Bölüm 174
Çeviri: Animeci_Reyiz
Önsöz
Kâbus bir türlü sona ermiyordu.
Hâlâ bir kolun altında kıstırılmış hâlde olan Maomao, yan odaya sürüklendi. Karşı koyamıyordu bile.
Kalbi gümbür gümbür atıyordu. Onu tutan Jinshi’nin böğründe taze bir yanık vardı. Maomao burada pekâlâ tehlikede olabilirdi ama bir eczacı olarak dikkati ister istemez yaraya kayıyordu.
Nizami ve temiz bir yanıktı. Kanama yoktu... Hangi ilaçlara ihtiyacı olacağını düşünerek zihnini zorladı. Mor Bulut merhemi en basiti olurdu. Mor gromwell, touki ve balmumu; sanırım bunları bulabilirim. Ama susam yağı zor olabilir.
Hayır, bu işe yaramaz. Maomao başını iki yana salladı. Kendi kolunda da teyit ettiği üzere, mor gromwell yalnızca nispeten hafif yanıklarda işe yarıyordu. Daha ciddi yanıklarda tam tersi bir etki yaratabileceğini hatırladı.
Yanıklara iyi gelen şeyler. Yanıklara ne iyi gelir?
En azından cildin kurumasını önleyecek bir merheme ihtiyacı vardı. Daha fazla yağ ve balmumu bulması gerekecekti.
O, Jinshi’yi nasıl tedavi edeceğine karar vermeye çalışırken, adam nihayet onu yere bıraktı.
“Efendi Jinshi,“ dedi. Adam yüzünü buruşturarak yatağa yığılmıştı. “Acıyor mu?“
“Acıdığını itiraf etmeliyim.“
Acımaması işten bile değildi. Şu an biraz uyuşmuş olabilirdi ama insanın kendi tenine kızgın bir damga basması herhâlükârda ıstırap verici bir eylemdi.
Ne var ki Jinshi’nin acısı bambaşka bir şeyden kaynaklanıyor gibiydi.
Maomao kendini tutamadan, “Pişmanlık mı duyuyorsunuz efendim?“ diye sordu. Birkaç dakika öncesine kadar her şeyin kontrolünü elinde tutuyor gibi görünen adam, alnını yatağa dayamış ağlıyordu. Maomao profilden bakınca yüzünde hiçbir ifade göremiyordu; muhtemelen adamın kendisi bile gözlerinden süzülen yaşların farkında değildi.
Maomao bir yandan konuşurken bir yandan da odada hangi ilaçların bulunabileceğini düşünerek etrafta dolanıyordu. Çabucak el koyabileceği bir havan ve havaneli ile birkaç tepsi buldu. Mangala gidip biraz su ısıtmak istiyordu ama onu Jinshi’den olabildiğince uzak tutmaya çalışıyordu. Nitekim mangalı odanın en uzak köşesine taşıdı.
“Neden pişman olayım ki?“
Neden mi? Bunu kelimelere dökmek zordu. Maomao bile Jinshi’nin tahtla zerre kadar ilgilenmediğini anlamıştı. Aksi takdirde İmparatoriçe Gyokuyou ile asla bu kadar iyi ilişkiler kurmazdı. Eğer buradaki amaçlarından biri bu ilişkileri sağlamlaştırmak idiyse bile, bunu yapmak için seçtiği yol kelimenin tam anlamıyla korkunçtu.
Yarasından dolayı pişmanlık duyuyor gibi de görünmüyordu. Tıpkı yanağındaki yarayı aldığında olduğu gibi, aslında hâlinden memnun görünüyordu. Etrafındakilerin düşündüğü kadar dış görünüşüne düşkün değildi ve insanların bu varsayımlarına içerliyor gibiydi.
Peki neden bu kadar bitkindi?
Maomao bir kaşık bulup yatağın yanındaki masaya koydu. İlacı karıştırmak için eczacı spatulası vardı ama kesici hiçbir alet yoktu.
“Majesteleri öfkeden ziyade... üzgün görünüyordu. İmparator’u kederlendirmenin niyetiniz olmadığını varsayabilir miyim efendim?“
“Doğru... Sadece öfkelenmesine ihtiyacım vardı.“
Yani Jinshi’yi bu kadar sarsan şey İmparator’un o kederli bakışı mıydı?
Sanırım İmparator...
Maomao bunun Jinshi ile Majesteleri arasındaki ilişkiyle bağlantılı olduğunu düşünüyordu. Ve Ah-Duo ile de. Zihninde sadece uzak bir tahmindi ama hepsiyle ne kadar çok haşır neşir olursa, bu ihtimalden o kadar emin oluyordu—bu sırrı asla yüksek sesle dile getirmeyecek olsa bile.
Babanızın size öfkelenmesi can yakar.
Normalde bir hipotezi kesinliğe dönüştürmek için nesnel kanıtlara ihtiyaç duyulurdu. Maomao ise bu kanıtı insan duyguları arasında bulmaya çalışıyordu. Ne kadar da muğlak ve bilimden uzak bir arayıştı.
Yine de İmparator’un gözlerinin hüzünle dolduğunu ve İmparatoriçe Gyokuyou’nun önünde nasıl tereddüt ettiğini gördükten sonra, Maomao’nun aklına gelen tek şey Jinshi’nin mevcut İmparator’un en büyük oğlu olduğuydu.
Sürekli bilmeyi tercih etmeyeceğim şeyler öğrenip duruyorum, diye geçirdi içinden. Jinshi’ye bakarken içini çekti. Ortalık biraz yatışmış gibi görünüyordu, bu yüzden diğer odaya geçmeye yeltendi. Fakat Jinshi anında bileğini yakaladı. “Nereye gidiyorsun?“
“İlaç getirmeye. Malzemeler diğer odada.“
Jinshi ayağa kalktı ve duvar kenarındaki bir dolabın çekmecelerini açmaya başladı. İçeride Maomao’nun başını döndürecek kadar çok ilaç, akla gelebilecek her türden malzeme vardı.
“Nggaa!“ Neredeyse ağzının suları aka aka el sallayacak kıvama geleceğini düşündü. Sevinç dansına başlamak istiyordu ama bu dürtüye karşı koyup derin bir nefes aldı. Jinshi’nin delici bakışları onun üzerindeydi. Çekmecelerdeki onca şeyin arasında önceden hazırlanmış bir merhem de vardı. Büyük istiridye kabuğunu açıp kokladı. Onu balın aroması ve susamın o belirgin kokusu karşıladı. İçinde başka bir malzeme var gibi görünmüyordu.
Ayrıca dezenfektan alkol ve sargı bezi de buldu. Sonra merhemi alıp Jinshi’nin karşısına dikildi. “Efendi Jinshi, şimdi yaranızı tedavi edeceğim. Lütfen bakmama izin verin.“ Onu yatağa geri oturtmaya çalıştı ama adam aniden dönüp onun yerine Maomao’yu oturttu. “Ne yaptığınızı sanıyorsunuz efendim?“ Hoşnutsuzluğunun belli olmasını umarak ona baktı.
Adamın parmakları çenesine dokundu. Ondan kaçınmaya çalışarak başını kaldırdı.
“Buraya kadar gelmişken hiçbir şey düşünemiyormuş gibi mi yapacaksın? Artık benden başka kimse gece arkadaşım olamaz.“ Jinshi sırıttı ama alnından dökülen iri ter damlaları sınırına dayandığını gösteriyordu.
Maomao konuşmayı düpedüz reddetti. Sinirle, adamın hâlâ yarım yamalak giydiği cübbesini yakaladı.
“Hangimiz hayal gücünden yoksunuz acaba? Bu duruma düşürülmekten öfkelenmeyeceğimi mi sandınız?“ Neredeyse burun buruna gelene kadar ona doğru uzandı. “Yaptığınız şey düpedüz zorbalık, Efendi Jinshi. Herkese ne istediğinizi anlatmak için yapılmış lanet, bel altı bir numara. Başka kimseyi umursamıyorsunuz. Statünüzü umursamıyorsunuz. Yaptığınız şey o kadar bencilce, o kadar mazoşistçe ve o kadar çileden çıkarıcı ki, bu konuda ne diyeceğimi bile bilmiyorum!“
Jinshi cevap vermedi ama yüzü her şeyi anlatıyordu: Belli ki biliyorsun.
“İmparatoriçe Gyokuyou’nun oğlu—Veliaht Prens—ve Cariye Lihua’nın oğlu daha bir yaşındalar...“
Çocuklar zayıftı. En azından yedi yaşına gelene kadar ölüp ölmeyeceklerini asla bilemezdiniz. Zehirli bir yüz pudrası kullanmasanız bile bir hastalığa yenik düşebilirlerdi. Başlarına bir kaza gelebilirdi. Hatta suikasta bile kurban gidebilirlerdi.
“İmparator’un başına bir şey gelirse tam olarak planınız nedir?“
“Hiçbir şey olmamasını sağlamak için çok sıkı çalışıyorum.“ Jinshi’nin sesi boğuk ve gürleyerek çıkıyordu; bazen kullandığı o şurup gibi tatlı peri sesinden eser yoktu. Gözleri kararmıştı ve burada ne niyetlendiği konusunda açıkça netti. Maomao başka bir şey söyleyecekti ama kelimeler boğazında düğümlendi.
Jinshi’nin yaptığı şey düpedüz delilikti. En azından Maomao ya da Gyokuyou’nun buna verebileceği tek isim buydu. Majesteleri’nin ne düşündüğünü bilmiyordu ama onun için de güpegündüz düşen bir yıldırım gibi olmuş olmalıydı.
Fakat öte yandan, Jinshi’nin katlanmak zorunda kaldığı hayat daha mı az deliceydi? Güç ondaydı; çok daha çılgınca şeyler yapabilirdi. Maomao’nun sözlerini dinleyecek kadar yüce gönüllü olması, şimdi ona bağırmayı zorlaştırıyordu.
Genç kadınların bazen dış dünyadan yalıtılmış bir hayat sürdüğü söylenirdi ama Jinshi de benzer şekilde izole edilmiş, ezilene kadar küçük bir kutuya tıkılmıştı. Pek çok kişi o baskının altında ezilip ölebilirdi.
Ben olsam kesinlikle katlanmazdım.
Görünüşe göre Jinshi de katlanmayacaktı. Tıpkı Maomao gibi o da savaşacak, kaçmaya çalışacaktı. Fakat Maomao’nun aksine, sadece duygularının onu esir almasına, hislerinin eylemlerini dikte etmesine izin vermekten fazlasını yapacaktı. O, her şeyi enine boyuna düşünen biriydi ve tüm o düşüncelerinin sonunda tam da Jinshi’ye yakışır bir sonuca varmış—ve bunu eyleme dökmüştü.
Maomao’nun içi duygu girdabıyla çalkalanıyordu. Ne yapacağını bilmiyordu. Keşke duruma, insan doğasına daha yabancı biri olabilseydi. Öylece aptal gibi bir kenarda durup izleyebilseydi hayatı ne kadar da kolay olurdu.
Seni gidi...!
Elini kaldırdı, tam Jinshi’nin alnının önünde durdurdu. İşaret parmağı ve başparmağıyla bir halka yaptı, ardından elindeki kasları gerdi ve...
“Yahh!“
...alnına okkalı bir fiske indirdi. Ona tokat da atabilirdi ama bu iz bırakırdı ve bunu istemiyordu. Bunun saygısızlığın zirvesi olduğunu ve dikkatli olmazsa kellesine mal olabileceğini çok iyi biliyordu. Ama Jinshi’nin bu kadarına müsaade edeceğini düşünmüştü.
Lanet olsun, burada cömert davranan benim!
Jinshi elini alnına götürmüş, şaşkınlıkla ona bakıyordu.
“Çenenizi kapatın ve sizi tedavi etmeme izin verin. Efendim.“
Jinshi alt dudağını büzdü. “Aklımda bir sürü şey var, biliyorsun.“
“Eh, bu benim sorunum değil; ben bir eczacıyım. İzin verin işimi yapayım.“ Bu konuda geri adım atmayacaktı. Az önce şov yapan Jinshi’ydi ama şimdi onu parmağında oynatmasına izin vermeyecekti.
Maomao bulduğu spatulayı eline aldı. “Beni rahat bırakmadığınız için vaktim daralıyor. Size biraz sakinleştirici verebilmeyi ummuştum ama o gemi çoktan kaçtı.“ Yanından sıyrılıp arkasına geçti ve sıkıca bastırdı.
“Hıgh!“ diye bir ses çıkardı adam; hiç de periye benzemeyen bir sesti bu. Maomao bir şekilde onu yatakta yan çevirmeyi başarmıştı; ne kadar iri ve ağır olduğu düşünülürse bu oldukça iyi bir numaraydı.
Odanın köşesindeki mangalda spatulayı ısıtırken uzun bir nefes verdi.
“Lütfen kıpırdamayın,“ dedi.
“Ne halt ediyorsun sen? Beni ızgara yapmayı planlamıyorsun herhalde, değil mi?“
“Hiçbir şeyi ızgara yapmıyorum! Eşyaları dezenfekte etmek için kavurucu bir sıcaklığa ihtiyacım var.“ Biraz soğuması için spatulayı havada salladı, ardından temiz bir beze sardı. “Onu yakarak yok etmeyeceğiz. Keseceğiz.“
“Kesecek...?“ Jinshi’nin yüzü buruştu ve sonra rengi attı. Ama artık çok geçti. Bunu kendine o yapmıştı. Şimdi sonuçlarına katlanmak zorundaydı.
“Kömürleşmiş deriyi ve eti temizlemezsek, zehir oradan yayılır. İltihaplanmasını önlemek için hepsini temizleyebilmeyi isterdim ama burada bıçak olmadığı için bununla idare etmek zorundayız.“
Mahvolmuş eti kesip atmak için metal spatulayı kullanacaktı. Acı verici olacaktı ama katlanmaktan başka çaresi yoktu.
“Ş-Şimdi, bir dakika bekle. Bıçak yerine geçecek şu uyduruk şey için daha çok endişelenmiyor musun?“
“Kendi tenine kızgın damga basan bir adamdan hiçbir şikâyet duymak istemiyorum! Burada hiç bıçağım yok ve o kısmı kazıyıp atmak tek etkili ilk yardım yöntemi. Daha uzun vadeli tedaviyi sonra yapabiliriz.“
Aslında bunun doğru olduğundan pek emin değildi—bu odadan çıktıklarında onu tedavi edip edemeyeceğinden. En azından zehrin yayılmasını önlemek için yanığa merhem sürdüğünden emin olmak istiyordu.
Mesele, daha sonra tedavi için vakit yaratıp yaratamayacağımız.
Gece çoktan yarılanmıştı. Ertesi gün Maomao’nun da Jinshi’nin de işi vardı. Ona emretse bile adamın izin almayacağına dair kuvvetli bir şüphesi vardı. Yarın işten sonra—aslında bugün demek daha doğruydu—aletleri ve ilaçları toparlayıp tedaviyi baştan yapması gerekecekti.
Kafasındaki en büyük soru, Jinshi’nin yara izini kimseye fark ettirmeden hayatına devam edip edemeyeceğiydi. “Kendi üstünüzü bile değiştirebiliyor musunuz ki?“ diye sordu.
“Bebek değilim ben.“
“Kusura bakmayın ama hangimiz her gün giyinmek için yardım alıyor acaba?“
Maomao bir sargı bezini çekmecedeki alkole batırıp yaraya bastırdı. Kömürleşmiş etin o kendine has kokusu burnuna doldu.
Belki bu akşam yemeğinde biraz ızgara et yiyebilirim.
“Hey! Bir şey mi dedin sen?“
“Hayır efendim. Hiçbir şey.“
Yaranın etrafını dezenfekte ederken Jinshi yüzünü buruşturdu.
“Dişinizi sıkın efendim. Ne bileyim, bir battaniyeyi falan ısırabilirsiniz.“ Yatağın üzerindeki battaniyeyi katlayıp ona doğru itti. Adam refleks olarak geri çekildi, o güzel yüzü iğrentiyle buruştu. “Dilinizi ısıracaksınız,“ dedi Maomao.
“Isırmam,“ dedi. Aniden—aklından ne geçiyordu acaba?—Maomao’nun üzerine atıldı. Dişlerini genç kızın omzuna geçirdi.
“Yapmayın şunu efendim. Elim kayacak.“
Cevap olabilecek boğuk bir ses çıkardı. Maomao artık kumaşın üzerinden dişlerini hissetmiyordu ama adam geri de yatmamıştı. Sadece gömleğinin hafifçe çekiştirildiğini hissediyordu.
“Üzerime salyanızı akıtmayın yeter,“ dedi.
“Hımm...“
Bu bir evet miydi? Yoksa hayır mı? Emin olamadı.
Pekâlâ. Maomao bunu kendini tutmaması için bir gerekçe olarak kabul etti.
Spatulayı yanık deriye bastırdı. Tam kulağının dibinden boğuk bir çığlık koptu ama işini zekice ve profesyonelce yapmaya devam etti.
Başka kimsenin onun böyle bağırdığını duymadığından emin olmalıyım.
Arkasından dolanan el onu giderek daha sıkı kavrıyordu. Adam işini olabildiğince zorlaştırmaya kararlı görünse de Maomao çalışmaya devam etti.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.