Bölüm...
Drama,History,Mystery,Seinen,Slice of life

Bölüm 168

Cilt 8 Bölüm 16 - Go Turnuvası (İkinci Kısım)
Yazar: Animecireyiz6325 Grup: : 8bit no Sekai Okuma süresi: 20 dk Kelime: 4.944

Çeviri: Animeci_Reyiz

16. Bölüm: Go Turnuvası (İkinci Kısım)

Eve gitmek istiyorum, diye geçirdi içinden Maomao, bal, zencefil ve taze sıkılmış mandalina suyundan oluşan karışımı çırparken. Tıpkı bir önceki gün olduğu gibi yine aynı yerde, Go turnuvasındaydı; tiyatronun bir köşesine geçmiş, harıl harıl içecek hazırlıyordu.

Dün zaten nöbetçiydi; bugün ise izinli olması gerekiyordu. Yatakhaneye kapanıp Doktor Liu’nun ödünç verdiği tıp risalelerini okuma planlarına ne olmuştu peki?

Üstelik gele gele buraya düşmüştü! Yao ve En’en de oradaydı; tıpkı Maomao’nun dünkü hâli gibi onlar da Doktor Liu tarafından buraya postalanmışlardı. Gerçi En’en Go oynamayı sevdiği için hâlinden pek şikâyetçi görünmüyordu. Maomao onların yanında çalışmayı çok isterdi ama babası, “Sana burada ihtiyacım var,“ diyerek onu tiyatroda görevlendirmişti. Sebebini söylemeye gerek var mıydı?

Maomao dün buraya yaka paça getirildiği anı hatırladıkça içten içe köpürüyordu. O moruk onu görür görmez her zamanki gibi kıyameti koparmıştı. Onu yatıştırıp olayı kapatmanın Maomao’nun babasına düştüğünü söylemekle yetinelim.

Tiyatronun dört bir yanına Go tahtaları kurulmuştu. Seyirci kısmında, dışarıdaki elemeleri geçenler birbirleriyle kozlarını paylaşıyor; galibiyet serisini sürdürenler ise sahneye çıkmaya hak kazanıyordu. Dün o sahneye yalnızca birkaç kişi çıkabildiği için o ucube stratejistin maçları ayrı oynanmıştı. Bugün ise o imrenilen platforma ulaşanların sayısı artmıştı ve o ucube şu anda aynı anda üç kişiye karşı oynuyordu.

İnsan bunun kafa karıştırıcı olacağını düşünebilirdi ama bu, tam da o stratejiste yakışır bir hareketti. Günlük hayatını bile zar zor idame ettiren bu adam, rakiplerini birbiri ardına boynu bükük bir hâlde tahtalarının başından gönderiyordu. Hamle aralarında ara sıra Maomao’ya kaçamak bakışlar atıyor ama genç kız onu inatla görmezden geliyordu.

Elinde bir çaydanlıkla yanına gelen Yao, “Her şey hazır mı, Maomao?“ diye sordu.

“Evet, hazır. Ama biraz daha mandalinaya ihtiyacım var, elimdekiler bitti.“ Ballı içeceği çaydanlığa boşalttı.

“Tabii.“

“Bir de...“

“Evet?“

“Başka bir yere geçmek istiyorum.“ Yao ve En’en sürekli içeri dışarı koştururken kendisinin içeride oturması içine dert olmuştu.

“Ah, hiç dert etme. Sorun değil.“ Yao, *sen o işi bize bırak* dercesine dolgun göğsüne vurdu. “Ben asıl atıştırmalık stoğumuzu dert ediyorum. Yetecek mi dersin?“ Kızlar, rahatsızlanan biri olup olmadığını kontrol etmek için etrafta dolanırken bir yandan da katılımcılara atıştırmalık dağıtıyordu. Belli ki giriş ücreti bu masrafları da karşılayacak şekilde hesaplanmıştı.

Maomao, ucube stratejistten tarafa bir bakış atarak, “Emin değilim ama muhtemelen çabucak tükenecek,“ dedi. Adamın yanı başında dağ gibi yığılmış ay kekleri ve tatlı çörekler duruyordu. Masa oyunları oynamak zihni epey yorduğundan insanın canı ister istemez tatlı çekiyordu. Atıştırmalık dağıtılmasının görünürdeki sebeplerinden biri buydu belki ama Maomao bu işin içinde Lahan’ın parmağı olduğunu sezebiliyordu: Zira çöreklerin de ay keklerinin de içi tatlı patates dolgusuyla hazırlanmıştı.

Tatlı patates henüz halk pazarlarında pek bulunmuyordu. Belli ki bu da onları yaygınlaştırma planının bir parçasıydı. Kendinden öyle tatlı bir yapıları vardı ki, tariflere eklendiklerinde gereken şeker miktarını azaltıyor ve böylece malzeme maliyetini epey düşürüyorlardı.

Üstelik bu ikramlıkların tadını çıkaranlar yalnızca turnuva katılımcıları değildi; diğer ziyaretçilere satış yapmak için tezgâhlar kurulmuştu, böylece tadını beğenenler bunlardan satın alabiliyordu. Adam her detayı en ince ayrıntısına kadar düşünmüştü.

“Dışarıda durumlar nasıl?“ diye sordu Maomao.

“Ciddi bir sıkıntı yok. Üst üste kaybedenler yüzünden ufak tefek birkaç kavga çıktı, bir de kalabalıkta ezilip düşerek kendini inciten birkaç çocuk oldu.“

“Kavga mı?“ Aslında bu beklenen bir şeydi. Bu kadar çok insanı tek bir yere toplayıp da en ufak bir arbede yaşamamak imkânsızdı.

“Birkaç morluktan öteye geçmedi. Askerlerin hepsi buralarda dolandığı için hemen araya girip ayırdılar. Sanırım bu da bir nevi çalışmak sayılır.“ Yao bu durumdan pek etkilenmiş görünmüyordu. Dolu çaydanlığı eline alıp, “O zaman tatlı ve mandalina getiriyorum, değil mi?“ dedi.

“Evet, lütfen.“ Maomao onun gidişini arkasından izledi.

Girişten bir ses, “Bakar mısınııız! Hanımefendi? Ben kazandım!“ diye seslendi. Maomao adamın kaydını yapmak üzere yanına giderken içinden, en azından bir kayıt görevlisi tutabilirlerdi! diye geçiriyordu. Tüm bu işleri başkalarının üzerine yıkan Lahan’dan ise ortalarda eser yoktu.

Maomao, yeni gelen adamın mağlup ettiği rakiplerine ait isimlikleri teslim aldı. Bu turnuvada bir maçı kazandığınızda, rakibiniz size üzerinde kendi adının yazılı olduğu bir isimlik veriyordu. Bu isimliklerden üç tane toplayanlar ana turnuva alanına girmeye hak kazanıyordu. Ne var ki her galibiyet birbiriyle eşdeğer değildi. Bazıları sadece gözüne kestirdiği zayıf rakipleri alt edip duruyordu. Aslında bu durum kurallara aykırı sayılmazdı; Lahan’a bu mesele sorulduğunda, “Giriş ücretini ödedikleri sürece umurumda değil,“ diye kestirip atmıştı.

Aslında pek de mühim değil. Zaten o kadar da yetenekli değillerse boylarının ölçüsünü içeride alırlar. Kaybedenlerin yeniden meydana dönüp her şeye sıfırdan başlaması gerekiyordu. Maomao yeni gelene boş bir isimlik, bir içecek ve bir ay keki uzattı. “Sağ taraftaki oturma alanında rakip bekleyen biri var. Gidip onunla oynamaya başlayabilirsiniz.“

Kimsenin rakibini seçme lüksü yoktu. Maomao’nun karşısındaki adam bu durumdan pek hoşnut kalmamış gibi görünse de sesini çıkarmadan oturma alanına doğru seğirtti. Şayet tek bir şikâyet bile mırıldansaydı, Maomao onu anında tiyatrodan yaka paça dışarı attırırdı; zira hem babası hem de o ucubenin adamlarından birkaçı, bu tuhaf herifin herhangi bir taşkınlık yapmasını önlemek adına etrafta hazır bekliyordu.

Maomao’ya çekinerek yaklaşan bir adam, “Affedersiniz,“ dedi. “Acaba biraz daha ay keki alabilir miyim?“

Bu adam bir katılımcı değildi; o ucubenin adamlarından biriydi, daha doğrusu stratejistin yaveri olarak yakın zamanda Rikuson’un yerini alan kişiydi. Orta boylu ve sıradan yapılı biriydi; pek de asker gibi bir duruşu yoktu. Stratejist kendi meyve suyuyla kendini zehirlemeyi başardığında korkudan ne yapacağını şaşıran adamın ta kendisiydi bu. Rikuson hoş yüzlü bir gençti ama iş ciddiye bindiğinde dişini gösterebilirdi; bu adam ise çok daha kolay sindirilebilecek birine benziyordu.

“Peki,“ dedi Maomao ancak yüzünde bıkkınlık ve hayret birbirine karışmıştı: O kadar stoğu şimdiden silip süpürmüş müydü yani? Bu işin ne kadar can sıkıcı olduğunu her hâlinden belli ederek birkaç çörek çıkardı. “Buyurun.“

“Şey, h-hayır, ben...“ Adam, dile getirmesi epey güç bir şeyi söylemek için kıvranıyor gibiydi. “Acaba... bunları Efendi Lakan’a bizzat siz götürebilir misiniz?“

Maomao buz gibi bir sessizliğe büründü.

Genç kızın ona attığı tek bir bakış, adamın anında geri adım atması için yeterli olmuştu. “Ö-Özür dilerim! Belli ki çok meşgulsünüz! Ben kendim götürürüm.“ En azından laftan anlayan biriydi.

Arkasından hüzünlü bir ses, “Maomao...“ diye seslendi. Dönüp baktığında babasının orada durduğunu gördü. “Yüzünü öyle asma.“

“Nasıl bir yüz?“ Ellerini yüzüne götürdüğünde şakaklarının gerildiğini, dudaklarının ise ürkütücü bir şekilde çarpıldığını fark etti. Astına dönerek, “Ah. Kusura bakmayın,“ dedi.

Bu sırada babası bakışlarını o meşhur moruğa çevirmişti. “Lakan’ın bir rahatsızlığı mı var?“ diye sordu.

“Fark ettiniz mi?“ Adam şaşkınlıkla ona baktı. “Bu turnuvanın heyecanıyla, kendisinden hiç beklenmeyecek bir şekilde—ki bunun ne kadar tuhaf ve akılalmaz bir durum olduğunu söylememe gerek bile yok—Efendi Lakan durup dinlenmeden çalışıyor.“

Maomao içinden sabır diledi. Bu pislik normalde ne kadar az çalışıyordu acaba?

“Normalde öğleye doğru ofise damlar, güneş batmadan da çeker giderdi. Fakat son zamanlarda o da herkes kadar masasının başında mesai harcıyor; üstelik şekerleme bile yapmıyor!“

Luomen, “Demek ki çocuk gerçekten de sıkı çalışıyor. Normalde günün yarısını uyuyarak geçirirdi,“ diye mırıldandı. Yani işin özü, o ucube nihayet normal bir insanın iş yükünü sırtlanmaya başlamıştı.

Maomao’nun babası, bakışlarını stratejistten ayırmıyordu. Anlaşılan o ucube yorgun düşmüştü; gerçi Maomao uzaktan bakınca bunu pek fark edemiyordu. Go maçlarına kendini öyle bir kaptırmıştı ki dışarıdan bir şey anlamak epey zordu.

“Sanırım yarın yeniden işbaşı yapacak ama sizden ricam, ona uyuması için biraz müsamaha göstermeniz. Yeterince dinlenmediğinde muhakeme yeteneği ciddi şekilde zayıflıyor,“ dedi Luomen.

Maomao, “Muhakeme mi? Zaten genelde ne yaptığını bilmez hâlde ortalıkta dolanmıyor mu?“ diye homurdandı. Bu sözler üzerine babasının kaşları hüzünle aşağı düştü. O ucubeye karşı her zaman bir zaafı vardı.

“Ben gidip dışarıdaki duruma bir bakayım, Maomao,“ dedi.

“Anlaşıldı. Bir durum olursa sana seslenirim.“ Ya da en yakınındaki askere işaret ederdi. Maomao’nun tahminine göre, Lahan o ucube stratejiste karşı sağlam bir kalkan görevi göreceklerini hesapladığı için babasıyla onu buraya dikmişti. Moruk şimdilik uslu duruyordu ve anlaşılan Luomen, dışarıda rahatsızlanan biri olup olmadığını kontrol etmeyi daha mühim görüyordu. “Yavaş adımlarla git, olur mu? Dışarısı epey kalabalık.“

“Merak etme, iyi olacağım.“ Söylemesi kolaydı tabii; babasının dizi sakattı ve bastonla yürüyordu. Maomao bir ay kekini kemirirken, babasının o kalabalığın içinde takılıp düşme ihtimalini düşünerek içten içe endişeleniyordu.

“Pirinç krakeri de dağıtmaları gerekirdi,“ diye mırıldandı. Ay keki gerçi yeterince lezzetliydi ama fazlasıyla tatlıydı. Maomao, canı hâlâ tuzlu bir şeyler çekerek ballı içecekleri karıştırmaya geri döndü.

Vakit öğleden sonrayı bulduğunda bilanço şuydu: Oyunlarına fazla odaklanmaktan fenalaşan üç kişi, hile iddiaları yüzünden kavgaya tutuşan iki kişi ve etrafı aval aval izleyen birine çarpıp yere düşen bir çocuk. Tiyatrodaki kalabalık bir artıyor, bir azalıyor, sonra yeniden artıyordu. Hatta bazıları iki üç kez tekrar tekrar içeri giriyordu.

Maomao aynı adamı dördüncü kez içeri aldıktan sonra Lahan’a dönüp, “Hile yapmadığına emin misin?“ diye tısladı.

Tüm bu şenliğin organizatörü olarak hâlinden epey memnun görünen Lahan, “Öyle bir şey söz konusu bile olamaz,“ diye yanıt verdi.

Çünkü parayı kırıyorsun, adım gibi eminim. Giriş ücreti devede kulak kalırdı ancak yaptığı yatırımı çıkarmanın mutlaka başka yollarını bulmuş olmalıydı. Maomao, yuvarlak gözlüklü ve dağınık saçlı bu adama ters ters baktı. “Bir de kalkmış beni burada bedavaya çalıştırıyorsun.“

“Hayır, emeğinin karşılığını alacaksın. Kâra geçtiğimizi teyit ettim.“ Demek ki Maomao adamın bu neşeli hâlinin sebebi konusundaki tahmininde haklı çıkmıştı. “Az önce içeri aldığın adam bir profesyonel. Amatör rakiplere karşı üç maç kazanmak onun için çocuk oyuncağı. Gerçi içki parasını çıkarmak için meyhane köşelerinde oynamaya kadar düşmüş biri.“

“Hımm.“ Maomao kalan çörek ve çay fincanı stoklarını kontrol etmeye koyularak bu konuya ne kadar ilgisiz olduğunu açıkça belli etti.

“İnsan sohbet ederken biraz daha ilgiliymiş gibi davranır, biliyorsun değil mi? Şöyle bir ’Vay canına, sahiden mi?!’ ya da ’Sen de her şeyi biliyorsun ha!’ diyemez miydin? Hatta ’İşte benim saygıdeğer abim!’ bile olabilirdi. Nerede o kardeş sevgisi?“

“Bunlardan herhangi birini söyleseydim gerçekten gururunun okşanacağını mı sanıyorsun?“

“Haklısın. Benimle düpedüz alay edildiğini düşünürdüm.“

Maomao cephesinden bakıldığında bu, en başından beri o aptalca dalkavukluklara hiç girmemenin daha iyi olduğu anlamına geliyordu. “Pek de mühim değil. Birinin bu şekilde sana yaranmasına izin verecek kadar gardını düşürecek bir tip olduğunu sanmıyorum.“

“Ne kadar da sezgileri kuvvetli bir kız kardeş.“

Maomao onu duymazdan geldi. Annesinin karnından ağzı açık doğmuş olmalıydı; onunla laf dalaşına girerse bir daha asla susmayacağını çok iyi biliyordu.

Gevezeliğine meze olacak yeni bir malzeme çıkmamasından açıkça hayal kırıklığına uğrayan Lahan, kollarını iki yana açıp omuz silkti. “Şimdilerde Go maçlarında bahis kazanarak yolunu buluyor olabilir ama bir zamanlar en üst düzey eğitmenlerden biriydi,“ dedi. Geçmiş zaman kipi kullanmıştı; Maomao da nedense tam olarak bunu beklemişti.

“Dur tahmin edeyim. İşe yaramaz yaşlı bir bunak onu madara etti ve o da işinden oldu.“

“Tam üstüne bastın. Anlaşılan saygıdeğer babamın burnunu sürtmek isteyen kodamanın teki, bu eğitmeni onunla bir el oynamaya ikna etmiş ve sonuç olarak adam feci şekilde hezimete uğramış.“

“Yazık olmuş.“ Onca kez tırnaklarıyla kazıyarak yükselip sonra yeniden dibe vurmak fena hâlde moral bozucu olmalıydı. Eğer o stratejiste meydan okumanın bedeli gerçekten de on gümüşse, Maomao adamın iflas bayrağını çekeceğinden korkuyordu.

Ansızın içine kötü bir his doğdu. “Bu turnuvadaki meydan okuyanlar sürüsünün büyük bir kısmının ya da tamamının, o moruğa kin güden kişilerden oluşma ihtimali yoktur herhalde, değil mi?“ Bu durum, etraftaki bu yoğun güvenlik önlemlerini açıklardı.

“Kısmen haklısın. Biri her an üzerine çullanabilir; muhafızların gözünü bile kırpmamasının sebebi bu. Fakat kalbine doğrudan bir hançer saplayıp onu tek darbede öldürmedikleri sürece, saygıdeğer amcam onu hayatta tutmak için elinden geleni yapacaktır.“

“Babamı buraya dikmek için bulduğunuz şu aptalca, incir çekirdeğini doldurmaz sebebe bak!“ Ayağını var gücüyle Lahan’ın ayak parmaklarına geçirdi.

“Ah! Ah ah ah! Kes şunu!“

Yeni bir yaralanmanın sadece kendi iş yükünü artıracağını fark eden Maomao yumuşadı. “Peki diğer yarısı ne?“ diye sordu.

Lahan incinmiş ayağını dikkatle tuttu ve ezilen parmaklarını abartılı bir şekilde ovalayarak, “Bu oyunda babama karşı gerçekçi bir galibiyet şansı olan tek kişi Go Bilgesi’dir. Eğer başka bir oyuncu onu alt etmeyi başarırsa, sırf bunun için bu turnuvayı kullanmak zorunda kalsalar bile, babamın dikkatini çekecekleri kesindir,“ dedi.

“Dikkatini çekmek. Evet.“

Karşılarında, insanların yüzlerini Go taşlarından ibaret gören bir adam vardı. Birini hatırlayabileceği düşüncesi bile, insanların zaaflarını kullanmak için fazlasıyla yeterli bir sebepti.

Lahan, gözlüklerinin ardındaki o zaten kısık olan gözlerini biraz daha kısarak, “Nitekim bu söylenti alıp başını gitti,“ dedi. “Öyle ki, insanlar birbirlerine Kan Lakan’ı bir Go maçında yenebilirsen senden ne dilersen dileyeceğini söylemeye başladılar.“

Maomao’nun ağzı bir karış açık kalmıştı ve bir türlü kapanmak bilmiyordu. “Hayatımda bu kadar saçma sapan bir şey duymadım! Bu fikir hangi akıllının başından çıktı? Ve bunu nereden uydurdular?“

“İnsan merak ediyor doğrusu.“ Lahan gözlerini ondan kaçırınca, Maomao bu söylentinin kaynağının o olduğundan neredeyse emin oldu. Bu işe kendi parasını bağladığı düşünülürse, yatırımını kurtarmak için elinden gelen her şeyi yapmaya dünden razı gibi görünüyordu.

Maomao, “Bir de bu masala inanan şu açgözlü ahmaklara bak,“ diye homurdandı. Tam o esnada içeri yeni bir yarışmacı girdi.

Yeni gelen kişi, “Kayıt işlemleri buradan mı yapılıyor?“ diye sordu. Sesi, göklerden süzülen ilahi bir melodi gibiydi.

Maomao derin bir sessizlik içinde başını kaldırdığında, yüzünde boğucu görünen bir maske takılı bir adamla karşılaştı. Gözlerinin kenarları tebessümle kırışmıştı. Önündeki kayıt masasına, üç maçlık galibiyetinin kanıtı olan rakip isimliklerini bırakmıştı. Lahan adama dikkatle baktı. Muhtemelen onun kim olduğunu biliyordu ve o maskenin adamın güzelliğine yazık ettiğini düşünüyor gibi bir hâli vardı.

“Buyurun. Katılım ödülünüz.“ Maomao ona bir çay ve bir ay keki uzattı ama içindeki o huzursuzluk hissini bir türlü söküp atamıyordu. Onunla son konuştuklarında sarf ettiği sözler aklına geldi.

“Çayı alayım ama atıştırmalık kalsın. Hizmetkârım benim için biraz getirecek; sen onu daha sonra yanıma getirirsin.“

Maomao kısa bir duraksamanın ardından, “Peki,“ dedi. Karşısındakinin kim olduğunu bildiğinden, söyleyebileceği tek şey buydu. “O hâlde lütfen şurada sıraya girin ve maç için sıranızı bekleyin.“

Lahan’ın yüzünde adeta güller açıyordu. Etrafta güzel bir yüz varsa, bunun bir erkeğe mi yoksa kadına mı ait olduğu umurunda bile olmazdı. “Haklısın. Açgözlü ahmaklar, üstelik fazlasıyla da saflar.“ *Nasıl ama?* dercesine Maomao’ya baktı. Hatta hâlinden o kadar memnundu ki, genç kız onun ayak parmaklarını bir kez daha ezme dürtüsüne engel olamadı.

Tiyatrodaki ilk maçında maskeli adam, namıdiğer Jinshi, oyun boyunca maskeli rakibine huzursuz bakışlar atan tombul, orta yaşlı bir adamla eşleşmişti. Jinshi maçı zorlanmadan kazandı.

Lahan, “Fena olmadığını duymuştum ama meğer epey iyiymiş,“ diye yorum yaptı.

“Öyle mi dersin?“ dedi Maomao. Bir süre Jinshi’ye hizmet etmişti ama onun o kadar çok Go oynadığını hiç hatırlamıyordu. Oyunun temellerini bilecek kadar donanımlı biriydi, belki ortalamanın biraz üzerinde olabilirdi. “Karşısındaki adamın düpedüz berbat oynamadığına emin misin?“ Jinshi öylesine rahat kazanmıştı ki, insan o orta yaşlı adamın buraya hile hurdayla geldiğinden neredeyse şüphelenirdi.

Lahan, “Evet, belki de. Şanslı bir kura,“ dedi.

Jinshi tahtanın başında kibarca eğilerek selam verdi ve ardından bir sonraki rakibine doğru yöneldi.

“Adamı hile yaptığı için cezalandırmayacak mısın?“ diye sordu Maomao.

“Geri gelmek isterse giriş ücretini tekrar ödemesi gerekecek. Sağmal bir ineği neden kaçırayım ki?“

Maomao buna hiçbir şey demedi. Lahan iflah olmazın tekiydi.

“Ah, şaka yapıyorum,“ dedi adam. “Buraya nasıl gelmiş olursa olsun, parayı söküldüğü sürece babamın karşısına çıkabilir. Bunda ne sorun var ki?“

“Onlardan daha fazla para koparmadan önce kazanmaları gerekiyor sanıyordum.“

“Eğitim maçları, nizami bir maçtan farklıdır. Gerçi babamın öğretmenin ne demek olduğunu anlayıp anlamadığı meçhul. Merak etme, En’en’in maçını başka bir gün oynamasını sağlayacağım.“ Lahan bir yandan da stratejistten tarafa kaçamak bakışlar atıyordu.

“Başka bir gün mü? Bütün bunlar bittikten sonra, bugün ilerleyen saatlerde oynanacak sanıyordum.“

“Evet, şey. Sanırım sınırına dayanmak üzere. Tahminimce turnuva biter bitmez doğrudan uykuya dalacak.“ Lahan zihnindeki abaküsü tıkırdatmaya başlamıştı bile.

Maomao’nun babası o ucubenin günün yarısını uyuyarak geçirdiğini söylemişti ama işi biter bitmez sızıp kalmak da neyin nesiydi? Bir çocuk bile uyanık kalma konusunda ondan daha başarılı olurdu. Maomao, hastaların beklenmedik anlarda uyuyakalmasına neden olan bir hastalıktan haberdardı ama o moruğun durumunun pek de bununla alakası yok gibi görünüyordu.

Bu sırada Lahan kendi kendine mırıldanıyordu. “Parasını çoktan ödemiş olanlara onun başka bir gün ziyarete geleceğini... hayır, onu bizzat ayaklarına götüreceğimizi söylersek sorun çıkar. Onu bayıltıp sonra tekrar uyandırmanın bir yolu olmalı... Hayır, bu işe yaramaz...“

“Paranın ışıltısı gözünü kör etmiş ha?“ Maomao ona bıkkın bir bakış attı, ardından dönüp bir sonraki rakibini bulan Jinshi’yi izlemeye koyuldu. “Bunu yenemez,“ dedi; adam az önceki profesyonelin ta kendisiydi.

Göz ucuyla onların maçını izlerken, dalgın bir hâlde bu adamı bu turnuvaya katılmaya iten şeyin ne olduğunu merak ediyordu. Tahtanın etrafında bir kalabalık toplanmaya başlamıştı; maskeli bir adam ister istemez merak uyandırıyordu.

Maomao Shogi hakkında bir iki şey bilirdi ama Go konusunda pek bilgisi yoktu, bu yüzden kayıt işlemlerini halletmekle ve rahatsızlanan biri olup olmadığını kollamakla yetiniyordu. Oturma alanlarındaki kırıntıları fark edince içinden, Keşke insanlar kalkarken arkalarını temizleseler, diye geçirdi. Tam onları temizliyordu ki Jinshi’yi çevreleyen seyircilerden hayal kırıklığı dolu bir inilti yükseldi. Kalabalığın büyük bir kısmı, turnuvada kazanma umudunu çoktan yitirmiş diğer oyunculardan oluşuyordu.

Maomao, aralarına karışmış olan Lahan’ın yanına gitti. “Ne oldu?“ diye sordu.

“Fena bir oyun çıkarmadı ama yanlış rakibe çattı. Adam onu fena köşeye sıkıştırdı.“

Yani Jinshi kaybetmişti.

“Anlıyorum,“ dedi Maomao başını sallayarak. Beklediği gibiydi. “Sürpriz yapma ihtimali yok mu?“

“Akla yatkın ama rakibi ciddi bir hata yapmadığı sürece pek olası değil. Karşısındakinin de faydalanılabilecek kadar amatörce bir hata yapacağını sanmıyorum...“

Lahan tam bunu söylerken kalabalıkta bir uğultu koptu. Oraya hiç ait olmayan o maske çıkmıştı. Işıl ışıl parlayan siyah saçlar havada savrulurken, zarif cübbesine sinmiş parfümün kokusu etrafa yayıldı. Tıpkı bulutların arasından süzülen, cübbesi rüzgârda dalgalanan cennetlik bir peri gibiydi... Gülünç bir benzetmeydi belki ama kaçınılmazdı—çünkü düpedüz gerçekti.

Arka sarayda görmekten gına geldiği bir manzarayı izleyen Maomao, Bunu görmeyeli epey olmuştu, diye geçirdi içinden: Jinshi’nin en ışıltılı hâli. Herkes aynı anda nefesini tuttu; insanlar şaşkınlıkla soluklanmak ya da haykırmak istiyor ama sesleri boğazlarında düğümleniyordu. Karşılarındaki silüet, normalde yalnızca resim parşömenlerinde görülebilecek türden, gökler âlemine ait bir varlık gibiydi.

O kadar güzeldi ki ilk bakışta onu bir kadın sanmak işten bile değildi ama âdemelması ve geniş omuzları onu ele veriyordu. Nefes kesici bir hayranlığın ortasında ufak bir hayal kırıklığı da seziliyordu: Jinshi’nin sağ yanağında, kusursuz bir mücevherin üzerindeki bir çizik misali, asla silinmeyecek bir yara izi vardı.

Jinshi’nin güzelliği, arka sarayın onca çeşitli çiçeği arasında bile eşsizdi. Burada ise izleyenleri sessizliğe gömmeye fazlasıyla yetiyordu.

Görünüşünün insan sağlığı için düpedüz tehlike arz edecek kadar etkileyici olduğunu unutmuşum. Jinshi, tok ve net bir tıkırtıyla tahtaya bir taş yerleştirdiğinde, Go oynayan bir adamın en kusursuz hâli gibi görünüyordu. Kalabalık her hamleye takdir dolu bir “Aaa!“ nidasıyla karşılık veriyordu. Maomao, Jinshi’yi maskesini çıkarmaya iten şeyin ne olduğundan emin değildi ama bu hareketin rakibinin oyununu fena hâlde bozduğu ortadaydı. O ana kadar ipleri elinde tutan adamın şimdi yüzünden düşen bin parçaydı.

Jinshi oyunu tersine mi çevirdi? diye merak etti Maomao. Hayır, tam olarak öyle değildi; henüz değil. Fakat Jinshi’nin rakibinin bir zamanlar soylulara Go öğrettiği doğruysa, kraliyet sarayı sakinleri hakkında da bir şeyler biliyor olmalıydı. Belki Jinshi’yle daha önce karşılaşmıştı, belki de sağ yanağında yara izi olan bu adamın kim olduğunu namından yola çıkarak tahmin etmişti.

İşte burada bir galibiyet şansı var.

Kalabalığın geneli bu muhteşem şahsiyetin kim olduğunu fark etmiş gibi görünmüyordu. İmparator’un küçük kardeşinin sağ yanağında bir yara izi olduğu söylentileri halk arasında yayılmıştı evet, ama onun şu an burada, karşılarında Go oynayacağından zerre şüphelenmiyorlardı.

Yine de Jinshi’nin rakibi dışında onu tanıyan birkaç kişi daha vardı ve hepsinin yüzü şekilden şekle giriyor, bir kızarıp bir sararıyordu. Fakat hiçbiri tek kelime edemiyor; ağızları bir balık gibi açılıp kapanıyordu.

Ciddi bir hata yapmadığı sürece, ha? diye geçirdi içinden Maomao ama sonra Jinshi’nin rakibi tam da bunu yaptı.
Yüzünde kan kalmamış, parmakları terden sırılsıklam olmuş adam başını öne eğdi. “Kaybettim,“ dedi. Titriyordu—yaptığı hatadan mı, yoksa bilmeden Jinshi’yi gücendirmiş olabileceği korkusundan mı?

Adamın hâline üzüldüm, diye geçirdi içinden Maomao ama ona sessiz bir acımadan fazlasını sunamazdı.

Jinshi o maskeyi neden takmıştı ki? Eğer yüzünde tutmayacaksa, neden en başından beri maskesiz gelmemişti? Sırf doğru anda kendini gösterip rakibini gafil avlamak için takmış olamazdı, değil mi?

Bu düpedüz bel altı vurmak, diye düşündü Maomao—ama Jinshi ikinci maçını kazanmıştı. Galibiyet galibiyetti; hiçbir kuralı çiğnememişti.

Taktikleri bel altı olabilirdi ama Maomao, Jinshi’nin her zaman bu seviyelere inmeye gönüllü olduğunu hatırladı. Arka sarayda o yüzünün nimetlerinden sonuna kadar faydalanmış, saray hanımlarını ve hadımları kendi çıkarları uğruna pervane etmişti. Sırf şimdi dünyevi bir güce kavuştu diye neden bu tür yöntemleri elinin tersiyle itsindi ki?

Buraya gerçekten de kazanmaya gelmiş, diye fark etti Maomao. O ucube stratejistle bir maç yapmaya bu kadar mı can atıyordu? Maomao ona bir bakış attı: Lahan’ın yaydığı söylentiye cidden inanmış olamazdı, değil mi?

Ansızın omurgasından aşağı bir ürperti indiğini hissetti. Arkasını döndüğünde, sahneden onlara doğru bakan kirli sakallı bir morukla karşılaştı. Stratejistti.

Lahan, “Biraz geri çekilir misin Maomao, sana zahmet. Saygıdeğer babam oyununa odaklanamıyor,“ dedi.

“Elbette.“

“Ama Ay Prensi’ni ayırt etmeyi öğrenmiş.“

“Önceden edemiyor muydu yani?!“

“Sanırım onu ele veren yara izi.“

İnsanları birbirinden ayırt edememek ne büyük bir yüktü.

Maomao elinde temizlik malzemeleriyle bekleme alanına döndü. Kayıt masasında, dışarıdaki galibiyetlerinden yeni çıkmış başka bir genç adam vardı; ona çay ve atıştırmalık ikram etti. Yirmi yaşından fazla olamazdı ve yüzünden toyluk akıyordu. Maomao, gözleri kocaman açılmış ve pırıl pırıl parlayan gencin yumruğunu sıktığını görebiliyordu: Belli ki zaferinin daha yeni başladığına inanıyordu.

Bu çocuğa acıyorum, diye düşündü Maomao. Bir sonraki maçının, aşağı yukarı kendi yaşlarında, göz kamaştırıcı derecede parlak ve onu kuru bir dal parçası gibi kırıp ruhu paramparça bir hâlde evine gönderecek biriyle olacağını bilmesine imkân yoktu.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi