Bölüm 121
Bölüm 121 – Umut Mezarlığı
Çeviri: Raban
Sonraki on dakika içinde Sunny’nin dünyaya bakışı ta temelden sarsıldı. Kai onu bir soru yağmuruna tutmuştu... ama bu soruların hiçbiri uzaktan yakından önemli sayılabilecek şeylerle ilgili değildi!
O büyüleyici Uyuyan’ın ilgisini çeken şeyler; o sıralar hangi ayakkabıların moda olduğu, hangi ünlünün şu gösterişli ödül töreninde ne giydiği, hangisinin skandala karıştığı ve o skandalın ne hakkında olduğu, son dans çılgınlığının ne olduğu gibi tuhaf tuhaf şeylerdi.
Böyle saçma sapan şeylere bitmek tükenmek bilmeyen bir merak duyuyor, Sunny’nin karanlık sırlarına ise zerre kadar ilgi göstermiyordu.
Bu neredeyse hakaret gibiydi.
Daha da kötüsü, Sunny tek bir soruya bile cevap veremiyor ve bunun için kendini tam bir aptal gibi hissediyordu. O modayı nereden bilecekti ki? Ya sosyeten ya post modern kültürden, o böyle şeylerden ne anlardı ki? Hiçbir şey!
Bir süre sonra Kai’nin heyecanı sönmeye başladı. Sunny’ye komik denecek kadar moralsiz bir suratla baktı, iç çekti ve son bir soruyu yumuşak bir sesle sordu:
“Sunny, bana dürüstçe cevap ver... sen gerçek dünyada hikikomori miydin?“
Sunny gözlerini kırpıştırdı.
“Hiki... ne?“
’Bu çocuk tam bir geri zekalı. Ne diyor bu şimdi?’
Kai boğazını temizledi ve ona özür diler gibi bir gülümseme sundu.
“Hani şu... keşişler ya da münzeviler gibi? Eve kapanan biri yani? Hani bir mağarada ya da bir taşın altında yaşayan tipler var ya?“
Sunny, yakışıklılığı baş döndüren genç adama baktı. Onunla karşılaştığından beri dünyanın hiçbir mantığı kalmamış gibi hissediyordu.
“Ne diyorsun sen be? Bir insan niye gidip de bir taşın altında yaşasın ki? Muhtemelen donarak ölür! Tamam ben bir ara yük konteynerinde yaşamıştım ama... en azından dört duvarı ve çatısı vardı.“
Kai bir kez daha iç çekip başını çevirdi.
“Anladım. Kusura bakma. Yaklaşık iki buçuk yıldır buradayım; insan böyle bir yerde yaşaya yaşaya hayatın ne kadar tekdüze olduğunu iliklerine kadar hissediyor...“
O güzel yüzünün yan profiline hüzün ve keder sinmişti; sanki saçma bir şeylerden değil de gerçekten önemli bir şeyleri kaybetmiş gibi konuşuyordu.
’İki buçuk yıl mı... bu sersem burada iki buçuk yıl hayatta mı kalmış yani?’
Sunny bunu duyunca çok şaşırdı. Kai iyi birine benziyordu ama Unutulmuş Kıyı’nın o acımasız kâbusuna uyum sağlayacak biri gibi de görünmüyordu. Belki bu çekici adamı hafife almıştı... ya da bunun çok daha basit başka bir açıklaması vardı.
Sunny kaşlarını çattı.
İçine bir şüphe düştü. Burada uzun yaşayan belli bir insan grubu vardı sadece. Soğuk bir tavırla sordu:
“Gunlaug’un tayfasından mısın?“
Kai şaşkınlıkla ona baktı.
Sonra kıkırdadı.
“Tanrılar korusun, kesinlikle hayır! Şu hayatta en çok nefret ettiğim şeylerden biri de onun gibi kabadayılar. Gunlaug’un adamlarından biri olmaktansa ölmeyi tercih ederim. Hem adamda zerre kadar zevk yok. O zırhı varya hayatımda gördüğüm en korkunç şey olabilir!“
Ama bunu söyledikten sonra birden sessizleşti. Birkaç saniye sonra, keyfi kaçmış bir sesle ekledi:
“Yine de zaman zaman onun yaverlerinden iş alıyorum. Varlığıma göz yummasının tek sebebi de bu. Yani aslında pek seçeneğim yok.“
Sunny kısa bir an tereddüt etti, ama sonunda karşısındaki Uyuyan’a inanmaya karar verdi. Kai gerçekten de Gunlaug’un zorba adamlarından birine benzemiyordu. Kaldı ki onlardan biri olsaydı eğer aklı başında hiç kimse onu kaçırıp da hapsetmeye cesaret edemezdi. Gunlaug’un grubundakilere kimse dokunamazdı.
Bu da demek oluyordu ki Kai, Sunny’nin düşündüğünden çok daha becerikli biriydi.
’İlginç.’
Düşmüş yaratığın çıkardığı o tekinsiz ağlayışların yeterince uzaklaştığını fark edince, bakışını yeniden gölgesine çevirdi ve korkunç mahlukun iyice uzaklaşmış olduğundan emin oldu.
Ayağa kalkan Sunny, cam şişeyi geri yolladı ve:
“Güvendeyiz. Gidelim,“ dedi.
Gitmeye hazırlandıklarında gölgesini geri çağırdı ve ilk adımı atmak üzereydi ki birden durdu. Tereddütle o büyüleyici genç okçuya baktı.
“Hey, Kai. Ben de sana bir şey sorabilir miyim?“
Yaşça daha büyük olan Uyuyan gülümsedi. Yüzündeki heves apaçık okunuyordu.
“Tabii ki!“
Sunny birkaç saniye sessiz kaldı. Sonra tuhaf bir sesle sordu:
“Şu zırhın... onu bulduğun en iyi zırh olduğu için mi giyiyorsun, yoksa göze hoş göründüğü için mi?“
Kai afallamış bir halde ona baktı. Kusursuz kaşlarından birini kaldırıp dedi ki:
“Soruyu tam anlamadım. İkisi arasında ne fark var ki?“
Sunny gözlerini kapatıp iç çekti, sonra başını başka yana çevirdi.
“Boş ver. Hadi gidelim.“
Güneş ufkun üzerine yükselirken, şehrin merkezine doğru biraz daha ilerlediler.
***
Kale, lanetli şehrin ortasındaki yüksek bir tepenin üzerine kurulmuştu. Görkemliydi, ihtişamlıydı; göğe doğru yükselen onlarca kulesi vardı ve her biri zarif kemerlerle ve sütunlarla taşınıyordu. Çatıların saçaklarının altından grotesk çörtenler harabelere tepeden bakıyordu.
Kaleye çıkan yol da en az kalenin kendisi kadar etkileyiciydi. Son derece sağlam tahkim edilmişti; tepenin etrafında dönerek yükseliyor, böylece kalenin savunucularına olası her saldırganın üzerine durmaksızın ok yağdırma imkânı tanıyordu.
Yolun sonunda, görkemli bir merdiven kalenin kapılarına ulaşıyordu. Bir zamanlar merdivenin önünde geniş bir taş meydan vardı; düşman, bütün savunma hatlarını aşıp geriye yalnızca burası kaldığında askerlerin toplanması için düşünülmüş bir alandı bu.
Şimdiyse o meydan derme çatma bir yerleşim yerine dönüşmüştü. Taştan, tahtadan ve bu sefalet yuvasında yaşayanların ellerine geçirebildiği her şeyden yapılmış küçük, döküntü yapılar oraya buraya düzensizce serpiştirilmiş; karmakarışık kümeler ve dar geçitler oluşturmuştu.
Burası, Sunny’nin büyüdüğü dış mahallelere benzemiyordu. Ama aynı belirgin sefalet, korku ve umutsuzluk havasını taşıyordu.
Dış yerleşime yaklaştıklarında birkaç Uyuyan, Kai’yi dostça gülümsemelerle selamladı.
“Hey, Night! N’aber kanka. Bu aralar yoktun?“
Kai utangaç bir gülümsemeyle cevap verdi.
“Bilirsin işte. Sağa sola uçup duruyorum. Sen de ne var ne yok kanka?“
Büyüleyici genç adam tanıdığıyla ayaküstü hâl hatır muhabbeti yaparken Sunny de temkinle etrafına bakındı.
Burası son gelişinden beri fark edilmesi zor bir şekilde değişmişti. Yerleşimin kendisi neredeyse aynı görünüyordu; sadece birkaç bina biraz şekil değiştirmiş gibiydi. Ama insanlar... insanlarda belli belirsiz bir değişim vardı. Daha canlı, daha kendinden emin görünüyorlardı; sanki her an enselerinde hissettikleri ölüm ve açlık korkusu artık eskisi kadar ağır değildi.
Yine de etrafta tuhaf bir gerginlik havası vardı.
’Demek ki o da bu üç ayı boş geçirmemiş.’
Kai sonunda sohbeti bitirip Sunny’ye döndü ve mahcup bir gülümsemeyle:
“Beklettim, kusura bakma,“ dedi.
Sunny kaşlarını çattı.
“Neden sana Night diyorlar?“
Büyüleyici genç adam ona baktı, sonra boğazını temizleyip sesine hafif bir tuhaflık karışarak cevap verdi:
“Ha, gerçekten bilmiyor musun? Şey... bu aslında bir tür lakap. Buralarda bana Night derler, Gece demek.“
’O kadarını anladık ve çok aptalca bir lakap,’ diye düşündü Sunny ve işini olabildiğince çabuk halletmeye karar verdi.
Bu iç karartıcı yerden bir an önce ayrılmak istiyordu.
“Pekâlâ, artık geldik, sözünü tutma vakti.“
Kai başını salladı.
“Olur. Ne yapmamı istiyorsun?“
Sunny çevresine bakınıp kimsenin onları duymadığından emin olduktan sonra alçak sesle konuştu:
“Basit. Kalenin içine girip Hatıra satanların kimler olduğunu ve fiyatlarını öğren. Sonra geri dönüp bana anlat.“
Arkadaşı şaşkınlıkla birkaç kez göz kırptı, sonra omuz silkti.
“Sorun değil. Ama biraz zaman alır. Tabii gerçekten mümkün olan en sağlam bilgiyi istiyorsan.“
Sunny yüzünü buruşturdu.
“Nasıl uygun görürsen öyle yap. Ben şuradaki ara sokakta seni bekliyor olacağım.“
Kai ona son bir kez baktı ve gülümseyerek oradan uzaklaştı.
Gergin ve tedirgin hisseden Sunny tenha bir ara sokağa gidip sırtını duvara yasladı. Mümkün olduğunca küçük görünmeye, mümkün olduğunca fark edilmez olmaya çalıştı.
Burada bulunmak bile tüylerinin diken diken olmasına sebep oluyordu. Belki geri dönme kararı tamamen hataydı. Belki de arkasını dönüp derhal çekip gitmesi gerekiyordu.
Ama yapmadı.
İçten içe, bu fırsatı kullanıp mümkün olduğu kadar çok Hatıra toplaması gerektiğini biliyordu; ancak bu şekilde Gölgesi güçlendirebilirdi.
Belki de bir daha eline böyle bir fırsat geçmeyecekti.
Zaman ağır ağır aktı. Bir saat geçti, sonra bir saat daha. Kai, Sunny’nin istediği bilgileri toplarken epey oyalanıyordu.
Ama henüz kötü bir şey olmamıştı.
Henüz.
Sunny neredeyse bunca gerginliğinin boşuna olduğuna inanmaya başlayacaktı ki, en çok korktuğu şey elbette sonunda gerçekleşti.
Arkasından, sakin ama yüreğini acıtan tanıdık bir ses geldi:
“Merhaba, Sunny.“
Tuzağa düşmüş hayvanlar gibi dona kaldı, sonra ağır ağır arkasına döndü. Yüzünde garip, karmaşık bir ifade belirdi.
Aniden kuruyan dudaklarını yaladı ve zoraki gülümsemeye çalışarak konuştu:
“...Merhaba, Neph. Görüşmeyeli epey oldu.“
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.