (Uçmak) olmasına rağmen ’uçmak’ kelimesinin anlamını bilmiyor musun? Bir dahaki sefere sözlükten bakmayı dene. Hayır, bir dahaki sefere değil, git bugün bak! ’Uçmak’ kelimesinin altında fırlatılmakla ilgili hiçbir şey yazmıyor,“ diye açıkladı Baku.
Tobi yoldan sapıp bir ara sokağa, oradan da başka bir caddeye girdi. Daha önce yürümediğine inandığı yollardan gitmeye çalışıyordu. Ancak çok geçmeden yanıldığını anladı; burası aşina olduğu bir yoldu. Okulun çevresinde bir yıldan fazla süredir dolandığı için muhtemelen adımlamadığı çok az yol kalmıştı.
Tobi’nin okuduğu ortaokul Ourai-chou adında bir semtteydi, tesis ise komşu semt olan Asakawa-chou’da bulunuyordu.
Asakawa-chou, adından da anlaşılacağı üzere Asakawa adında bir nehre ev sahipliği yapıyordu. Nehir genişti ama yağmur nedeniyle su seviyesi yükselmediği sürece yürüyerek geçilebilecek kadar sığdı.
“Ama cidden Tobi, sence de isim seçimi fazla tembelce değil mi? Sırf sığ bir nehir var diye adını ’Sığ Nehir’ koymuşlar,“
Asakawa Nehri kuzeyden güneye doğru akıyordu. Tobi batan güneşi arkasına alarak nehrin üzerindeki köprüyü geçmeye başladı. Yol kalabalıklaşmaya başlamıştı ama kaldırım hâlâ boştu. Tobi çevik bir hareketle köprünün korkuluklarına tırmandı.
“Yine yapıyorsun...“ dedi Baku dehşet içinde.
Tobi onu görmezden gelerek korkuluklar boyunca yürümeye devam etti.
Kaldırıma kıyasla rüzgârı burada daha yoğun hissedebiliyordu. Tobi’nin bedeni rüzgârla her savrulduğunda Baku abartılı bir şekilde “Uoooh!“ diye bağırıyordu.
“Düşmeyeceğim.“
“Kim bilir? ’En büyük düşmanın dikkatsizliktir’ sözünü duymadın mı hiç?“
“Elbette o kadarını biliyorum. Ama dikkatsiz davranmıyorum ki.“
“Alıştığın için sınırları zorluyorsun. Biliyorsun, bir şeye alışmak korkutucu olabilir. Kendine çok güvenen insanların sonu hep kazalarla biter.“
“Neden bu kadar temkinlisin? Sen Baku’sun.“
“Temkinli olmak benim doğamda var.“
“Böyle doğdun demek...“
“Bir sorun mu var?“
“Sorun falan yok. Sadece nasıl var olduğunu merak ediyordum.“
“Hı? O seninle ilgiliydi—“
*Nnnngh.* Baku düşünürken hırladı.
Tobi o adamı hatırladı. Silindir şapkalı, tek gözlü o uzun boylu adamı. Baku’yu Tobi’nin önüne bırakan o adamı. Ancak Baku, konuşmaya başlamadan önce olanlar hakkında pek bir şey bilmiyor gibiydi.
Tobi durup yüzünü nehre döndü. Korkuluklara oturduğunda, artık bir işe yaramadıkları için ayakkabılarını çıkarma dürtüsüne kapıldı.
“Hey, Tobi. Burada böyle bir şey yaparsan insanlar atlamak üzere olduğunu düşünecekler.“
“Atlamayacağım. Düşsem bile aşağıda nehir var. Zaten yüzme de biliyorum.“
“Ama sığ bir nehir bu. Sonuçta sadece Asakawa.“
“Bir şey olmaz.“
“Dikkatli ol, tamam mı?“
“Hıhı.“
Tobi başını sallayarak bedenini ileri geri sallamaya başladı. Baku huzursuzlanmıştı.
“Hey! Tobi, sana daha demin dikkatli olmanı söyledim...!“
“Sırf bundan dolayı düşmeyiz.“
“Bunu bilemezsin, öyle değil mi?! İşte dikkatsizlik dediğin şey tam olarak bu!“
“Dikkatsiz değildim. Kasten yaptım.“
“Öyle mi? Kasten. Kasten yaptın demek. Bunu kasten yapma. Yapma. Sakın. Yapma.“
“Bana yapmamamı söylesen bile...“
“Şaka yapmıyorum. Bıktım artık. Oyalanmayı bırak da dönelim hadi.“
“Eeehh...“
“Zaten sokağa çıkma yasağına az kaldı.“
“Doğru, o da var.“
“Dönmek istemiyor musun?“
Tobi duymazdan gelerek Baku’nun sorusunu cevapsız bıraktı.
*Ke ke.* Güldü Baku.
“Yani o yeri hâlâ sevemedin, öyle mi? Şu tesisi.“
“Pek sayılmaz... Ne seviyorum ne de nefret ediyorum.“
“Diğer sakinler zamanla tesise ’ev’ demeye başlıyorlar ama sen farklısın, değil mi? Tesisi kesinlikle evin olarak görmüyorsun. Orayı o şekilde düşünemiyorsun bile.“
Tobi bacaklarını sarkıttı. Farkına bile varmadan sırtı kamburlaşmış, bakışları yere sabitlenmişti. Sırtını dikleştirmek içinden gelmiyordu. İleriye ya da yukarıya bakmak istemiyordu.
“Bunun tesisle bir ilgisi yok. Sadece—“
“Sadece ne?“
“Bana uygun değil.“
“Öyle mi? Sana uygun olmayan ne?“
“İnsanlar.“
“Basitçe ifade etmek gerekirse, insanlardan nefret ediyorsun o zaman.“
“Nefret etmiyorum. Sadece bana uygun değiller. Öyle söyledim, değil mi?“
“Ne kadar da zahmetli birisin sen.“
“Sus...“
“Bu arada, Tobi.“
“Efendim?“
“Fark ettin mi?“
“Neyi?“
“O burada.“
“Hı? Kim?“
“Şurada.“
“Nerede?“
Tobi başını kaldırdı.
Önce sağa, sonra sola baktı.
Ondan sadece bir metre uzakta—elbette korkulukların üzerinde değil, aşağıda, Asakawa Köprüsü’nün kaldırımında—bir kız öğrenci duruyordu. Tobi’nin okuduğu ortaokulun üniformasını giyiyordu. Dikkat çekici derecede belirgin yüz hatları ve çift topuz yaptığı uzun saçları vardı.
“...Eh—“
Tuhaf şeyler olabiliyordu.
Kısa bir süre önce de benzer bir şey yaşanmıştı. Yani tam olarak “kısa bir süre önce“ değil ama yakın zamanda.
Shiratama Ryuuko, Tobi’ye bakıyordu. Gözleri çok iri değildi ama hedefini yakalayıp olduğu yere mıhlayan bir bakıştı bu. Ve o hedef Tobi’ydi.
Geçmişte, Tobi henüz küçükken, tesisteki öğretmenlerden biri ona biriyle konuşurken göz teması kurmasını öğütlemişti. Tobi bu talimata uymuş ve öğretmenin gözlerinin içine bakmıştı. Fakat nedense öğretmen artık Tobi’nin gözlerine bakmıyordu. Bunun yerine bakışlarını onun burnuna ya da ağzına çevirmişti.
Nedense doğrudan göz teması kurmak rahatsız edici hissettiriyordu.
Tobi, tesisteki bir kitapta kedilerin insanlarla göz teması kurmaktan hoşlanmadığını okumuştu. Çoğu durumda, kesintisiz bir bakış düşmanlık belirtisi olarak görülüyordu.
Ancak Shiratama Ryuuko sadece Tobi’yi inceliyor gibiydi. Tobi denen bu yaratık bu kadar nadir görülen bir şey miydi? Nasıl bir forma sahipti ve nasıl bir ekosistemde yaşıyordu? Bakışlarının ilettiği sorgulama tam da buydu.
Ah, bu kişi.
Daha az önce buradaydı.
Ve şimdi yine burada.
Sadece bir tesadüf müydü? Bu ihtimal tamamen göz ardı edilemezdi ama durum tuhaftı. İlginç bir vakaydı.
Daha doğrusu, huzursuz ediciydi.
Tobi kaçma dürtüsüyle dolup taştı. Eğer korkulukta oturmuyor olsaydı, hiç düşünmeden tabanları yağlayabilirdi.
Evet, kaçalım.
Korkuluk boyunca koşabilir ya da aşağı atlayıp sıvışabilirdi. Uzaklaşmak isteseydi bunu tam şu an yapabilirdi. Peki Tobi bunu neden yapmadı? Kendisi de bilmiyordu. Kapıda yaşananlara benziyordu. Shiratama’ya böyle bakarken nedense gözlerini ondan kaçıramıyordu.
“Şey.“
Tobi’nin bu kelimeyi ağzından çıkardığı o an, Shiratama onun adını seslendi, “Otogiri-kun.“
“Evet,“ diye içgüdüsel olarak başını salladı Tobi.
“...Hı? Ne?“
“Beni tanıyor musun?“
Shiratama gözlerini Tobi’den ayırmadan sordu. Tüm bu süre boyunca hiç gözünü kırpmamıştı. Gözleri kurumuyor muydu? Tobi birden bunu merak etti.
“Ben... Tanıyorum. Sen Shiratama-san’sın, değil mi? Aynı sınıftayız. Shiratama Ryuuko.“
“Demek tanıyorsun. Beni.“
Sonunda Shiratama iki, üç kez gözlerini kırptı.
Ardından çenesini hafifçe kaldırdı, gözlerini kıstı ve dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm belirdi.
“Bu harika. Diğer insanlara hiç ilgi duymadığından korkmuştum.“
“...Aslında genelde duymam.“
“Duymuyor musun?“
Kız şimdi gözlerini kocaman açmış ve dudaklarını birbirine bastırmıştı. İfadesi değiştikçe Shiratama farklı bir Shiratama’ya dönüşüyordu. Yine de hâlâ kendisiydi.
“O zaman beni nereden tanıyorsun?“
“Şey... adın biraz alışılmadık.“
“Shiratama ve Ryuuko’nun birleşimi, o yüzden bunu daha önce de duymuştum. Ama Otogiri-kun, benden daha nadir değilse bile en az benimki kadar nadir bir isim olmalı.“
“Öyle... mi. Şey—“
“Tobii.“
Baku *hehe* diye kıkırdadı.
“Nadir şeylerden bahsetmişken, senin okuldan bir arkadaşınla sohbet etmen de epey nadir görülen bir manzara, değil mi?“
O benim arkadaşım değil. Tobi tam karşılık vermek üzereydi ama Baku onu kışkırtmak için bu kelimeyi kasten kullanmıştı. Üstelik Shiratama’nın önünde bir sırt çantasına susması için bağıramazdı.
“Benim adımın da pek yaygın olmadığı doğru—“
Aniden Tobi tuhaf bir şey fark etti.
Shiratama doğrudan Tobi’ye bakmıyordu. Bakışları ona yönelmiş olsa da odak noktası o değildi. Shiratama neye bakıyordu?
Tobi’nin sol omzundan asılı duran sırt çantasına. Shiratama, Baku’ya bakıyordu.
“...Ne oldu Tobi?“ Baku’nun sesi şüpheci geliyordu.
Tobi cevap vermeden Baku’yu düzeltti ve onu göğsüne bastırdı.
“Yaygın... bir... isim değil... Eh? Ne...? Bir sorun mu... var...?“
Shiratama cevap vermedi ve gözlerini ayırmadan Baku’ya bakmaya devam etti.

“Ne—“
Baku da telaşlanmaya başlamıştı.
“Ne—neler oluyor? Olamaz, yoksa beni görebili...“
“Biliyor musun,“
Diyerek sözünü kesti Shiratama. Gözlerini ayırmadan Baku’ya odaklanmış gibiydi.
“Seninle konuşmak istedim, Otogiri-kun. O yüzden seni bekledim.“
“...Bekledin.“
Bir an için Tobi onun ne demek istediğinden emin olamadı. Ancak hatırlayınca ne kastettiğini anladı.
“Ah... az önceyi kastediyorsun, okul kapısında?“
“Evet.“
Shiratama, Tobi’ye bakmadan başını salladı.
“Ancak Haizaki-san’ı kızdırıp kaçtın, ben de seni takip ettim.“
“...Haizaki-san mı?“
“Okulumuzun hademesi.“
“Demek o adamın adı Haizaki...“
“Haizaki-san her zaman herkese selam verir ve dostça havadan sudan konuşur. Çok cana yakın biridir.“
“Hıh...“
Tobi için bunun pek bir önemi yoktu. Hademenin adı ya da kişiliği onu hiç mi hiç ilgilendirmiyordu.
Asıl mesele, Shiratama onu neden beklemişti? Neden peşinden gelme zahmetine girmişti? Ne hakkında konuşmak istiyordu? Ve neden hâlâ Baku’ya bakıyordu? Tobi’nin delicesine merak ettiği şeyler bunlardı.
“Yani... Shiratama-san. Benden... bir şey mi istiyorsun?“
“Senden bir şey istemeseydim seni beklemez ya da buraya kadar takip etmezdim.“
Shiratama nihayet Baku yerine Tobi’ye baktı ve gülümsedi.
Tobi yüzünü yere eğdi. Aşağıya bakmaktan kendini alamamıştı. Aşağıda dikkate değer hiçbir şey yoktu. Çaktırmadan yukarı, Shiratama’ya doğru bir bakış attı.
“Şey. Bununla ilgili...“
Shiratama sağ elini kaldırıp işaret etti.
“...şu sırt çantası.“
“...Eh—Baku mu?“
“Ba-ku,“
Dedi Shiratama başını yana eğerek.
“Bakku mu? Baku? Çanta olduğuna göre İngilizce B-A-G. Teknik olarak ’bag’?“
“Ah... şey, benim... İngilizcem pek iyi...“
Tobi, Baku’ya “Baku“ demeye başlamıştı çünkü Baku kendisinden ’backpack’ yani sırt çantası olarak bahsediyordu.
Bunun üzerinden epey zaman geçmişti ve Tobi konuşmanın tam olarak nasıl geliştiğini hatırlamıyordu. Ancak, “Sen nesin?“ diye sorduğuna emindi ve Baku da, “Ben bir backpack’im“ diye cevap vermişti. Ya da belki “Ben backpack-sama’yım“ demişti. Her halükarda “backpack“ uzun ve söylemesi biraz zor bir kelime olduğu için Tobi bunu kısaltıp “Baku“ yapıvermişti.
“Benim Baku’m, hayır—yani, sırt çantam... çanta, ha. Şey, yani, sırt çan... demek istediğim, Baku... hımm, çantam, ne olmuş ona?“
“Otogiri-kun, sık sık o çantayla konuşuyorsun, değil mi?“
“Çantamla mı...“
Tobi korkulukta neredeyse dengesini kaybediyordu.
“Ç-çantamla mı? Ben mi? Konuşmak. Hı? N-neden? Ben onunla... konuşmuyorum ki...“
“Otogiri-kun, vantriloklukta yetenekli misindir?“
Diye sordu Shiratama oldukça sıradan bir şeyden bahsediyormuşçasına tuhaf bir soru yönelterek.
“Vantrilokluk mu...“
Tobi vantrilokluk yapmaya yeltendi. Bekle. Bu çok anlamsız. Yani, bu epey garip. Daha önce hiç yapmadığım bir şeyi denemeye çalışıyorum. Zaten beceremem de. Burada bunu denemeye hiç gerek yok.
“Vantrilokluk veya benzeri bir konuda hiçbir tecrübem yok.“
“Öyleyse, seninle sık sık konuşan ve Otogiri-kun’a ait olmayan o ses kimin?“
“Hey, Tobii...“
Diye fısıldadı Baku kısık bir sesle.
“Görünüşe göre sesim duyulmuş. Bizi yakaladı.“
“İşte o ses...“
Shiratama başını salladı.
“Doğru. Seni keşfettim.“
Ciddi misin?
Tobi bunu düşünmeden edemedi.
“...Ciddi misin?“
Bu kelimeler dudaklarından istemsizce dökülmüştü.
Shiratama göğsünü kabarttı; o kusursuz yüzüne sanki rengârenk çiçekler açmışçasına geniş bir gülümseme yayıldı.
“Evet, ciddiyim.“