Bölüm 170
Çeviri: Animeci_Reyiz
18. Bölüm: Parmakların Sahibi
Öfkeyle içeri dalan bu adam, o meşhur üçüzlerin babasıydı; adı Bowen’di. İsmini oluşturan karakterler “kültürlü uzman“ gibi bir anlama gelse de, isminin vadettiği o sakin ve aklıbaşında insandan eser yoktu. Kopardığı yaygara o kadar rahatsız ediciydi ki, oyuncular maçlarını yarıda bırakmak zorunda kalmıştı. Bowen, Jinshi ve o ucubenin farkında gibi görünüyordu ancak kendi durumunun çok daha mühim olduğunu düşünüyordu.
“Bunlar oğlunuzun parmakları mı?“ diye sordu Luomen. Kopan onca hengâmenin ardından seyirciler evlerine gönderilmiş, geriye yalnızca etkinlik görevlileri kalmıştı. Maomao, o ucubenin normal şartlarda oyununun bu şekilde bölünmesine tahammül edebileceğini hiç sanmıyordu. Belki de gerçekten kendini iyi hissetmiyordu. Bir ara yüzünü tahtaya gömüp öylece uyuyakalmıştı.
Yaveri şu anda tiyatronun bir köşesinde onunla ilgileniyordu. Maomao’ya, babasının yerine gelip stratejiste bakması için yalvarır gibi bakıyordu ama genç kızın ona attığı ters bakış adamı susturmaya yetmişti. Bunun yerine stratejistin bakımıyla En’en ve Yao ilgilenmeye başladı. Etkinliğe ne kadar “dahil“ oldukları tartışılırdı ama ne olursa olsun oradaydılar. Ne yazık ki bu durum, Maomao’nun da öylece sıvışamayacağı anlamına geliyordu.
Yao masadaki parmakları görünce bayılacakmış gibi duruyordu. Yaralanmalarla uğraşmaya yavaş yavaş alışıyordu ama kopmuş uzuvlar onun için hâlâ katlanılması zor bir manzaraydı. Araya giren bu olay ve o ucubenin içinde bulunduğu durum göz önüne alındığında, oyunun sonu ertelenecek gibi görünüyordu.
Lahan, Jinshi’ye dönerek, “Merak etmeyin, tahtanın durumunu kaydettim,“ dedi. “Ortalık biraz yatıştığında devam ederiz.“ Jinshi bu durumdan pek de hoşnut görünmüyordu. Sırf bu noktaya gelebilmek için görünüşünü kullanmak ve elinden gelen her türlü acımasızlığı yapmak zorunda kalmış olsa da, zaferin eşiğine kadar gelmişti.
Gerçi o ucube bile muhtemelen böyle bir dezavantajdan sonra durumu toparlayamazdı. Lahan, “saygıdeğer babasının“ kaybetmesini dört gözle bekliyor gibiydi. Öz babasını ve büyükbabasını bile gözünü kırpmadan satabilecek bir tipti; fiyatı uygun olduğu sürece üvey babanın lafı mı olurdu? Belki de bu işi biraz deşmeliyim, diye düşündü Maomao—ama hayır. Belli ki bu çok uzun bir hikâyeydi.
O daha çok, hâlâ babasının üzerine yürüyen Bowen’le ilgileniyordu; adamı kendi oğulları zapt etmeye çalışıyordu.
“Belki de tam olarak neler döndüğünü açıklarsınız,“ dedi Jinshi. İçeri dalan bu üçlünün buraya ait olmadığı çok açıktı ve Bowen şiddete başvuracak olursa zapt edilmesine şaşırmamalıydı. Jinshi tahtanın başında oturuyordu; olayların bu şekilde gelişmesi onu gafil avlamıştı. Oyunu boşa gitmek üzereydi ve olan bitene anlam vermekte zorlanıyor gibi görünüyordu. “Dinliyoruz,“ dedi. “Resmen başımdan aşağı bir kova soğuk su döktünüz. Umarım geçerli bir sebebiniz vardır?“ Sesinde, ondan hiç beklenmeyecek öfke dolu bir titreme vardı.
Bunun için yaptığı onca hazırlıktan sonra onu suçlamak zor.
Kendi öfkesine rağmen Bowen, Jinshi’ye karşı gelmemesi gerektiğini idrak edecek kadar aklını başında tutabilmişti. Yine de konuşmakta güçlük çekiyordu, bu yüzden arkasındaki oğullarından biri söze girdi.
“Abimi bulamıyoruz. Er ge’yi bulamıyoruz!“
Er ge: Yani “ikinci abi“, üç oğlun ortancası. Yakın zamanda genç bir kadına saldırmakla suçlanan kişi oydu. Bu adam ikinci oğuldan abisi olarak bahsettiğine göre, en küçük oğul olmalıydı.
Eleme yöntemiyle en büyük oğul olduğu anlaşılan diğeri, “Onu üç gündür gören olmadı. Sonra bu sabah eve bu paket geldi,“ dedi. Paketi yeniden açtı. Parmaklar yetişkin bir erkeğe aitti—eğer iddia ettikleri doğruysa, kayıp olan ikinci oğula. En büyük oğlun avucunda kırmızı bir çizik vardı—acaba yaralanmış mıydı?
“Şunları bir inceleyeyim,“ dedi Luomen.
Bowen, “Sen de kim oluyorsun be?!“ diye çıkıştı ama Jinshi hırlayarak, “Çeneni kapa da baksın,“ dedi. Bowen’a attığı tek bir bakış adamı susturmaya yetmişti.
Maomao bu işe tam olarak dahil sayılmazdı ama durumu biliyordu. Aynı şey Yao ve En’en için de geçerliydi. Fakat orada başka biri daha vardı. Ve onun buralarda dolanmasına izin verme konusunda pek emin değilim.
Bu kişi, Jinshi’nin oyununu izleyen şu meşhur Go Bilgesi’ydi. Sandalyesinde oturmuş, son derece ilgisiz görünüyordu. Hatta olan biten her şeyin o kadar üstündeymiş gibi bir hâli vardı ki, Bowen ve oğulları ona tek kelime edememişti. Belki de etmek istiyorlardı—muhtemelen içlerinde döküp rahatlamak istedikleri pek çok şey vardı—ama Jinshi onları izlerken, kendilerini toparlayıp durumu açıklamak zorunda olduklarını biliyorlardı.
Bowen derin bir nefes alıp hikâyeyi devraldı. “Sizin yüzünüzden oğlum tutuklandı. Daha da kötüsü, geçmişte onlara sözde yaptığı şeylerle ilgili suçlamalarla bir sürü insan mantar gibi yerden bitti.“
E, bunun suçlusu kim acaba? Geriye kalan iki oğul bakışlarını kaçırdı. Hiç şüphesiz kendi yedikleri haltlardan bazılarını ortanca kardeşin üzerine yıkmaya çalışmışlardı. Bowen şikâyetlerini o ucube stratejiste yapmalıydı—Maomao’nun babasını bu işe bulaştıran oydu. Ya da belki de yapmak istemiş ama cesaretini toplayamayınca hıncını Luomen’den çıkarmaya karar vermişti.
Bana sorarsanız, babamla hır gür çıkarmaktan çok daha fazla korkardım.
Bowen oğlu için endişelenen bir babaydı ama tüm bu babalık telaşı için biraz geç kalmıştı. Oğullarını her zaman aklamış ve onları sefahatlerinin sonuçlarından korumuştu. Onlara verdiği dersin farkında değil miydi?
“Ve onu içlerinden birinin kaçırdığını mı düşünüyorsunuz?“ diye sordu Luomen.
“Başka ne olabilir ki?!“ diye çıkıştı Bowen masayı yumruklayarak.
“Bunu kimin yapmış olabileceğine dair bir fikriniz var mı?“
“Nereden bileyim? Oğlumu her saniye gözetlemek benim işim mi?“
Belki de öyle olmalıydı, diye geçirdi içinden Maomao. Parmaklara baktı. Kopan uçlar şimdiden kararmaya başlamıştı. Eğer hâlâ taze olsalardı onları yerine dikebilirdik...
Öte yandan, parmakların sahipleri öldükten sonra mı kesildiğini merak etmekten kendini alamadı. İnsan bedeninin parçalanırken verdiği tepkinin, kişinin canlı ya da ölü olmasına göre değiştiğini duymuştu. Babasının bunu anlayabileceğini tahmin ediyordu—ve parmaklara bakarken yüzündeki o kederli ifadenin her şeyi anlattığını düşünüyordu.
Bir şey daha vardı.
Tırnakların rengi değişmiş. Tırnak yatağı mavimsi siyah bir renk almıştı.
Maomao sessizce Yao ve En’en’in kollarından çekiştirdi.
“Ne oldu?“ diye sordu Yao.
“Sadece en azından çay ikram etmeliyiz diye düşündüm. Bana yardım eder misiniz?“
“Ah, iyi fikir.“
Çay demlemek için aslında üç kişiye ihtiyaçları yoktu ama Maomao biliyordu ki Yao’dan isterse En’en de peşinden ayrılmayacak, En’en’den isterse Yao dışlandığı için dudak bükecekti; bu yüzden üç kişi gitmek en iyisiydi.
“Çayımız var mı ki? Sadece bir sürü zencefilli su hatırlıyorum,“ dedi Yao.
En’en, Jinshi’ye bir bakış atarak, “Biraz var ama sanırım biraz daha kaliteli bir şeyler ikram etmemiz yerinde olur,“ dedi. Onun kim olduğunu bildiği için şanına yakışmayacak bir şey sunmazdı. Ona karşı özel bir sempatisi yoktu ama sarayda yetişmiş, gereken saygıyı gösterecek kadar donanımlı bir hanımefendiydi.
Yao da Jinshi’ye bakarak, “Burada mı kalacak?“ diye sordu.
“Burnunu her şeye sokmak onun bir nevi hobisi, o yüzden sanırım ona katlanmak zorundayız,“ dedi En’en. Gerçekten de hiç acıması yoktu. Fakat Maomao bunun ne kadar duygusuzca bir laf olduğunu düşünürken bile, kendisinin de defalarca benzer şeyler söylediğini hatırladı.
“Elimizde bolca meyve suyu var. Sürahiler dolusu, hepsi Efendi Lakan için. Gerçi bunların oyunculara ya da seyircilere ikram edilip edilmeyeceğinden emin değilim.“
“Meyve suyu mu?“ Maomao çenesini kaşıdı. Aslında bu harika olabilirdi. “Hiç üzüm suyu var mı?“
Sahne arkasına göz atan En’en, “Evet, sanırım var. Muhtemelen kaliteli bir şeydir de—güzel bir cam şişedeydi,“ dedi.
“O zaman onu alalım.“ Maomao sahne arkasındaki dinlenme odasına gitti.
“Şey, önce izin almamız gerekmez mi?“ dedi Yao.
“Sürüyle olduğunu söyledin. Bir şişenin eksikliğini hissetmez. Hele de uyurken hiç hissetmez.“
“Eh, Maomao sorun olmaz diyorsa ona güvenebiliriz bence,“ dedi En’en ve onun da onayıyla, seçtikleri içeceği bulmak için onca hediye ve ikramlığın arasında gezinmeye başladılar.
Herkes için birer fincanla geri döndüklerinde, tartışmanın hâlâ bir yere varmadığını gördüler. Bowen hâlâ bağırıp çağırıyor, Luomen ise sessizce dinliyordu. Jinshi hiçbir şey yapmıyor gibi görünüyordu; öylece oturuyordu ama Go taşlarıyla dolu kâseyle dalgın dalgın oynamasından, bir sonraki hamlesini düşündüğü anlaşılıyordu.
Go Bilgesi o sır vermez ifadesini korumaya devam ediyordu. Maomao onun neden orada olduğunu hâlâ çözebilmiş değildi. Lahan da oradaydı ama turnuvayı toparlamak için harıl harıl koşturuyordu. Sadece etkinlik alanını temizlemekle kalmıyor, aynı zamanda stratejistle eğitim maçı ayarlayan (ve bunun için çoktan ödeme yapmış olan) onca insana ne yazacağı konusunda kafa patlatıyordu.
“Buyurun.“ Yao ve En’en içecekleri dağıtıyordu.
“Bu içki mi?“ diye sordu Lahan şüpheyle, ama sonra içeceği şöyle bir koklayıp sadece meyve suyu olduğunu anladı. O da en az o ucube stratejist kadar içkiye dayanıksızdı. Kullandıkları fincanlar aslında şarap içindi, bu yüzden şüphelenmekte haklıydı.
En’en, Bowen’in en büyük oğluna bir fincan vermek için yanına gitti—fakat bir anda fincanın havada uçtuğunu gördüler. Kırmızı sıvı her yere saçılmış, metal fincan yere çarparken tangır tungur sesler çıkarmıştı.
“Abi!“ dedi en küçük oğul, yüzünde acı dolu bir ifadeyle. En’en, üzeri baştan aşağı meyve suyuna bulanmış olmasına rağmen kılını bile kıpırdatmadı. Maomao içinden, Çok şükür ki o Yao değildi, diye geçirdi—En’en’in böyle bir durumda ne yapacağını düşünmek bile ürkütücüydü. Kesinlikle şu anki gibi tepkisiz kalmazdı. Tabii en başından beri küçük hanımını adı çıkmış bir zamparanın menziline sokmayacağı da bir gerçekti.
“Lütfen kusuruma bakmayın,“ dedi En’en dümdüz bir sesle. “Damak tadınıza uymayacağını düşünememiştim.“ Etrafı temizlemeye koyuldu. Maomao bilhassa Bowen’e ve diğer oğluna fincanlarını uzattı. Bunu yaparken içinden, Biliyordum, diye geçirdi: Babasının yüzündeki kırışıklıklar daha da derinleşmiş, kaşları hüzünle aşağı düşmüştü. Kendi aklına gelen bir şeyi babasının fark etmemesi imkânsızdı.
Luomen sessizce içini çekip sandalyesinden kalktı. En büyük oğula dönerek, “Üzüm şarabından bu kadar mı nefret ediyorsunuz?“ diye sordu.
“Hayır,“ diye yanıtladı adam ama cevap vermesi gereğinden biraz daha uzun sürmüştü; sesi huzursuz geliyordu.
Bowen ona meraklı bir bakış atarak, “En sevdiğin içki olduğunu biliyorum,“ dedi ama sonra devam etti, “Fakat şu an bunun bir önemi yok. Oğlumu bulun! Yoksa ben—“
“Tehdit etmenize gerek yok. Oğlunuzun nerede olduğunu zaten biliyorum.“ Luomen başını iki yana sallayıp gözlerini ona dikti.
“N-Nerede?! Söyleyin bana!“
“Kaybettiğiniz çocuk—ikinci oğlunuz, değil mi?“
“Ta kendisi!“
Maomao bile ruh hâlinin giderek ağırlaştığını hissetmeye başlamıştı. Bowen ne kadar yaygara koparırsa koparsın, çocuğunun gerçekten kayıp olduğuna inanıyordu. Fakat çok önemli bir detayı gözden kaçırıyordu.
Adam kendi oğullarını birbirinden ayırt edemiyor!
Luomen, şarap fincanını elinin tersiyle iten en büyük oğulu işaret etti. “Artık gerçeği itiraf etseniz iyi olur. Birileri fark etmeden daha ne kadar ağabeyinizmiş gibi davranabileceğinizi sanıyorsunuz?“
Geriye kalan iki kardeşin de yüzünden kan çekildi.
Maomao hafızasını yokladı. Üç kardeşle görüşmelerinin üzerinden bir aydan biraz fazla zaman geçmişti. O sırada not almakla meşguldü ama en büyük kardeşin ten renginin soluk olduğunu ve ara sıra seğirerek refleks olarak yumruğunu sıkıp açtığını hatırlıyordu. O zamanlar bunun üzerinde pek durmamış, sadece sağlığının yerinde olmadığını düşünmüştü.
“Neler oluyor burada?“ Bowen, gerçekten hiçbir şey anlamamış bir hâlde oğullarına baktı.
“Ortadan kaybolan en büyük oğlunuzdu. Bence detayları bu ikisine sormalısınız,“ dedi Luomen.
“Bu ne saçmalık! Böyle zırvalayarak bu işin içinden sıyrılabileceğinizi mi sanıyorsunuz?“ Ayağa fırlayıp Maomao’nun babasının yakasına yapışmaya yeltendi ama bir asker araya girip onu durdurdu.
“Haklı! Söyledikleriniz düpedüz saçmalık!“ diye bağırdı en küçük oğul ama yüzü seğiriyordu.
Maomao kendini tutamadan öne atıldı. “Hiç de değil. Bu tamamen gerçek—ki bunu ikiniz de herkesten iyi biliyorsunuz.“ Sonra içinden, Kahretsin, yine tutamadım çenemi, diye geçirip yarım adım geri çekilmeye çalıştı.
Nihayet sohbete yeniden dâhil olan Jinshi, “Belki de benim gibi kıt anlayışlı birinin bile kavrayabileceği şekilde neyden bahsettiğinizi açıklarsınız,“ dedi. Yanındaki Go Bilgesi de başıyla onu onayladı. Jinshi muhtemelen kendisi araya girmeden hiçbir şeyin çözülmeyeceğini anlamıştı. Kesin olan bir şey vardı ki, bu çıkışı herkesin durup kendini toparlamasını sağlamıştı.
“En derin özürlerimi sunarım. Sizi burada görmeyi hiç beklemiyordum, Ay Prensi,“ dedi Bowen. “Eh, buradayım işte. Ve oyunumu böldünüz. Ama madem öyle, şu an merakımı gidermenin en iyi yolu tam olarak neler döndüğünü öğrenmek olacak. Ne söylemeye çalıştığınızı anlıyorum ama bir süreliğine sessiz kalmanızı rica edeceğim.
Bu konuşma bu şekilde bir yere varmayacak. Ve siz ikiniz, onun arkasındakiler, sakın sıvışmak gibi bir fikre kapılmayın.“ Jinshi bu konuda son derece netti. “Luomen. Eğer konuşmakta tereddüt ediyorsan, belki de çırağının konuşmasına izin verirsin? Kendisi oldukça yeteneklidir ve çözümün ne olduğunu bulduğuna inanıyorum.“
Maomao kulaklarına inanamadı.
“Ve iyi bir öğretmen olarak, eğer yanılıyorsa elbette onun cevaplarını düzelteceksin,“ diye ekledi Jinshi.
“Maomao...“ Babası ona, istemediği hiçbir şeyi yapmak zorunda olmadığını anlatan bir bakış attı.
Bunu ona bırakabilirdim. Fakat babası iyi bir adamdı, fazlasıyla iyi. Şüphelilere karşı gereğinden fazla sempati beslerdi—iki işe yaramaz kardeş olsalar bile. Luomen kıvrak zekâlıydı ve Maomao’nun aklının ucundan bile geçmeyen hafifletici bir sebep bulup çıkarabilir, kardeşlerin yaptıklarına bir kılıf uydurabilirdi. Ya da belki de Bowen’e gerçeği söylemeyi düpedüz reddederdi. Tıpkı Shaolu tapınak rahibesi vakasında yaptığı gibi...
Maomao öne çıktı. “Pekâlâ.“
Nereden başlayacağını düşünürken dönüp parmaklara baktı. Sahipleri çoktan ölmüştü. Eceliyle mi yoksa cinayete mi kurban gittiği—eh, belki de başlaması gereken yer burasıydı.
“Dikkatinizi tırnaklara çekmek istiyorum,“ dedi. Renkleri bozulmuştu ve üzerlerinde birkaç beyaz çizgi seçilebiliyordu. Ne var ki kopmuş parmaklar, yetişkinler için bile üzerinde düşünmesi pek hoş şeyler değildi. Yao kıvranıyor gibi görünse de bakışlarını oraya çevirdi.
“Tırnaklardaki bu renk değişimi zehirle temasa işaret ediyor,“ diye devam etti Maomao. “Büyük ihtimalle arsenik ya da kurşun.“
Tıpkı makyaj dükkânının sahibi gibi.
“Kurşun,“ diye tekrarladı Maomao ve Bowen’e baktı. “En büyük oğlunuzun üzüm şarabına düşkünlüğü vardı, değil mi?“
“Evet... Bunu inkâr edemem,“ dedi Bowen.
“Peki zevklerinin biraz... ucuz şeylere meyilli olduğunu tahmin etsem yanılır mıyım?“
Babasının isteği üzerine aldığı notları hatırladı. En büyük oğul içmek için ucuz bir yere gitmekten bahsetmişti. Ve o sıralar şehirde elden ele dolaşan ucuz, lezzetli bir sürü şarap vardı. Maomao kendisi de tadına bakabilmeyi ummuştu ama ne yazık ki fırsat bulamamıştı.
Eğer fırsatım varken bir yudum alsaydım...
Eh, o zaman yapbozun parçalarını birleştirebilirdi.
Üzüm şarabı çok uzun süre bekletilirse acılaşırdı. Alkolü üreten aynı fermantasyon süreci, eğer süresiz olarak devam etmesine izin verilirse, eninde sonunda sirkeye dönüşürdü. Uzaklardan, uzun yollar ve uzun zamanlar aşarak getirilen şaraplar ekşiyebilirdi—fakat pazarlarda dolaşanlar tatlıydı.
Maomao, Jinshi’ye baktı. “Kurşunla karıştırılan şarap tatlılaşır, değil mi?“ dedi adam.
“Doğru efendim.“ Aralarındaki o konuşmayı net bir şekilde hatırlıyordu.
Bu noktadan sonra Maomao’nun tahmin yürütmesi gerekecekti. Babası bu durumdan pek hoşnut olmayacaktı ama ona karşı çıkacağını da sanmıyordu. “Geçtiğimiz birkaç ay boyunca kervanlar batıdan bol miktarda üzüm şarabı getirdi. Bu kadar büyük miktarlarda getirilen şarabın bir kısmının bozulması kaçınılmazdır.“
“Nereye varmaya çalışıyorsun? Sadede gel!“ dedi Bowen.
“Sana sessiz olmanı söylediğimi sanıyordum,“ diye çıkıştı Jinshi.
Maomao doğrudan sonuca atlamak istemiyordu—o sonuca nasıl ulaştığını adım adım ortaya koymak istiyordu. “Bozuk olanlar acı olurdu—yani satılamazdı. Bunları ucuza kapatan tüccarlar, ellerindeki malı elden çıkarmanın bir yolunu arayacaklardı. Peki ya ellerinin altında, alkolü tatlandıracak bir şeyden bolca bulunsaydı?“
Maomao dinleyicilerine baktı. Babası cevabı biliyordu ama sessiz kalmayı seçmişti. En’en de muhtemelen Maomao’nun ne demek istediğini anlamıştı ama o, derin düşüncelere dalmış olan Yao’yu incelemekle meşguldü.
Cevap veren Jinshi oldu. “O sorunun önüne geçtik. Şaraplarını tatlandırmak için makyaj pudrası kullanan tüccarlar tutuklandı. Geriye kalan tek stok, onlar yakalanmadan önce piyasaya sürülenler olmalı.“
“Hızlı bir müdahale efendim.“
Yasağı o çıkardığına göre, elbette noktaları birleştirecekti.
Şaraba kurşun karıştırıldığında şarap tatlılaşırdı. Tüccarlar satamadıkları iki şeyi birleştirip satabilecekleri bir şey elde edebilirlerdi: Müşterileri mest eden ucuz ve lezzetli bir şarap. Tabii müşteriler zehirlendiklerini bilseler o kadar da mest olmazlardı.
Eğer bundan yeterince içerlerse, zehir tırnaklarında kendini göstermeye başlardı. Maomao en büyük oğulu gördüğünde adamın hâli pek de iyi görünmüyordu. Eğer o günden sonra da o zıkkımı içmeye devam ettiyse, bu durumu daha da kötüleştirmekten başka bir işe yaramazdı. Öte yandan ortanca oğul turp gibiydi ve Maomao’nun hatırladığı kadarıyla parmaklarında zehirli şarap içtiğine dair hiçbir belirti yoktu. Kendi hafızası tam olarak mükemmel olmasa bile, babasının bunu kesinlikle hatırlayacağından emindi.
İnsan tırnağı ayda yaklaşık üç milimetre uzar. Ben onun ifadesini kaydettiğimde, bu genç adamın tırnaklarında o beyaz çizgiler çoktan kendini göstermeye başlamış olmalıydı,“ dedi Maomao.
Babasından tarafa baktı. Huzursuz görünüyordu ama yine de konuştu. “Görüştüğümüz üç genç adamdan biri parmaklarını gizliyordu. Diğerlerinin parmaklarında ya da tırnaklarında ise hiçbir anormallik yoktu.“
“İkinci oğlun parmaklarında anormal bir durum var mıydı?“ diye sordu Jinshi.
“Hayır,“ diye yanıtladı Luomen. “Dolayısıyla en azından kopmuş parmakların ona ait olmadığı sonucuna varabiliriz.“ En azından bunu kesin bir dille ifade etmişti. Parmaklar konusunda kendinden emindi.
“Anlaşılan en büyük oğlunuz son aylarda ciddi sağlık sorunları yaşıyormuş. Bildiğim kadarıyla sık sık işe gelmiyormuş.“ Bu müdahale, belli ki bir ara askerlerin geçmişlerini araştırmış olan Lahan’dan gelmişti.
“Parmakların tamamen alakasız birine ait olma ihtimali her zaman vardır ama mevcut şartlar göz önüne alındığında, bunların büyük ağabeyinize ait olduğunu varsaymak gayet makul,“ dedi Maomao, onunla aynı yüzü paylaşan iki adama bakarak. “Belki de birisi onu ikinci oğul sanıp kaçırmıştır? Eğer öyleyse, neden sadece yanlış adamı aldıklarını söylemediniz?“ Onlara abartılı bir şaşkınlık ifadesiyle baktı.
İki adam hiçbir şey söylemedi ama Maomao’nun bakışlarından kaçınarak birbirlerine baktılar.
Maomao en sonunda, “Bunun arkasında sizin olduğunuzu itiraf etmeye hazır mısınız?“ dedi.
“Onlar mı?! Bunu onların yaptığını mı düşünüyorsun?!“ diye haykırdı Bowen. En azından onu okumak kolaydı.
“Öyle düşünüyorum. Bu da akıllara şu soruyu getiriyor: Böyle bir tiyatro sahnelemekten ne gibi bir çıkarları olabilirdi? Belki de kendi kardeşlerinin ölümündeki paylarıyla bir ilgisi vardır.“
Bu sözler üzerine herkes aynı anda konuşmaya başladı. Yalnızca Luomen sessizdi, geriye kalan iki üçüze ciddiyetle bakıyordu.
“N-Neden bahsediyorsun sen? Söylediklerinin hiçbir mantığı yok!“ dedi en büyük oğul olduğu iddia edilen, ama muhtemelen gerçekte ortanca olan çocuk. Cehalet numarası yapmaya çalışıyordu—çünkü Maomao’nun haklı olduğunu kabul ederse her şeyin biteceğini biliyordu. Bowen ise ona hâlâ inanamayarak bakmaya devam ediyordu.
“Bir sorum olacak,“ dedi biri. Dikkat çekmek için elini kaldıran Go Bilgesi’ydi.
“Evet?“ Başka kimse bir şey söylemeyince, Maomao sınıftaki bir öğretmen edasıyla ona söz verdi.
“Eğer üçüzlerden biri diğerinin yerine geçerse, üçüncü üçüzün bunu fark etmemesi akla yatkın mı?“
“Harika bir soru. Üçü birbirine ne kadar benzerse benzesin, kimin kim olduğu konusunda birbirlerini kandırabileceklerini sanmıyorum. Kendi babalarının kafasını karıştırabilseler bile...“ Bu, Bowen’e atılmış bir taştı.
Elbette gerçek eninde sonunda—bir gün—ortaya çıkardı. Üç kişi birbirine ne kadar benzerse benzesin, bu onların her yönden tamamen aynı oldukları anlamına gelmezdi.
“O hâlde, en küçük kardeşin, ortanca kardeşin en büyük kardeşin yerine geçtiğinin farkında olduğunu varsayabilir miyim?“
“Kesinlikle.“ Maomao’nun bir gözü kardeşlerin üzerindeydi. İtiraz etmek istiyor gibiydiler ama kelimeleri bulamıyorlardı.
“Neden?“
Bence bunun cevabını biliyorsunuz, diye geçirdi içinden Maomao. İnsan aptal olarak Go ustası olamazdı. Sorusunun cevabını diğerlerine açıklamak yeterince kolaydı. Tüm bunların kasıtlı olduğundan şüpheleniyordu.
“Çünkü eğer ikinci oğul ortadan kaybolursa, tüm günahları silinebilirdi. Öyle değil mi?“ En büyük kardeşe—hayır, ortanca kardeşe baktı. Adam ona ters ters baktı ama söyleyebileceği hiçbir şey yoktu; sadece yumruklarını sıktı.
“Bu... Bu doğru mu?“ Bowen oğullarına baktı.
“Gerçekten ayırt edemiyor musunuz? Oğullarınızdan birini diğerlerinden gerçekten ayırt edemiyor musunuz?“ dedi Maomao.
Bowen sessizce, gözlerini dikip onlara baktı.
“Maomao...“ dedi Luomen.
“Özür dilerim,“ dedi ve geri çekildi.
“Bu durumda, geriye kalan iki kardeş en büyüklerinin nerede olduğunu biliyor olmalı,“ dedi Jinshi. Onun bu sözleri üzerine kendilerini konuşmak zorunda hissettiler: Güzelliğinin gücü işte böyle bir şeydi.
“A-Abimize ne oldu...“ Konuşan üçüncü oğuldu. “Ben... Ben yapmadım! Er ge yaptı!“
“Ne?! Seni hain!“ İkinci oğul, üçüncünün yakasına yapıştı.
“Hepsi senin suçun!“ diye feryat etti en küçük kardeş. “Senin hatandı—gidip o kızı kapman! Neden başımıza bela açmayacak birini seçemedin sanki?!“
“Sen de konuşacak adam mısın! Bize dert olmayacak tek bir kurban bile bulamıyorsun!“
Alın size kardeş rekabeti.
“Bundan ikinizin büyük abinizi öldürdüğü sonucunu çıkarıyorum,“ dedi Maomao.
“Ben değil! O öldürdü!“
“Hayır, o yaptı!“
Zaten kimin kimi suçladığını anlamak imkânsızdı. Bu sırada Luomen yine parmaklara bakıyordu; başka bir detay daha fark etmişti. Beyaz çizgilerin yanı sıra tırnakların altında kir vardı. Maomao parmaklara sorgulayan bir bakış attı. İlk başta sadece kirli görünüyordu ama daha yakından bakınca tırnakların altındakinin deri olduğunu görebiliyordu.
“Sanırım artık konuşarak bu işin içinden sıyrılamayacaksınız.“ Maomao ikinci oğlun elini tuttu. Avucunun boydan boya, bileğine kadar uzanan kırmızı bir çizik vardı. Sanki biri onu tırnaklarıyla tırmalamış gibiydi.
“B-Ben onu öldürmedim! Kendi kendine düştü!“ dedi ikinci kardeş, yüzü şekilden şekle girerek. Dökülen üzüm suyuna bakıyordu.
“Şarap—şarap yüzündendi! Da ge ile ilgili bir şeyler ters gidiyordu...“ diye çekinerek açıkladı üçüncü oğul.
İkisinin anlattıklarıyla hikâye ortaya çıktı: En büyük kardeş son zamanlarda pek iyi değildi ve üstelik fena hâlde huysuzdu.
“Aniden öfke krizlerine giriyor ya da bağırmaya başlıyordu. Ama içmeyi bir türlü bırakmıyordu.“
Bazen zehirlenme, kişilikte dengesizlik olarak kendini gösterebilirdi. Tırnakların durumu ileri derece kurşun zehirlenmesine işaret ediyordu.
“Da ge ne hâli varsa görsün diye düşündüm. Benimle bir ilgisi yoktu. Ama öyle bir yaygara kopardı ki abimi de alıp müştemilattaki büyük abimizin yanına gittik.“
Büyük abileri odasında kriz geçiriyordu. Diğer ikisi içeri girdiğinde üzerlerine saldırmıştı.
“Ne olduğunu anlamadan onu ittim ama tekrar üzerime geldi.“ Avucundaki çiziği o zaman almıştı. “Onu benden uzak tutmaya çalışıyordum... Tek yaptığım buydu!“
Adamın abisi geriye doğru düşmüş ve kafasını bir masaya çarpmıştı.
“Ne cehennemler dönüyor burada?!“ diye gürledi Bowen, ikinci oğlunu yakalayarak. “Ne yaptığınızın farkında mısınız?!“
“Ne mi yaptım? Bizi kendi başımızın çaresine bakmaya terk ettiğin için oldu bunlar!“
İkisinin de pek övünülecek bir tarafı yoktu.
“Birini çağıracaktım. Ama er ge, o dedi ki...“ Üçüncü oğul ikinciye baktı.
Herkese benim öldüğümü söyleyelim. Ben de büyük abimiz olurum.
Bunu inandırıcı kılmak için kanıta ihtiyaçları olacaktı. Cesedi gömdüler, geriye sadece kestikleri parmakları bıraktılar. Tek yapmaları gereken tehditkâr bir mektup yazmaktı; soruşturmacıların aklına bir sürü şüpheli gelecekti. Tüm bu mesele bir kafa karışıklığı perdesinin ardına gizlenecekti.
Ve tam da bunu yaptılar, abilerinin parmaklarını kesip kendi evlerine o mektubu gönderdiler.
Fakat göndermek için parmakları seçmek zorundaydılar. Belki de pek fark etmezdi—kafasını ya da ayaklarını gönderselerdi de semptomları tespit etmek mümkün olurdu. Belki kulaklarını seçselerdi durum farklı olabilirdi.
Eninde sonunda yakayı ele vereceklerdi. Köşeye sıkıştıklarını fena hâlde hissetmiş olmalıydılar. Maomao, tam da bu noktada ölen kişinin ruhunun huzur bulması için dua etmesi gerektiğini biliyordu ama bu özel vakada, adamın ne ektiyse onu biçtiği hissinden bir türlü kurtulamıyordu. Babası ise hâlâ belirgin bir kederle parmaklara bakıyordu.
“İkiniz de birer yüz karasısınız! Utanç kaynağısınız!“ diye bağırdı Bowen.
“Senden daha fazla değil!“ dedi ikinci oğul masayı yumruklayarak. “Hepimizi koruyamayacağını anladığında, her şeyi benim üzerime yıkmaya karar verdin! Ama içimizde en kötüsü da ge’ydi! Ya sen! Senin de ondan kalır yanın yok! Babamın cariyelerine her el uzattığında sana kim mazeret uyduruyordu?!“
Demek en küçük oğul bu yüzden bu işe ortak oldu, diye fark etti Maomao.
“Doğru mu bu?!“ diye çıkıştı Bowen, üçüncü çocuğa dönerek.
“Hem de nasıl doğru!“ diye devam etti ikinci oğul. “Üzerine titrediğin o üç yaşındaki kız kardeşimiz var ya? O onun çocuğu! Ah, ’ilk kızın’ diye nasıl da üzerine düşüyordun—ama o senin ilk torunun!“
“Er ge! Bundan bahsetmeyeceğine yemin etmiştin!“
“Doğru mu bu?! Cevap verin bana!“
Bu düpedüz saçmalık, diye düşündü Maomao ve büyük ihtimalle diğerleri de aynı şeyi düşünüyordu. Ölmüş bir adamın parmaklarını kesmek... Maomao, bir insan öldüğünde artık ölmüş olduğuna; eski bedenine ne olduğundan haberi olmayacağına inanırdı. Yine de o parmakları görmek, bunun ne kadar iğrenç bir hikâye olduğunu yüzüne vuruyordu.
Yine de en çok acıdığım kişi o değil.
O kişi, onca hazırlık yapan, amacına ulaşmak için adil ya da bel altı her yolu mubah sayan ve oyunu bölünmeseydi belki de bunu başaracak olan, şu an oldukça hüsrana uğramış görünen o asilzadeydi.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.