Yukarı Çık




166   Önceki Bölüm 

           
Çeviri: Animeci_Reyiz

Bölüm 15: Go Turnuvası (Ara Bölüm)

“İşte, bu kadar yeterli.” Maamei elindeki işi bitirdi ve esnemek için durakladı. Ay Prensi’nin ofisi, o dağ gibi evrak yığınını işin asıl sorumlularına geri dağıttıklarından beri eskisinden çok daha temiz ve düzenliydi.

Ofiste Maamei’den başka sadece tek bir kişi vardı: odanın paravanla ayrılmış bir köşesini işgal eden küçük kardeşi Baryou.

“Ryou, sence işleri toparlayabilecek misin?” Sadece ikisi oldukları için bu kadar rahat bir ses tonuyla konuşabiliyordu. Gerçi, Ay Prensi burada olsaydı bile muhtemelen aynı şekilde davranırdı.

“Evet, kalanını bugün bitirebilirim sanırım,” dedi Baryou. Ham bir kabak kadar solgun olan yüzü paravanın üzerinden belirdi. En yakınları dışında kimsenin önünde konuşmaz, hatta yüzünü bile göstermezdi. Şimdi ise, “Buradaki bir şey diğerleri gibi değil,” diyerek Maamei’ye bir parça kâğıt uzattı. “Sanırım bu sevgili Kan ile ilgili.”

“Kan mı?” Sadece soyadını duymak Maamei’nin kimden bahsettiğini anlaması için yeterli değildi.

“La klanından. Başkomutan Kan.”

“Ah, şu ucube stratejist. Lafı dolandırma da ne demek istiyorsan açıkça söyle.”

Kardeşi insan içine karışmayı pek sevmeyebilirdi ama kimin nerede çalıştığına ve isimlerinin ne olduğuna mükemmel bir şekilde hâkimdi. Keskin bir zekâsı vardı fakat bedeni ve psikolojik yapısı bir o kadar kırılgandı. Maamei; sağlam bir bedenin, sarsılmaz bir zihnin ve üstün yeteneklerin nadiren tek bir kişide toplandığının gayet farkındaydı. Eğer Baryou diğer küçük kardeşiyle harmanlanabilseydi, ortaya kusursuz biri çıkardı.

“Özel bir aciliyeti yoksa bunu ona daha sonra götürelim,” dedi.

“Emin misin?”

“Bunu şu saniye götürsek bile bir işe yarayacağını sanmıyorum.” Maamei cübbesinin kıvrımları arasından bir kâğıt parçası çıkardı. Kâğıdın üzerinde Go Turnuvası ve buna dair detaylar yazılıydı.

“Aaa, bugün müydü o?” dedi Baryou. Go oyununa karşı biraz ilgisi vardı ama o kadar insanın olacağı bir yere gidecek cesaretten yoksundu. Turnuvaya katılsaydı bile, muhtemelen kalabalıkta başı döner ve olduğu yere yığılırdı.

“Bu işin başını çekenlerden biri o. Başka bir işle uğraştığını hiç sanmıyorum.”

“Bir sorun çıkmayacağına eminsin, değil mi?” diye sordu Baryou endişeli bir ses tonuyla ve bir kez daha paravanının arkasında gözden kayboldu. Maamei kâğıtları karıştırırken çıkardığı hışırtıları duyabiliyordu; belli ki bu durumu işleri ağırdan almak için bir bahane olarak görmeyecekti.

“Sorun çıksın ya da çıkmasın, bunu kendi başına açtı.”

Sözde ucube stratejist olan Kan Lakan ile Ay Prensi pek iyi anlaşıyor gibi görünmüyorlardı. Kendi işlerini bu ofise yıkanların başında Lakan’ın gelmesinin sebebi de belki buydu. Son zamanlarda Maamei’nin asıl işi, o evrakları aynen ona geri postalamak olmuştu.

“Ne yalan söyleyeyim, şaşırdım,” dedi. “Ona geri gönderdiğimiz işleri gerçekten yapmasını hiç beklemiyordum.” Evet, yapılan anlaşmaya göre stratejist işini yapması karşılığında turnuva mekânını alabilecekti ama karşılarındaki kişinin kim olduğunu göz önünde bulundurunca, Maamei onun bir şekilde işin içinden sıyrılmanın yolunu bulacağını varsaymıştı. “Ben de oyunbozanlık yapması ihtimaline karşı başka bir plan hazırlamıştım oysaki.” Lakan’ın her öğününü havuçlu lapaya çevirme stratejisi—başka bir deyişle düpedüz taciz—tamamen boşa gitmişti. Lakan’ın havuçtan nefret ettiğine dair istihbaratın evlatlık oğlundan geldiğini de belirtmek gerekirdi.

“Söylenenlere göre normalin yarısı kadar uyuyormuş. Yani Başkomutan Kan,” dedi Baryou.

“Ne, gerçekten mi? Bunu hiç duymamıştım.”

“Sen dışarıdayken Lahan-san buradaydı, abla. Jinshi-sama ile epey hararetli konuştuğunu duydum.”

“Sence o kimin tarafında?” deyiverdi kendini tutamayarak. Sonuçta Lahan ona da bilgi sızdırmıştı. “Umarım başkomutanın sağlığı tehlikede değildir.” İşlerini ona postalamaya başlayalı epey zaman olmuştu.

“Anladığım kadarıyla bu bir sorun değilmiş. Normalin yarısı kadar uyuyor olabilir ama zaten en başından beri günün yarısını uyuyarak geçiriyormuş.”

“Bebek gibi desene!”

Baryou’nun yüzü tekrar belirdi ve ablasını bu saygısız konuşma tarzından dolayı kınayan bakışlar attı. İki çocuk annesi olan Maamei ise bu kadar çok uyuyan bir çocuğu olmasından büyük mutluluk duyardı. Bu arada, Ay Prensi de nihayet gecelik uyku süresini altı saate çıkarabilmişti. Bu da onun ne kadar fazla çalıştığının en büyük kanıtıydı.

Kendi düzenlediği turnuvanın başarıya ulaşmasını istemesi, başkomutanı çok daha uysal birine dönüştürmüştü. Üstelik etrafta dağ gibi birikmiş işler varken böyle bir etkinliğe kesinlikle izin verilmeyeceği kendisine açıkça söylenmişti. Bu yüzden birkaç gündür adeta kendini kaybetmişçesine çalışıyordu; öyle ki askerî kamp şu sıralar her zamankinden çok daha hareketliydi. Bunun sonucunda Ay Prensi ofisten erken çıkabilmiş, hatta mucizevi bir şekilde bugün ve yarın için izin bile koparabilmişti. Bu, aylardır yaptığı ilk tatildi.

“Yine de garip bir durum olduğunu söylemeden edemeyeceğim.“

“Garip olan ne, Ryou?“ Maamei bir yandan konuşurken diğer yandan masasındaki kâğıtları hizalıyordu.

“Yani, neden bir Go turnuvası? Başkomutan Kan’ın Shogi’ye daha düşkün olduğunu sanıyordum.“

“Ama Go oyununda da epey usta değil mi?“

“Evet, öyle. Hatta o kadar usta ki onu yalnızca Bilge’nin yenebileceği söylenir. Ama yine de...“ Baryou bir anlığına düşüncelere daldı. “Shogi’de ise kimse onun eline su dökemez. O oyunda tam bir canavar.“

“Canavar mı?“ diye sordu Maamei. Baryou’nun ses tonu, başkomutanın bambaşka bir boyutta yaşadığını ima eder gibiydi.

“Bence başkomutan bizim göremediğimiz bir dünyayı görüyor. Çok katmanlı, tuhaf ve mucizelerle dolu bir dünya. İnsanları birbirinden ayırt edememesinin sebebi de muhtemelen bu; onun gözünde fazla basit varlıklarız.“

“Onu epey iyi tanıyormuş gibi konuşuyorsun.“ Maamei paravanın arkasından kardeşine bir bakış attı. Evrakların arasına gömülmüş hâldeydi ve bir yandan sohbet ederken diğer yandan işiyle ilgilenmeye devam ediyordu.

“Devlet dairesi böyle insanlarla kaynıyor. Geri kalanımızın erişemediği bir dünyayı görenlerle... Lahan-san bunun en tipik örneği olabilir. Onların yanında ben basbayağı sıradan kalıyordum.“

“Eğer sen sıradansan, ben ne oluyorum peki?“

“Bir abla, bir eş, bir anne. Sen busun.“

“Son derece sıradan, değil mi?“

Şu an harıl harıl çalışıyor olabilirdi ama evde onu bekleyen çocukları vardı. Gerçi bu pek sorun değildi; bakıcılarını çok seviyorlardı ve çoktan sütten kesilmişlerdi. Kocası bir askerdi. Şu sıralar ya kendisi de harıl harıl çalışıyor ya da Go turnuvasına gizlice göz atıyordu; orası meçhuldü. Maamei’nin işe dönmesine müsaade edecek kadar anlayışlı bir adamdı, bu yüzden günlerini nasıl geçirdiği konusunda onu darlayacak değildi. 

“Sıradan olmak epey zor bir zanaat... Seni kıskanıyorum,“ dedi Baryou uzunca bir soluk vererek. İçi çay dolu kesik bir bambu parçasını eline alıp bir yudum içti. Bu bambu kabı özellikle seçmişti; çay fincanlarının dökülme ihtimali çok yüksekti. Kendi matarasını kullanmayı tercih ediyordu.

“İşte bu yüzden aklım almıyor.“

Maamei tam neyi anlamadığını soracaktı ki son anda vazgeçti.

“İnsan olmayan biri neden bir turnuvayla ilgilensin ki?“ Baryou, bu meseleye gerçekten zerre kadar anlam veremiyormuş gibi bir tavırla yeniden işine döndü. Maamei de ona ayak uydurarak kendi işine dönmeye karar verdi.

“İlgilenmem gereken başka bir iş var, o yüzden burada tek başınasın. Senin için sorun olur mu? Bir şeye ihtiyacın olursa dışarıdaki muhafıza söylersin,“ dedi.

“Biliyorum abla. Biliyorum.“

İçine pek sinmese de Maamei çalışma odasından ayrıldı.

Evrakları ilgili birimlere sağ salim teslim ettikten sonra Maamei’nin işinin bittiğini söyleyebilmek güzel olurdu; ne var ki halletmesi gereken bir görevi daha kalmıştı.

Ay Prensi’nin şahsi köşküne doğru yola koyuldu. İç avluya yaklaştıkça bir dizi kapıdan geçmesi gerekti; her defasında izin belgesini gösterip içeri adım attı.

Görece tenha olan bu köşk, İmparator’un küçük kardeşinin ikametgâhı için ilk bakışta biraz yavan görünebilirdi. Oysa inşasında yalnızca en kaliteli malzemeler kullanılmıştı; buranın fazla sade olduğunu düşünen bir bürokrat, gerçek zenginliği göremeyen bir sonradan görme olduğunu cümle âleme ilan etmiş sayılırdı.

Köşkteki muhafız, gelenin kim olduğunu görür görmez Maamei’yi içeri aldı. Adımını atar atmaz onu hoş ve tatlı bir koku karşıladı. Kokunun izini sürerek mutfağa yöneldiğinde, kare bir kabın içine fırından yeni çıkmış ikramlıklar dizen yaşlı bir kadınla karşılaştı.

Ay Prensi’nin hizmetkârı Suiren, yüzünde bir tebessümle, “Hoş geldin,“ dedi.

Maamei kibarca, “Rahatsızlık verdiğim için bağışlayın,“ diye karşılık verdi ve ikramlıklara göz attı. “Çok leziz görünüyorlar.“

“Öyle de denebilir. Güzel kabardılar ama epey bir miktar hazırladığım için artık dumanı tüter hâlde değiller. Birkaç gün önceden yaptıklarım da var; hangisinin daha lezzetli olduğunu anlamak için tam da tadım yapıyordum.“

“Öyleyse harika bir zamanda gelmişim.“ Buna işin güzel yanlarından biri de denebilirdi. İş demişken, Maamei buraya geliş amacını da aklından çıkarmamalıydı. Çocuklarına ufak bir hediye olarak bu ikramlıklardan birkaç tane götürüp götüremeyeceğini düşünmek belki doğru değildi; ancak bu tatlıları görünce ne kadar havalara uçacaklarını hayal etmek bile yüzüne yumuşak bir tebessüm kondurmaya yetmişti.

“Aklına bir şey mi takıldı?“ diye sordu Suiren.

“Ah, hayır. Sadece bazılarının buharda piştiğine, bazılarının ise fırınlandığına bakıyordum.“

“Doğru. Buharda pişenler şeklini daha iyi korudu ama fırınlananların kokusu çok daha cezbedici.“ İkramlıkların bir kısmı nar gibi kızarmıştı; görünüşe bakılırsa ay keki kalıbına basılıp öyle fırına verilmişlerdi.

Suiren içlerinden birini bıçakla özenle dilimleyip Maamei’ye uzattı. İçi kuru meyve doluydu ancak dokusu ay kekinden bir nebze farklıydı.

“Bir de şuna bak,“ dedi Suiren, buharda pişmiş olanlardan birini daha uzatarak. Bu oldukça hafif ve puf puftu ancak kokusu diğeri kadar belirgin değildi.

“Peki bunları fırınlarken, aynı zamanda buharda pişiyormuş gibi bir etki yaratmak mümkün mü?“ diye sordu Maamei.

“Benim de aklımdan tam olarak bu geçiyordu. Evet, böylesi kusursuz olur.“ Suiren kare kabın içindeki ikramlıkları alıp dilimledi ve Maamei’ye ikram etti.

Genç kadın, “Sanırım benim favorim bu,“ derken yüzündeki tebessüme engel olamıyordu. Yumuşacık, puf puf bir dokusu vardı; içindeki cevizler dişe dokunur hoş bir çıtırlık katarken hünnap ve kuru üzümün tatlılığı damakta usulca dağılıyordu. Maamei tereyağının kokusunu alabiliyordu, üstelik burnuna çalınan başka bir rayiha daha vardı.

Suiren, “Şimdi de bunu dene; üç gündür dinleniyor,“ diyerek Maamei’ye farklı bir dilim daha uzattı. Genç kadın lokmayı ağzına attığında, meyve aromasının hamurun her zerresine nüfuz ettiğini fark etti. Muhtemelen kurumasını önlemek için üzerinde gezdirilmiş tatlı bir sos vardı; yoğun kıvamlı ve tek kelimeyle enfesti.


“Acaba bunlardan birazını çocuklarıma götürebilir miyim?“ diye sordu Maamei. Yaptığı gafın dehşetiyle eli hızla ağzına gitti ama kelimeler çoktan dudaklarından dökülmüştü bile.

“Çocukların için mi? Korkarım bunlardan veremem. Ama şunlardan dilediğin kadar alabilirsin.“ Suiren bir çekmeceyi açarak her biri ufak farklarla hazırlanmış çeşit çeşit ikramlığı gözler önüne serdi. Sahi, ne kadar tatlı yapmıştı böyle? “Şu an tattıkların, yarın küçük efendiye sunacaklarım. Ama başka bir zaman gelip daha fazlasını alabilirsin.“

“E-Evet, elbette...“ Maamei, içine düşen ufak bir hayal kırıklığıyla elindeki lokmanın kalanını da ağzına attı. Anlaşılan o ki bugün buraya yalnızca bu tadım testi için çağrılmıştı.

Suiren, “Hangisinin en iyisi olduğu konusunda kararsız kalmıştım ama sayende artık eminim. Teşekkür ederim,“ dedi.

“Ne demek, lafı bile olmaz. Peki bugün benden istediğiniz tek iş bu muydu?“

“Öyle. Arada bir sen de dinlenmelisin. Çocuklarının pek zahmet vermediğini biliyorum ama yüzünü sık sık görmezlerse annelerinin kim olduğunu unutacaklar!“

Bu sözler canını yakmıştı. Maamei işini seviyordu ama elbette çocuklarının üzerine de titriyordu.

“Acaba Ay Prensi buradalar mı?“ diye sordu. Eğer buradaysa ayrılmadan önce saygılarını sunması gerektiğini düşünmüştü ancak Suiren başını iki yana salladı.

“Bütün gününü eğitmeniyle ders çalışarak geçirdi. Lütfen onu rahatsız etme. Meraklanma, yarın yoğun bir günü olduğunu biliyorum. Erkenden uyumasını sağlayacağım.“

“Anlıyorum. Go turnuvasını izlemeye gitmiştir diye düşünmüştüm.“ Yine de Maamei, Ay Prensi’nin kendini ilme adadığını bildiğinden bu durum ona pek de tuhaf gelmemişti.

“Ah, evet, elbette. Henüz gitmedi. Fakat sana sormam gereken daha mühim bir konu var. Maamei, küçük efendinin nedimesi olmayı düşünür müydün? Her gün eve erkenden döndüğüne göre ne kadar çalışkan biri olduğunu tahmin edebiliyorum.“

“Nedime mi? Kusura bakmayın ama pek emin değilim... İlgilenmem gereken çocuklarım var.“

Ay Prensi’nin hizmetine girmek, tüm vaktini Suiren’in gözetimi altında geçirmek demekti. Üstelik vaktiyle Suiren’le birlikte Ay Prensi’nin sütanneliğini yapmış olan kendi annesi, bu kadın hakkında ona iki kez düşünmesine yetecek kadar çok hikâye anlatmıştı. Mevcut durumda Suiren, Maamei’ye karşı resmî bir nezaket sergiliyordu ancak Maamei doğrudan onun emri altına girerse, bu kadın gerçekten de korkutucu birine dönüşebilirdi.

“Öyle mi? Yazık oldu. O hâlde başka birini bulmam gerekecek,“ dedi Suiren. Gerçi sesinde pek de hayal kırıklığına uğramış gibi bir tını yoktu. Hatta bu ’başka birinin’ kim olması gerektiğini çoktan aklına koymuş gibi bir hâli vardı.

Suiren ikramlıkları Maamei için paketledi ve genç kadın köşkten ayrıldı. Paketten iştah açıcı bir koku yayılıyordu ancak birkaç dakika önce tattığı o lezzete kıyasla bu kokuda eksik olan bir şeyler vardı.

Gökyüzüne bakarken bir yandan da bu eksikliğin ne olduğuna kafa yoruyordu. Go turnuvasının nasıl geçtiğini merak ederek, “Yarın da hava açık olacak gibi,“ diye mırıldandı. Ardından bakışlarını yeniden elindeki tatlılara çevirdi; çocuklarının yüzündeki o sevinci hayal ettiğinde tebessüm etmeden duramadı.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

166   Önceki Bölüm