Bölüm 169
Çeviri: Animeci_Reyiz
17. Bölüm: Ucube Sapığa Karşı
İnsanlar sahnedeki ikiliyi, yani Jinshi ve tek gözlüklü adamı izlemek için etraflarına üşüşürken Maomao içinden, Bu manzara bana bir yerden tanıdık geliyor, diye geçirdi. Aralarında yalnızca bir Go tahtası duruyordu.
Maomao bir keresinde o ucubeyle beş el üzerinden oynanan bir Shogi maçında karşı karşıya gelmiş ve sırf çevirdiği kurnazlıklar sayesinde kazanmayı başarmıştı. Peki ya bu maç? Jinshi’nin zerre kadar şansı yoktu.
Bu da ne demek oluyordu şimdi? Jinshi’nin tek derdi gerçekten de o ucubeyle bir el Go oynamak mıydı? Yeterli miktarda gümüşü gözden çıkardığı takdirde bu sorunu pekâlâ çözebilirdi. Demek ki Bay Tek Gözlük’le bir eğitim maçı değil, en azından nizami bir maç yapmak istiyordu.
Kısa süre öncesine kadar o ucubenin karşısında sıraya girmiş birkaç rakibi vardı ancak Jinshi sahneye adım atar atmaz mesajı alıp yerlerini usulca boşaltmışlardı.
Haber nasıl bu kadar çabuk yayılmıştı bilinmez ama tiyatronun dışındaki insanlar bile içeride olup biteni görebilmek için birbirini eziyordu. Muhtemelen içeri girmek için can atıyorlardı ancak etrafta aylaklık eden birkaç nöbet dışı asker girişi etten bir duvar gibi kapatmıştı; hâliyle meraklı kalabalık da kös kös geri dönmek zorunda kalmıştı.
Şu işe bak, günün yıldızı kimmiş, diye geçirdi içinden Maomao. Görünüşe bakılırsa günün son maçı bu olacaktı. Maomao bir yandan kayıt masasının güvenli mesafesinden göz ucuyla maçı izliyor, bir yandan da ellerinde kalan çörekleri sayıyordu. Şu saatten sonra biri gelse bile oynayacak maç kalmadığından, etrafı toparlamakta bir sakınca görmedi. Belki kalan ikramlıkları tıp ofisinde atıştırmak üzere yanına alabilirdi. Ziyan olmalarına hiç gerek yoktu.
Tam o esnada birinin, “Affedersiniz?“ diye seslendiğini duydu. Başını kaldırdığında, delici bakışlara sahip bir kadınla göz göze geldi.
“Korkarım bugünlük paydos ettik,“ dedi Maomao. Gerçi kâğıt üzerinde turnuvanın bittiğine dair ona kimse bir şey söylememişti ama karşısındaki kadın zaten bir katılımcıya benzemiyordu. Üstelik yanında tanıdık bir sima vardı.
“Siz Efendi Basen’in bir arkadaşı mısınız?“ diye sordu Maomao.
Basen ters bir tavırla, “Ablam olur,“ dedi. Kadın onun kafasına bir şaplak indirdi.
Vay canına. Hiç acıması yok.
Basen’in alnı masanın kenarına öyle bir çarptı ki, Maomao adam doğrulduğunda masada bir göçük göreceğinden emindi.
Kadın, “İmparator’un o aptal küçük kardeşine yaptığınız onca iyilik için size minnettarım,“ dedi. “Benim adım Maamei.“ Cana yakın bir şekilde gülümsedi ama ifadesinde hâlâ yırtıcı bir şeyler seziliyordu. İstediği kadar gülümseyebilirdi ama eylemleri (kardeşinin kafasını masaya gömmek gibi) sözlerinden çok daha yüksek sesle konuşuyordu. Basen’in ablasıysa demek ki Gaoshun’un kızıydı ve anlaşılan tam da Maomao’ya anlatıldığı gibiydi—güzelliği kadar sert bir mizacı vardı.
Demek kendi babasını hiç acımadan başından savan o meşhur kadın bu. Maomao’ya ne Basen’i ne de Gaoshun’u pek anımsatmıyordu; belki de annesine çekmişti.
“Ay Prensi’nin bana emanet ettiği bir şeyi teslim etmeye geldim.“ Maamei, Maomao’ya içinden tatlı bir koku yayılan bir paket uzattı.
Oho! Neler varmış burada? Burnu gıdıklayan koku karşı konulmaz bir hâl almıştı. Tuzlu atıştırmalıklara belirgin bir zaafı olan Maomao bile, içinde her ne varsa bir ısırık alabilmeyi diledi. Jinshi atıştırmalıkların daha sonra geleceğinden bahsetmişti—demek kastettiği buydu.
Maomao, Maamei’ye baktı. Basen’in ablasıydı ve Basen’in kendisi de tam oradaydı, dolayısıyla atıştırmalıkların güvenli olma ihtimali epey yüksekti. Yine de profesyonel açıdan bakıldığında, Jinshi’nin bunları yemesine gönül rahatlığıyla izin verip veremeyeceğinden emin değildi. “İçindekileri kontrol edebilir miyim? Ne olur ne olmaz,“ diye sordu.
*Sırf tadına bakmak istediğimden değil tabii ki.* Başka çaresi yoktu; atıştırmalıklardan birine uzanmaya başladı.
“Zehir kontrolü yapmak istiyorsanız buyurun, çekinmeyin. Leydi Suiren bunları bizzat kendi elleriyle hazırladı, o yüzden lezzetine kefil olabilirim.“
Eğer gerçekten Suiren’in elinden çıkmışlarsa, onlara güvenmek için bir sebep daha var demekti. O yaşlı kadın, onca kurnazlığına rağmen hafife alınmayacak bir aşçıydı.
“O hâlde müsaadenizle.“ Maomao paketi açtı. İçinde her biri yağlı kâğıda sarılmış, avuç içi büyüklüğünde fırınlanmış ikramlıklar buldu. İçlerinden birini çıkardı. Ambalajı açtıkça koku daha da yoğunlaştı. Meyve ve tereyağı aromaları öne çıkıyordu.
Hamuru puf puftu; insanın elinde ufalanacakmış gibi duruyordu. Ay keki gibi içi tıka basa dolu değildi—bu, midede ağırlık yapmayacak hafif bir atıştırmalıktı.
“Hıh!“ İlk ısırıkta şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. Maomao tuzlu şeyleri tercih edebilirdi ama tatlılar konusunda da epey bilgiliydi. Kuru üzümün lezzeti bu yumuşacık şaheserin her zerresine nüfuz etmiş, cevizlerin o hoş çıtırlığı da ona eşlik etmişti. Fakat bir lezzet daha vardı, diğerlerinin arasına gizlenmiş beklenmedik bir şey; işte bu ikramlığı asıl eşsiz kılan da buydu.
Maomao ne yaptığını bilemeden elini bir diğerine uzatırken buldu. Başını iki yana sallayarak kendi kendine, “Hayır! Benim için değil,“ dedi. Sonra Maamei’ye dönüp, “Bunun Leydi Suiren’in elinden çıktığına şüphe yok. Sarayın içinde bile böyle bir lezzet yaratabilecek pek fazla aşçı olduğunu sanmıyorum,“ diye ekledi. Maomao, Verdigris Evi’nde ve kraliyet cariyelerinin çay partilerinde çeşit çeşit yiyecek tatmıştı ve damak tadının biraz köreldiğini söylemek yanlış olmazdı ama bu, ondan bile övgü koparmaya yetmişti. Bu tatlı, dünyanın neresinde olursa olsun hiçbir sofrada sırıtmazdı.
“Kesinlikle katılıyorum. Ondan birkaç tane koparmayı başardım—çocuklarım gerçekten çok sevindi.“ Maamei gülümsedi ve ifadesinde ufak bir gurur kırıntısı belirdi.
Basen araya girerek, “Fena değiller tabii ama cidden o kadar iyiler mi?“ dedi.
Maamei, “Damak tadı gelişmemiş olanlar çenesini kapalı tutmalı,“ diye karşılık verdi.
Maomao da ekledi: “Siz lezzet söz konusu olduğunda pek de hayal gücü geniş biri gibi durmuyorsunuz, Efendi Basen.“ Basen biraz bozulmuş görünüyordu. Maomao, Maamei’ye dönerek, “Bunları Efendi Jinshi’ye bizzat siz götürebilirsiniz,“ dedi. O ucubenin yanına yaklaşmak zorunda kalmamak için Maamei’nin bu işi onun yerine yapmasını umuyordu.
Ne var ki Maamei, “Yapamam. Sahneye yetkisiz kimsenin çıkmasını istemezler herhalde. Bence siz götürmelisiniz,“ diye yanıtladı.
Maomao, “Belki de Efendi Basen götürür o zaman,“ diye üsteledi. O Jinshi’nin şahsi asistanıydı; buna kesinlikle izin verilirdi.
Basen, “Benim için büyük bir zev—“ diye söze başladı ama Maamei’nin lütfuyla kafasının masaya ikinci kez küt diye çarpmasıyla sözü yarım kaldı. Demek ki iki göçük olacaktı.
“Siz götürün lütfen, rica ediyorum,“ diye yineledi Maamei. “Bizzat Efendi Jinshi’nin özel isteği üzerine.“
Maomao en sonunda, “Peki o hâlde,“ dedi. Bir tabak alıp ikramlıklardan birini üzerine koydu ama pek de hevesli değildi. Tabağı bir tepsiye yerleştirdi ve tepsiyi eline alıp sahneye doğru yola koyuldu. O ana kadar yalnızca uzaktan gördüğü insanların arasından sıyrılarak ilerlerken, sahnede Jinshi ve o moruk dışında iki kişinin daha olduğunu fark etti. Bunlardan biri, Maomao’nun aksine Go’nun inceliklerinden anlayan Lahan’dı. Gözlüklerini burnunun üzerine iterek dikkatle tahtaya bakıyordu.
Diğer adamı ise tanımıyordu. Orta yaşlarının sonlarında, şık giyimli biriydi; kıyafeti yüksek sosyeteden olduğunu düşündürüyordu ama pek de bürokrata benzemiyordu. Kültürlü bir sanat aşığı falan olmalı diye geçirdi içinden—sıradan ve dünyevi insanların yolundan gitmeyen birinin aurasını taşıyordu.
Sahnenin etrafını saran birkaç nöbet dışı asker, muhtemelen kalabalığın oyuna müdahale etmesini engellemek için derme çatma bir koruma çemberi oluşturmuştu. Maomao içlerinden birine yaklaşıp Lahan’ı çağırmasını söyledi.
Lahan ters bir ses tonuyla, “Ne istiyorsun?“ diye sordu.
“Efendi Jinshi için atıştırmalık getirdim. Bu arada, oyun nasıl gidiyor?“ Kayıt masasından pek iyi göremiyordu—zaten görse de bir şey anlamazdı.
“Henüz bir şey söylemek zor. Efendi Jinshi gayet iyi idare ediyor; joseki’ye sadık kaldı. Siyah taşlar onda olduğu ve komi de olmadığı için kâğıt üzerinde avantajlı sayılır. Şimdilik...“
“Şimdilik mi?“ diye tekrarladı Maomao. Lahan’ın sesi Jinshi’yi tutuyormuş gibi geliyordu kulağına.
“Saygıdeğer babamın asıl korkutucu yüzü oyunun ortalarında ortaya çıkar. Hiçbir joseki kalıbında bulamayacağın hamlelerle fırtına gibi üzerine gelir. Komi olsun ya da olmasın, bu oyunu pekâlâ tersine çevirebilir.“
Maomao, tam olarak olmasa da ne demek istediğini anladığını düşündü. O ucube stratejist, derin taktik bilgisiyle ayakta kalan biri değildi; daha çok içgüdüleriyle, çoğu zaman Maomao’nun aklının almadığı bir şekilde tam da yapılması gereken hamleyi fısıldayan anlık ilhamlarla hareket ederdi.
Lahan şaşkın bir ifadeyle, “Bununla birlikte,“ dedi, “babamın oyunu her zamankinden daha yavaş ilerliyor gibi.“
“Hımm,“ dedi Maomao. Umurunda bile değildi. Hangisinin galip geleceği onu zerre kadar ilgilendirmiyordu. Hatta Jinshi kazanırsa daha bile ilginç olabilirdi. Zayıf olan taraf kazandığında seyirciler her zaman daha coşkulu olurdu. Ne var ki Jinshi’nin bu turnuvada neden oynadığına dair hâlâ en ufak bir fikri olmaması canını sıkmaya devam ediyordu.
“Peki ya diğer adam kim?“ diye sordu Maomao.
Lahan, “O zat Go Bilgesi. Majesteleri’nin bizzat kendi Go eğitmeni,“ diye yanıtladı. Maomao, o ucubeden daha iyi bir Go oyuncusu olduğu genel kabul gören tek kişinin o olduğunu hatırladı.
“Her neyse,“ dedi. “Bunu Efendi Jinshi’ye götür yeter, tamam mı?“ Elindeki atıştırmalık tepsisini Lahan’ın ellerine tutuşturmaya çalıştı ama adam almayı reddetti.
“Senden istendi. Kendin götür. Boş bulduğun bir yere bırakıver. Sadece kâselere çok yakın olmasın—birinin taş niyetine atıştırmalık almasını falan görmek istemem. Ya da tam tersini.“
“İyi be,“ diye homurdandı Maomao ve yüzüne özenle yerleştirdiği ifadesiz bir suratla sahneye çıktı. Gelişiyle kalabalıkta bir dalgalanma oldu ama elindeki atıştırmalık dolu tepsiyi görünce onun sadece bir hizmetkâr olduğuna kanaat getirip ilgilerini kaybettiler. Sadece o ucube, ona doğru baktığında ağzı kulaklarına varırcasına sırıttı; Maomao ise seyircilerin ona gösterdiği kadar bile ilgi göstermedi.
Boş bulduğum bir yer mi? diye geçirdi içinden. Söylemesi kolaydı tabii. Sahneyi bir Go tahtası ve iki oyuncu işgal etmişti; kâseler baskın ellerinin yanına yerleştirilmişti—Jinshi için sağ, ucube için sol. Hâl böyle olunca her iki kâse de aynı tarafa denk gelmişti. Belki de atıştırmalıkları ucubenin sağına, Jinshi’nin ise soluna koymalıydı.
Fakat orada hâlihazırda çörekler ve ay kekleriyle tepeleme dolu büyük bir tabak olduğunu fark etti. Adam, Jinshi’nin ikramlıkları için ayrılması gereken alanı bile işgal etmişti. Maomao sesini çıkarmadı. O atıştırmalık yığınını kenara itse bile, bu yeni fırınlanmış ikramlıkları koyacak yer kalmazdı. Başka seçeneği kalmadığından onları diğer tarafa, kâselerin arasına yerleştirdi. İkramlıkları oyun taşlarıyla karıştırmamaları umuduyla her iki oyuncuya da eşit mesafede durmalarına özen gösterdi.
Tepsiyi bıraktığı an, bir el uzanıp atıştırmalığı aldı ve aynı hızla kirli sakallı bir ağza götürdü. İkramlık, yemekten ziyade adeta bir emilme eylemiyle o ağzın içinde kaybolup gitti.
Maomao sessizliğini bozmadı; hissettiği tek şey derin bir şaşkınlık ve belki de biraz iğrentiydi. O ucube stratejist, zerre kadar tereddüt etmeden Jinshi’nin ikramlığına el koymuştu.
Lokmasını çiğneyip yuttu, ardından parmaklarına bulaşan yağı yalayarak temizledi. Sonrasında Maomao’ya keşke daha fazla olsaydı dercesine bir bakış attı ama genç kızın elinden gelen bir şey yoktu.
Jinshi, “Maomao,“ diye seslendi. Bunu duyan stratejistin yüzü hoşnutsuzlukla buruştu. Jinshi son zamanlarda nihayet ona ismiyle hitap etmeye başlamıştı ama bu seferki seslenişinde tuhaf hissettiren bir şeyler vardı. “Biraz daha atıştırmalık getirirsen sevinirim,“ dedi.
Maomao kısa bir duraksamanın ardından, “Peki efendim,“ dedi. Kalanların hepsini bir tabağa dizmeyi planlıyordu, gerçi hepsinin o stratejistin midesine ineceği konusunda kuvvetli bir şüphesi vardı. Kendisine ayırabileceği en azından bir tane kalmış olmasını umut etmişti ama anlaşılan hevesi kursağında kalacaktı. Belki Suiren bir gün ona tarifi verirdi. Oyunun bir an önce bitmesini dileyerek ayaklarını sürüye sürüye sahneden indi.
Tiyatronun o şamatasından sonra dışarısı ürkütücü derecede sessiz gelmişti. Havada hafif bir ayaz vardı; güneş ufka doğru alçalıyor, havanın kararması an meselesi gibi görünüyordu. Yarışmacılar Go tahtalarını toplamış, seyyar satıcılar tezgâhlarını kapatmıştı. Oyunun o ateşli coşkusu yalnızca tiyatronun içinde, o da sadece Jinshi ve o ucubenin teke tek hesaplaşması şeklinde varlığını sürdürüyordu.
Acaba herkes bu maç üzerine bahis mi oynuyor, diye geçirdi içinden Maomao. Eğer öyleyse, kazanmasına pek ihtimal verilmeyen Jinshi’ye üç beş kuruş yatırmış olmayı dilerdi.
Sahneden ayrılmadan önce Basen ve Maamei kardeşlerin ikisi de seyirciler arasındaydı ama geri döndüğünde yalnızca küçük kardeşi bulabildi. Maamei, çocuklarının onu beklediğini bahane ederek çoktan sıvışmıştı.
Maomao ayrıca temizliğin büyük kısmını halledip maçı izlemeye koyulan Yao ve En’en’i de buldu. En’en’in gözleri heyecanla ışıldıyordu. Maomao, kendisini zerre kadar ilgilendirmeyen bir şeye bu kadar çok insanın böylesine kendini kaptırdığını görmenin ona kendini dışlanmış hissettirdiğini itiraf etmek zorundaydı.
Seyirciler maçı nefeslerini tutarak izliyordu—derken kalabalıktan coşkulu bir nida yükseldi.
Oyun bitti mi? Eğer öyleyse, bir an önce toparlanıp eve gitmek istiyordu. Yüzünü sahneye döndü—fakat iki rakibin de tıpkı az önceki gibi gözlerini tahtadan ayırmadığını gördü. Etrafına şöyle bir bakındıktan sonra Yao ve En’en’in yanına gitti. “Maç bitti mi?“ diye sordu.
“Henüz değil,“ dedi Yao.
“Değil—ama yakında bir çekilme gelebilir,“ dedi En’en. Tiyatronun duvarında asılı, üzerine Go tahtası çizilmiş devasa bir kâğıdı işaret etti. Yanı başında dikilen Lahan, elindeki fırçayla oynanan taşları kâğıda işliyordu. Oyunu uzaktan izlemeyi kolaylaştırmak için güzel bir yöntemdi. Başka konularda hiç bu kadar düşünceli olmaması ne tuhaftı.
“Dur tahmin edeyim. Meydan okuyan mı?“ dedi Maomao.
“Hayır... Ay Prensi kazanacak gibi görünüyor!“ dedi En’en başını iki yana sallayarak. Sesinde kin dolu bir tını vardı, muhtemelen Jinshi onu Yao’dan ayırmaya cüret ettiği içindi. Bu durum, bu ülkede Jinshi’den tamamen siyaset dışı sebeplerle nefret eden insanların varlığını kanıtlıyordu. “Bence Efendi Lakan’ın son hamlesi kritik bir hataydı.“ Gözlerine inanamıyormuş gibi bir hâli vardı. Maomao ise o nefret ettiği ismin zikredilmesine katlanmak zorundaydı.
“Nasıl yani?“ diye sordu.
“Efendi Lakan her zaman yüksek riskli stratejiler seçer. İp üstünde koşmak gibi—iki nokta arasındaki en kısa mesafe olabilir ama kaybederse bu asla kıl payı olmaz. Ayağı kaydığı içindir. Geri dönüşü olmayan bir hamle yaptığı zamandır.“
“Bütün bunlar sana bir şey ifade ediyor mu, Maomao?“ diye sordu Yao.
“Zerre kadar,“ diye yanıtladı Maomao. Yao da Go’ya ondan daha fazla ilgi duyuyor gibi görünmüyordu—fakat Jinshi’yi izlemeye dünden razıydı. Yanaklarında hafif bir kızarıklık belirmişti ama kendi kendine, “Hayır, hayır, odaklan,“ diye mırıldandı. Şimdilik sadece işi için yaşıyormuş gibi görünmeye niyetliydi. En’en ise Jinshi’ye eskisinden bile daha zehir zemberek bakışlar atıyordu.
“Şöyle söyleyeyim,“ dedi. “Efendi Lakan kendi ipini çekti.“
“Ah! Şimdi anlaşıldı,“ dedi Maomao. O ucube stratejistin böyle bir şey yapabileceğini gözünde canlandırmak hiç de zor değildi.
“Bunu tersine çevirmek için çok daha riskli, çok daha agresif hamleler yapması gerekecek... Fakat bugün gerçekten de pek iyi hissetmiyor gibi.“
Maomao duraksadı. En’en haklıydı: Stratejistin yüzü bembeyazdı ve uyuşuk, belki de uykulu görünüyordu.
“Hayatında ilk defa bu kadar sıkı çalışıyor,“ diye yorum yaptı Maomao. Anlaşılan Jinshi, turnuvasını ayarlayabilmek için ona epey iş yıkmıştı. “Ve anladığım kadarıyla her zamankinden çok daha az uyuyor.“ Gerçi normalde sıradan bir insandan çok daha fazla uyurdu ama Maomao, yine sabahladığı gecelerden birinde Jinshi’ye uykusuzluğun karar verme mekanizmasına ne kadar zarar verdiğini anlattığı o anları hatırladı. “Üstelik iki gündür aralıksız Go oynuyor.“ Bazen aynı anda üç dört rakibe karşı oynaması da cabasıydı. Bu kadar düşünmek kesinlikle insanın beynini yorardı.
Ve bir de son bir faktör vardı.
“Belki de o atıştırmalıkların bununla bir ilgisi vardır,“ dedi Maomao, Maamei’nin ona verdiği ikramlıkları düşünerek. Yumuşacık, zengin hamuru; mis kokulu kuru meyve dolgusu. Gerçekten de enfeslerdi. Fakat Maomao’nun tatlılara karşı o meşhur isteksizliğini bile kırabilmelerinin ardında yatan tek sebep basit bir aşçılık hüneri değildi.
*O ’gizli malzemenin’ ne olduğunu biliyorum. Bir miktar damıtılmış alkol.*
Tereyağı kokusunun arasına gizlenmiş çok hafif bir esintisi vardı. Pişme sürecinde büyük bir kısmı uçup gitmiş olmalıydı ama bir kısmı meyveler tarafından emilmiş ve orada kalmıştı. Stratejisti belki bayıltmazdı ama adam o kadar çabuk sarhoş olan biriydi ki, bu kadarı bile onu hafiften çakırkeyif yapmaya yeterdi.
*Bana bunun Jinshi’nin planı olduğunu söyleme,* diye geçirdi içinden Maomao. Eğer öyleyse, Lahan’ın atıştırmalıkları kâselere çok yakın koymaması yönündeki talimatı yepyeni bir anlam kazanıyordu. Onları o ucubenin kol mesafesine koyması için tezgâh mı kurmuştu? Maomao’nun ikramlık getirmesi hâlinde stratejistin onlara çökeceğini adı gibi biliyor olmalıydı.
Maomao elini alnına götürdü. Onu düpedüz kullanmışlardı. Gerçi bunun ona bir zararı dokunmamıştı ama yine de sinirlerini bozmaya yetmişti.
Lahan’ı kendi tarafına nasıl çekti acaba? Jinshi’nin o büyüleyici yüzünün ardında yatan içyüzü yavaş yavaş çürümeye yüz tutmuş gibi görünüyordu. Lahan’ın kendi aile üyelerini satmaya ne kadar dünden razı olduğu sorusuna ise hiç girmiyordu bile. Bu işin sonunda en azından sağlam bir ilaç koparsam iyi olacak.
Jinshi’nin kazanmayı neden bu kadar çok istediğini merak etmeden duramıyordu. Onu böylesine ince elenip sık dokunmuş planlar yapmaya iten şey ne olabilirdi? İşin içinde o ucube stratejist varken... Ansızın aklına son derece can sıkıcı bir fikir geldi.
Yok artık... Ama öyle değilse, neden bu kadar çok insanı kendi küçük oyununa alet etsin ki?
Maomao hâlâ bunları düşünürken stratejistin taşının tahtaya çarparken çıkardığı o tok sesi duydu. Sanırım bu oyun bitti sayılır.
İçten içe köpürerek, kasvetli bir ruh hâli içinde beklerken birisi tiyatronun kapısını ardına kadar açtı. Kendini beğenmiş görünüşlü, orta yaşlarının sonlarında bir adam, girişte onu durdurmaya çalışan muhafızları atlatarak telaşlı adımlarla içeri daldı. “Doktor Kan!“ diye bağırdı. “Doktor Kan burada mı?!“
Bu bağırış çağırış hiç de münasip değildi ama Maomao yeni gelen adamın arkasında tanıdık iki yüz gördü. Ya da daha doğrusu tek bir yüz, çünkü ikisi de aynı yüzdü.
“Onları tanıyorum...“ Bunlar, soruşturmasına yardım ettiği üç kardeşten ikisiydi.
Sahnenin yanındaki bir sandalyede oturan babası ayağa kalktı. “Ne oldu?“ Bastonuna yaslanarak öne doğru ilerlemeye başladı. Ne var ki yeni gelenler onun yeterince hızlı hareket etmediğini düşünmüş olacaklar ki, kalabalığı yararak onu ortada karşıladılar. Maomao babasının yanına gitmek istedi ama yakında dikilen askerleri görünce duraksadı.
“Bu sizin suçunuz! Oğlum... Oğlum!“
“Korkarım ne demek istediğinizi anlamıyorum,“ dedi Luomen. “Ne oldu?“ Doğru ya, adamın oğullarından biri eksikti. Üçüncü çocuğa ne olmuştu?
“Bu!“ Adam beze sarılı bir şeyi masanın üzerine bıraktı—ardından bezi açtığında içinden iki insan parmağı çıktı.
Kalabalıktan çığlıklar yükselmeye başladı. Adam ise hâlâ avazı çıktığı kadar bağırıyordu: “Oğlumu bulmanızı emrediyorum! Eğer ölürse, sorumlusu siz olursunuz!“
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.