Bölüm...
Drama,History,Mystery,Seinen,Slice of life

Bölüm 172

Cilt 8 Bölüm 20 - Şah
Yazar: Animecireyiz6325 Grup: : 8bit no Sekai Okuma süresi: 23 dk Kelime: 5.724

Çeviri: Animeci_Reyiz

20. Bölüm: Şah

Gecenin bir yarısıydı ve Maomao bir at arabasının içinde sarsılarak ilerliyordu. Mesaisi bittikten sonra eline bir mektup tutuşturulmuştu—Jinshi’dendi ve son derece gizli bir şekilde ulaştırılmıştı.

Acaba ne istiyor?

Onun çağrıları şimdiye dek Maomao için hiçbir zaman hayra alamet olmamıştı ve bu durumun değişeceğine dair pek bir umudu da yoktu. Ne var ki onu geri çevirebilecek bir konumda değildi.

Birbirlerini son gördükleri yer Go turnuvasıydı. İtiraf etmekten ne kadar nefret etse de, o ucube stratejistin orada olması aslında içini rahatlatmıştı; onun huzurunda Jinshi’nin herhangi bir dolap çeviremeyeceğini biliyordu. Ama şimdi...

Acaba nereye gidiyorum.

At arabasıyla yapılan bir yolculuk genellikle mühim birinin ikametgâhına gittiği anlamına gelirdi—Ah-Duo’nun villası, İmparatoriçe Gyokuyou’nun sarayı ya da Jinshi’nin köşkü gibi. Fakat şu an Jinshi’nin dairesinin tam aksi yönünde ilerliyorlardı.

Etrafındaki binalar giderek daha gösterişli bir hâl aldıkça, Maomao’yu da bir o kadar rahatsız edici, soğuk bir ter basmaya başladı.

Araba menziline ulaşıp da inmesi söylendiğinde, onu bekleyen kişinin Suiren olduğunu gördü. Yaşlı kadın, “Görüşmeyeli epey oldu,“ dedi.

“Evet efendim,“ dedi Maomao.

“Karşılamadaki bu özensizliği mazur gör lütfen ama içeri geçip soyunmanı isteyeceğim.“

Maomao hiçbir şey söylemedi, sadece isteksiz adımlarla binadan içeri süzüldü. Arka saraya girerken üst araması yapılması şarttı—bu da ona benzer bir durum muydu acaba?

“Beni Efendi Jinshi çağırdı,“ dedi Maomao sonunda.

Suiren, “Evet, ve eğer burada sadece küçük efendi olsaydı, bu saçmalıklarla uğraşmak zorunda kalmazdık,“ diye yanıtladı. Başka bir deyişle, içeride başka biri daha vardı.

Suiren, Maomao’nun cübbesini üzerinden aldı. Kumaşın kıvrımları arasından bir yazı takımı, bir tomar kâğıt, biraz ilaç ve sargı bezlerini birbiri ardına çıkarırken yüzündeki ifade giderek düpedüz bir bıkkınlığa dönüştü. “Tüm bunları her zaman yanında mı taşırsın?“ diye sordu.

“Dikiş setimi evde unutmuşum,“ diye yanıtladı Maomao. Bu esnada iç çamaşırlarını dahi çıkararak cılız bedenini soğuk havaya teslim etmişti. Tüyleri diken diken oldu.

“Sincap mısın sen? Aç bakayım ağzını; yanaklarının içini de kontrol etsem iyi olacak.“

Çırılçıplak soyunmak zorunda kalması yetmezmiş gibi, şimdi de Suiren ağzının içini didik didik ediyordu.

Yaşlı nedime takdir dolu bir sesle, “Dişlerin çok düzgünmüş, Maomao,“ diye yorum yaptı.

Ağzı açık hâldeki Maomao, “Hoh heşekkür eyerim,“ diye geveledi.

“Cildin de pürüzsüzmüş. Ama şunu çıkarsan iyi olur,“ diyen Suiren, Maomao’nun sol kolundaki sargıyı sıyırıp açtı. Yao ona kendine zarar vermeyi yasakladığından beri kolu görece iyi durumdaydı.

“Buraya neden çağrıldım?“ diye sordu Maomao.

“Ya? Hiçbir fikrin olmadığını söyleme bana. Acaba hazırlıklı mısın, merak ediyorum doğrusu.“ Sesinde takılan bir tını vardı ama bu durum aslında Maomao’nun içini rahatlatmıştı.

“Majesteleri bugün burada mı?“ Üzerinde silah olmadığından emin olmak için gösterilen bunca çaba, içeride son derece mühim birinin bulunduğuna işaret ediyordu. Arka saraydaki aramalar görece daha basitti ama orada zaten her daim muhafızlar bulunurdu. İmparator ne zaman cariyelerinden birine gece ziyaretinde bulunsa, odanın kapısına birkaç muhafızın dikildiğini öğrenmişti.

“Seninle uğraşmanın da hiç tadı yok, Maomao. Buraya gizli bir buluşma için çağrılmış olabileceğini hiç düşünmedin mi?“

Aklımdan geçmedi diyemem. Ne var ki onca kusuruna rağmen Jinshi genelde kurallara riayet eden biriydi. Böylesine ani bir işe kalkışmayacağına inanmak istiyordu. Zaten işin varacağı yer orası olsaydı, bana sadece temiz kıyafetler vermekle kalmazlar, en azından bir banyo yaptırırlardı.

Kollarını yenlerden geçirdi, ardından çillerini silip yanaklarına beyaz pudra sürdü. Üstünü değiştirmesi bittiğinde, onu askerlerin nöbet tuttuğu bir kapıya getirdiler; askerler o geçerken saygıyla eğildi. Kapının ardında başka bir koridor, onun da ötesinde bir oda vardı. Ayaklarının dibinden süzülen loş ışık, sanki başka bir âleme giden yolu gösteriyormuşçasına tek bir patikayı aydınlatıyordu.

Odanın içi sıcacıktı; Maomao, üç soylunun sohbetine ve kahkahalarına karışan mangal çıtırtılarını duyabiliyordu.

Suiren, “Onu getirdim efendim,“ dedi; ardından saygıyla eğilip odadan çıktı.

Maomao içeridekileri gördüğünde nutku tutuldu. Jinshi ve İmparator’u bekliyordu elbet. Ama İmparatoriçe Gyokuyou’yu değil.

Mekân aslında aralarındaki sürgülü kapı açık bırakılmış, birbirine bitişik iki odaydı. İkinci oda bir yatak odası gibi görünürken, üç yüce şahsiyetin oturduğu odada bir divan, bir masa ve bir de çalışma masası bulunuyordu. Eşyalar göz alıcıydı ve odanın içinde çarpıcı bir koku süzülüyordu.

Bu koku da ne? diye merak etti Maomao. Tanıdık geliyordu ama ne olduğunu çıkaramıyordu. Burası soylularla dolu bir oda olduğuna göre, tehlikeli bir şey olmadığını varsaymayı umuyordu.

Gyokuyou gülerken ağzını yeniyle kapatarak, “Çok ilginç bir topluluk bir araya getirmişsiniz, Ay Prensi. Aklınızdan ne geçiyor acaba?“ dedi.

İmparator neşeli bir sesle, “Katılıyorum, ben de aynı şeyi merak ediyorum,“ dedi. “O da burada olduğuna göre, eminim gerçekten çok ilgi çekici bir şeydir.“

Burası düpedüz... ev ortamı gibi hissettiriyor. Neler oluyor?

Nereden bakarsanız bakın, Maomao bu odada eğreti duruyordu. Buraya sadece üçüyle birlikte arkasına yaslanıp rahatlamak için mi gelmişti? Etrafta görebildiği kadarıyla hiçbir nedime ya da muhafız yoktu, Gaoshun ya da Hongniang bile ortalarda görünmüyordu.

Başını öne eğmiş hâlde ne yapması gerektiğini düşünüyordu. Soyluları eğlendirmek için mi buradaydı? Ne tür saçma sapan maskaralıklar yapması istenecekti?

*Bakalım zevk mahallesinden iyi bir fıkra hatırlayabilecek miyim...* Hayır—Gyokuyou bunlardan çok hoşlanabilirdi ama Jinshi’nin yanında pek de işe yaramaz gibiydiler. O fıkralar genelde işin içindeki erkekler için pek iyi sonuçlanmazdı. En iyisi kendine saklamaktı.

Neler döndüğünü bilseydim, daha hazırlıklı gelirdim. Belki şu “gece ziyareti“ kılavuzlarımdan birini getirirdim.

Hayır, o da olmazdı. İmparator o kitaplardan hoşlanırdı ama onları Gyokuyou’nun önünde sergileyemezdi. Zaten Suiren arama sırasında onları bulup el koyardı.

Hâlâ ne yapması gerektiğini, ne yapabileceğini, sergileyebileceği eğlenceli küçük bir numara olup olmadığını düşünürken—kendi gözlerinden şüphe etmesine neden olan bir şey gördü. Bir tepsinin üzerine kum serpilmiş, üzerine de neredeyse gelişigüzel bir şekilde bir dal ve bir taş yerleştirilmişti. Ziyaretçileri memnun edecek küçük bir detay olarak, bir bahçeyi andırması amaçlanmış gibiydi. Fakat Maomao’nun dikkatini çeken şey o “bahçenin“ malzemeleriydi.

Geyik boynuzu, long gu ve... o ayı safrası mı?!

Geyik boynuzu, geyiğin henüz kemikleşmemiş genç boynuzuydu; long gu veya “ejderha kemiği“, büyük, fosilleşmiş kemikleri ifade ederdi; ve ayı safrası da tam olarak adının anlattığı şeydi—bir ayının safra kesesi. Hepsi de en pahalı türden tıbbi malzemelerdi. Boynuz bir ağaç dalı gibi görünecek şekilde yerleştirilmiş, *long gu* ise kayalar gibi sunulmuştu. Sadece ayı safrası öylece... her şeyin tam ortasında duruyordu. Maomao’nun dikkatini çekmesi için özellikle mi oraya konmuştu?

Benimle alay mı ediyorlar? diye düşündü. Ne kadar gelişigüzel yerleştirilmiş olursa olsun, böylesi bir ganimetin onun gözünden asla kaçmayacağını biliyor olmalıydılar. İlaçlara bakarken ağzının suyunun akmaya başlamasından korkuyordu.

İmparatoriçe Gyokuyou, “Aklınızdan ne geçiyor burada?“ diye sordu. “Maomao bizim için büyüleyici bir gizemi mi çözecek?“ Gözleri parlıyordu. Maomao, daha önce yaşananları göz önüne aldığında aralarının nasıl olacağını merak etmişti ama Gyokuyou’nun şu anki hâline bakılırsa her şey yolunda görünüyordu. Hizmetçi kadınlar arasında durumun farklı olabileceğinden şüpheleniyordu: Hongniang ona biraz müsamaha gösterebilirdi ama Haku-u ve kız kardeşlerinin pek de hoşnut olmadıkları kesindi.

Bunlar, Gyokuyou’nun üvey kardeşine bile şüpheyle yaklaşan insanlardı. Majesteleri orada olsa bile, onun Jinshi’yle bizzat görüşmesinden memnun olmalarına imkân yoktu.

Maomao’nun bir gözü Gyokuyou’nun üzerindeydi ama bakışlarının odada gezinmesine izin verdi—ve çok geçmeden daha fazla tıbbi ganimet buldu. Masanın üzerindeki mürekkep taşı aslında eşek derisi jelatiniydi, koyu renkli, jelatinimsi bir tutkal yığını. Çay yapraklarının arasında nane ve tarçın gözüne çarptı. Odanın içinde süzülen o eşsiz koku, tüm bu çeşitli ilaçların bir karışımı olmalıydı.

“Hayır, Maomao’nun rolü daha sonra başlayacak. Öncelikle, sizden söyleyeceklerimi dinlemenizi rica edebilir miyim?“ Jinshi genişçe gülümsedi ve uzak duvarda duran büyük mangalı karıştırdı.

“Bunu yapabilirim!“ dedi Maomao, gözleri parlayarak. Mangalın içinde de bir şeyler olup olmadığını merak ediyordu.

“Hayır, bugün değil. Seni buraya ben çağırdım. Ve şimdi sana oturmanı emrediyorum,“ dedi Jinshi. Divanın bir ucunu işaret etti ve Maomao’nun oturmaktan başka çaresi kalmadı. Kumaş kaplı minder pamukla doldurulmuştu ve bu, odanın sıcaklığıyla birleşince fena hâlde uykusunu getirmişti.

Hayır! Uyanık kalmalıyım, diye düşündü, başını hafifçe sallayıp derin bir nefes alarak. Eğer ateş çok uzun süre yanık kalırsa odanın havası bozulabilir ve nefes almayı zorlaştırabilirdi. Odada ne muhafız vardı ne de pencere. Gizli bir toplantı için biçilmiş kaftandı. En azından havanın sirküle olmasını sağlayan birkaç havalandırma deliği vardı.

Yine de Maomao, önündeki bu zengin koleksiyonun ne anlama geldiğini merak ediyordu. Hatta, böylesine kapsamlı bir aramadan geçirildiği düşünülürse, bunların burada bulunmasını bile sorguluyordu. Çok fazla ilaç zehirli olabilirdi ve nasıl kullanıldığına bağlı olarak hemen hemen her şey tehlikeli olabilirdi.

Şuradaki beyaz şeritler—poria mı acaba? diye geçirdi içinden. Üzerine krizantem yaprakları serpiştirilmiş bir kâsenin içinde duruyorlardı.

İlaçlar o kadar göze çarpacak şekilde sergilenmişti ki—bunu daha sonra kendisine verilecekleri şeklinde yorumlayabilir miydi?

“Peki bize söylemek istediğin bu gizemli şey nedir?“ diye sordu İmparator, sakalını sıvazlayıp gözlerini kısarak. Sorgulayan bir ifadeydi ama içinde bir şefkat kırıntısı da barındırıyordu.

Masanın üzerinde, uygun eşlikçileriyle birlikte şarap vardı. Maomao’nun gözleri içkiye takılıp kaldı ama tadım yapmasına gerek olacakmış gibi görünmüyordu; soylular çoktan birbirlerine kadeh doldurmaya başlamıştı bile.

İlaçlar güzeldir... Ama şarabı da severim.

Maomao’nun içkileri incelediğini fark eden İmparatoriçe Gyokuyou, “Biraz ister misin?“ diye sordu. “Bu şarap çok güzel. Öyle değil mi, Majesteleri?“ İmparatoriçe çocuğunu sütten kesmişti ve artık biraz alkolün tadını çıkarabilirdi.

*Evet!* diye geçirdi içinden Maomao. Aslına bakılırsa, sosyal konumu gereği bu toplulukta herhangi bir şey içmesi yasaktı. Ancak kendisinden üst rütbeli biri onu içkiye davet ederse, bunu reddetmek akıl kârı olmazdı. Evet, içmekten başka çaresi yoktu.

“Kesinlikle,“ dedi İmparator. “Bu iyi, hakiki bir üzüm şarabına benziyor.“ Bu niteleme, zehirli şarap söylentilerinin İmparator’un kulağına kadar gittiğini gösteriyordu.

Jinshi, “Size asla zehirli bir şey sunamam, Majesteleri,“ dedi. “Uzun ve güzel bir hayat yaşamanıza ihtiyacım var.“ Cam kadehini hafifçe salladı. Anlaşılan Maomao’ya şarap falan düşmeyecekti. Jinshi oturmuş ve dış cübbesini çıkarmıştı. Belki de ateşin ve şarabın etkisiyle ısınmıştı.

“Maomao için bir kadeh olmadığına emin misiniz, Ay Prensi?“ diye sordu Gyokuyou. Maomao ona parlayan gözlerle baktı.

“Hayır, Maomao henüz içemez. Daha sonra yapması gereken bir iş var.“

Maomao’nun morali yerle bir oldu. Jinshi’ye öldürücü bir bakış attı ama adam bunu fark etmiş gibi bile görünmüyordu.

“Ne işi? İçkiden mahrum kalan tek kişi o olduğu için ona üzülüyorum,“ dedi İmparator.

İşte bu, söyleyin ona! Ve o ilaçları bana vermesini emredin! Maomao zafer kazanmışçasına yumruklarını sıktı. Fakat Jinshi’nin fazladan bir kadeh getirmeye hiç niyeti yoktu. Bunun yerine, “Tahtın geleceğiyle ilgili sizden ricada bulunacaksam, ona ihtiyacım var,“ dedi.

“Hadi ama. Bütün gece bana bunak bir ihtiyar muamelesi yapıp durdun.“

“Asla efendim. Fakat Majesteleri, önceki hükümdarımızın ömrü uzatabilen, hatta ölümsüzlük bahşeden mistik ilaçlara olan inancını paylaşıyor mu? Paylaşmadığını varsayabilir miyim?“

Hey, var olabilirler!

Maomao hiç memnun olmamıştı. Gerçi böyle bir ilaç henüz keşfedilmemişti—bu odadaki onca malzeme bile insanı ölümsüz yapamazdı.

Uf, nereye varmaya çalışıyor? Keşke elini çabuk tutup sadede gelse...

Jinshi, “Majesteleri’nin en az yirmi yıl daha hayatta kalmasına çok ihtiyacım var,“ dedi. Sayı o kadar kesindi ki.

“Ay Prensi... Aklınızda çok belirgin bir fikir var gibi görünüyor,“ dedi Gyokuyou. İster istemez biraz tedirgin olmuştu. İmparator şu an otuzlu yaşlarının ortasındaydı ve turp gibiydi. Uzun bir süre daha sapasağlam kalmaması için hiçbir sebep yoktu.

“Peki, sorabilir miyim, yirmi yıl sonra ne olacak?“ Majesteleri’nin sesine belli belirsiz bir keskinlik sızmıştı. Maomao elinde olmadan gerildi. Bu gür sakallı adamın ülkenin hiyerarşisinin en tepesinde durduğunu unutmamak gerekirdi.

“İşte o zaman Veliaht Prens kraliyet unvanını devralacak ve ben nihayet rahatlayabileceğim,“ dedi Jinshi.

Konuşan Gyokuyou oldu. “Veliaht Prens mi?“ diye sordu.

“Evet, leydim. On yaşındayken hâlâ bir çocuk olacak. On beşinde resmen yetişkinliğe adım atacak ama o yaşta ona tam anlamıyla güvenmek zor olurdu. Yirmisine geldiğinde ise... Eh, hâlâ oldukça genç olacağı doğru ama o zamana kadar etrafının iyi insanlarla çevrili olduğundan emin olursak hiçbir sorun kalmaz.“

Jinshi neden bahsediyordu? Odanın o tatlı sıcaklığına rağmen Maomao’nun tüyleri diken diken oldu. Eğer tırtıl mantarı ve mu dan pi’yi(şakayık kabuğu) fark etmemiş olsaydı, rengi bile atabilirdi.

İmparator içkisini masaya bırakıp gözlerini kıstı. Artık o kadar da keyifli görünmüyordu. “Belki de bu senaryoyu neye dayandırdığını bize anlatmak istersin.“ Bu aslında bir öneri değildi ve onu bu kadar ürkütücü kılan da buydu.

Eğer beni buraya sadece böyle huzursuz edici konuşmaları dinlemem için çağırdıysanız, lütfen eve gitmeme izin verin... hediyelik eşyalarla birlikte. Maomao kulaklarını tıkayıp odanın bir köşesine saklanabilmeyi diledi. İmparatoriçe Gyokuyou da pek rahat görünmüyordu. Muhtemelen bu toplulukta böylesine tatsız bir konunun açılmasını beklememişti.

“Dayanağım şu: Eğer şu an Majesteleri’nin başına bir şey gelecek olursa, saray tahta geçmemi bekler ve beni buna zorlar.“ Jinshi cübbesinin kıvrımları arasından avuç içine sığacak kadar küçük bir kutu çıkardı. İçinde başparmak tırnağı büyüklüğünde, yüzeyi kusursuz tek bir altın inci vardı.

Bu büyüklükteki inciler, özellikle de bu kadar iyi durumdaysa, son derece nadirdi. Maomao gibi bu işlerden anlamayan biri bile böyle bir mücevherin dudak uçuklatacak bir fiyata alıcı bulacağını anlayabilirdi. Düşük kaliteli incilerin ezilmesiyle elde edilen tıbbi bir malzeme olan zhen zhu’nun fiyatı bile insanın gözlerini yuvalarından fırlatmaya yeterdi.

“Potansiyel bir eş adayının portresiyle birlikte göndermek için oldukça zengin bir eşlikçi, haksız mıyım?“ diye sordu Jinshi.

“Bunu kimin gönderdiğini sormayacağım. Zaten söylemeyecek kadar centilmen olduğunu biliyorum,“ dedi İmparator.

“Belki efendim, ama tahmin edebileceğinizi sanıyorum, Majesteleri.“

Kızlarıyla evlenmesi umuduyla İmparator’un küçük kardeşine devasa bir inci gönderebilecek ve gönderecek kaynaklara sahip kişilerin sayısı muhtemelen bir elin parmaklarını geçmezdi.

Ve eğer bu tür kaynaklara sahip biri Jinshi’yle bağ kurmaya çalışıyorsa...

Bu kişi ya bu evlilikten kendi gücünü artırmayı uman biri olmalıydı ya da Jinshi üzerinden dolaylı bir güç kullanmayı amaçlayan biri. Eğer ikincisiyse, başarıya ulaşmaları onları İmparatoriçe Gyokuyou ile eşit konuma getirirdi. “Ve bir şey daha.“ Jinshi bu kez bir kaşık çıkardı—gümüştendi ama metali bulanıklaşmıştı. “Ofisimdeki çayıma zehir katıldı. Ve bir ayin sırasında birisi bana ok attı.“

Bunlar gerçekten oldu mu? diye düşündü Maomao. Eğer onun kulağına gelmediyse, Jinshi bu olayları bilen herkese susmalarını emretmiş olmalıydı. Evet, Jinshi’yi müttefik yapmak isteyenler vardı ama onu bir engel olarak görenler de vardı. Siyaset dünyası işte böyle bir yerdi.

“Tüm bunlar hakkında herhangi bir bilginiz var mı acaba, İmparatoriçe Gyokuyou?“ diye sordu Jinshi.

Gyokuyou hafifçe dehşete düşmüş bir sesle, “Hayır, hiçbir şey,“ diye yanıtladı. Kimse İmparatoriçe’nin Jinshi’nin hayatına kastedilen girişimlerden bizzat sorumlu olduğuna inanmıyordu—fakat akrabalarından birinin onun haberi olmadan hareket etme ihtimali her zaman vardı. Sesindeki titremenin sebebi bu olmalıydı. Ve eğer ailesinden biri işin içindeyse, babası Gyokuen’in bu meselede bir parmağı olması kuvvetle muhtemel görünüyordu.

“Majesteleri, imparator olmakla zerre kadar ilgilenmediğimi çok iyi biliyorsunuz,“ dedi Jinshi ama hükümdar onun sözlerini başıyla onaylamadı. “Yoksa neden altı yılımı arka sarayda bir hadım taklidi yaparak geçireyim ki?“

Maomao kendini tutamadı; elleriyle kulaklarını kapattı ama Jinshi gülümseyerek bileklerinden tuttu ve ellerini çekip dizlerinin üzerine koydu. Açıkça, söyleyeceği her neyse onu duymasını istiyordu.

“Böyle karmaşık meselelerden hiç haz etmiyorum,“ diye devam etti Jinshi. “İki oğlunuz var, Majesteleri. Sir Gyokuen kendi ismini aldı. Belki siz de bu fırsattan istifade bana da bir isim bahşedersiniz.“

Ona bir isim bahşetmek mi? Maomao başını yana eğdi. Bunun ne anlama gelebileceğini çözmeye çalışarak bir ona bir diğerine baktı ve sonra gözleri Gyokuyou’nunkilerle buluştu.

“Bir isim bahşedilmesi, İmparator’un hizmetkârı olmak demektir. Başka bir deyişle, kraliyet ailesinden ayrılmak,“ diye açıkladı Gyokuyou. Hâlâ solgun görünüyordu ve sözleri Maomao’nun cehaletine saygıdan ziyade, Jinshi’yi doğru anlayıp anlamadığını sormanın bir yolu gibiydi.

Dur, dur, dur. Hayır. Bekle.
İmparatorluk soyunun bir üyesi olarak yapılması gereken manevralar karmaşık ve açıkçası sinir bozucu olabilirdi—fakat aileden çıkmayı istemek bu kadar basit olamazdı. Bir kere, mevcut durumda İmparatorluk ailesinde kaç erkek vardı ki? Önceki imparatorun kardeşlerinin hepsi hastalıktan ölmüştü. Maomao’nun bilmediği anne tarafından akrabalar olabilirdi ama bildiği kadarıyla İmparatorluk erkeklerinin tam kadrosu yalnızca İmparator, Jinshi, İmparatoriçe Gyokuyou’nun oğlu ve Cariye Lihua’dan doğan diğer bir oğuldan ibaretti. Sadece dört kişi—ve İmparator’un oğulları henüz bebekti. Bir bebek her an ölebilirdi—bunu asla bilemezdiniz. Onlara ne kadar özenle bakarsanız bakın, ne kadar dikkatle yetiştirirseniz yetiştirin, bir gün aniden bir hastalığa yenik düşebilirlerdi.

Dileği asla gerçekleşmeyecek. Bunu Maomao bile biliyorsa, İmparator’un gözünden kaçmış olması imkânsızdı.

Büyük masayı sarsacak kadar şiddetli bir gürültü koptu ve Maomao saç diplerinin ürperdiğini hissetti. Birkaç etli çörek tabaktan yuvarlanıp düştü. Sarsıntının sebebi mi? Yumruğunu masaya geçiren İmparator’du. Genelde cana yakın, en azından renk vermeyen yüz ifadesi şimdi öfkeden bir maskeye dönüşmüştü.

Lütfen yapmayın!

İmparator’a karşı gelmek, insanın canından olması anlamına gelebilirdi. Fakat Maomao onunla karşılaştığında genelde o kadar neşeli bir ruh hâlinde olurdu ki, genç kız ona duyduğu o derin huşuyu ufak ufak yitirmeye başlamıştı. Şimdi ise kalbinin gümbür gümbür attığını hissediyordu. Otlardan birinin öfkeli bir mizacı yatıştırabilecek bir şey olması umuduyla gözlerini odada gezdirdi.

Gyokuyou’nun yüzü bembeyaz kesilmişti; belki de o da İmparator’u ilk kez böylesine gerçek bir öfke nöbeti içinde görüyordu.

Sadece Jinshi istifini bozmamış görünüyordu.

“Söz vermiştiniz, değil mi? Yoksa sözünüzden dönmeye mi niyetlisiniz, Majesteleri?“

“İyi düşün. Böyle şeyler söylemenin yeri ya da zamanı mı sence?“

“Ta kendisi. Eğer bu meseleyi bir an önce çözmezsem, kaçma şansımı kaybedeceğim.“

Yangına körükle gitme! diye geçirdi içinden Maomao, terlemeye başladığını hissederek. Gözleri Jinshi ve İmparator arasında gidip geliyor, sadece ara sıra odanın köşesindeki bezoar taşına kayıyordu. Keşke bütün gün o bezoara bakabilseydim.

Ne yazık ki bu mütevazı hayali suya düştü.

“Beni sıradan biri yapmayacak mısınız?“ diye sordu Jinshi. Odayı tok bir darbe sesi doldurdu.

Jinshi yüzü yere dönük bir hâlde yere yığıldı. İmparator’un yumruğu titriyordu.

Maomao elinde olmadan Jinshi’nin yanına gidip zorla ağzını açtı. Kırık diş yoktu, sadece dudağı patlamıştı. Yine de yüzünün tam ortasına okkalı bir yumruk yemişti. Yakında şişecekti. Maomao, Majesteleri’nin elini de kontrol etmek istiyordu ama ona yaklaşmaya cesaret edemedi.

“Eczacının içmemesinde bu yüzden mi ısrar ettin?“ diye sordu İmparator, bir şekilde bağırmamayı başararak. Gyokuyou onun bileğini sımsıkı tuttu.

Bu oda özel görüşmeler için tasarlanmıştı. Birisi masaya yumruk attı diye muhafızlar koşa koşa gelmezdi. Gyokuyou istese bile bağıramazdı. Eğer yardım çığlığı atsaydı, bizzat İmparator ona engel olabilirdi.

“Endişelenmenize gerek yok, İmparatoriçem,“ dedi Jinshi.

*Nasıl gerek yok!* diye düşündü Maomao, Jinshi’nin dudağındaki kanı bir mendille silerken. Onu buraya sadece iki kardeşin kavgasını izlemesi için mi çağırmışlardı? Eğer öyleyse, onu ve İmparatoriçe Gyokuyou’yu bu işin dışında bırakmış olmalarını dilerdi.

“Buraya neyle karşılaşacağımı bilerek geldim. Kanayan bir dudaktan çok daha fazlasına hazırlıklıyım.“ Jinshi ayağa kalktı, cübbesinin bir katını daha çıkarıp adım adım mangala doğru yürüdü. “İçiniz rahat olsun, İmparatoriçe Gyokuyou: Sizin düşmanınız asla olmayacağım.“

Jinshi gülümsedi ve kemerini gevşeterek göbeğini, göbek deliğini gözler önüne serdi. Kemeri gevşer gevşemez ateşin içinden bir maşa aldı. Ve sonra hiçbirinin beklemediği, hiçbirinin hayal bile edemeyeceği bir şey yaptı.

Odada toplu bir nefes tutulması yaşandı ve havayı yanan et kokusu doldurdu. O cesur yürekli Gyokuyou bile baygınlık geçirdi, Maomao onu tutmak için hızla yanına koştu. İmparator dehşet içinde bakakalmıştı; açık kalan ağzını kapatmaya bile yeltenmedi.

Jinshi acıyla savaşıyor, kendini gülümsemeye zorluyordu. Maşayı ateşe geri bıraktı.

Maomao, İmparatoriçe Gyokuyou’yu divana yatırdı, ardından Jinshi’nin karnına dikti gözlerini. Midesinden kaçınmıştı ama böğründe, leğen kemiğinin hemen üzerinde bir yanık vardı. Şekli tanımıştı: Bu, İmparatoriçe Gyokuyou’ya verilen armaydı.

İç organlarına zarar vermemiş olmalı. Ama—

Fakat böylesine derin bir yanık, asla iyileşmeyecek bir iz bırakacaktı.

Bunu önceden hazırlamış olduğuna inanamıyorum.

“Artık, İmparatoriçe Gyokuyou, size asla karşı gelemem. Majesteleri bu dünyadan göçse bile, Veliaht Prens’i tehdit edemem ve etmeyeceğim.“

Maomao’nun aklına batı başkentinde karşılaştığı bir vaka geldi: Kocasının korkunç istismarından korktuğu için kendi intiharını tezgahlayan bir gelin. Ailesindeki kadınlar, yıllarca tıpkı bir hayvan gibi damgalanmaya katlanmak zorunda kalmışlardı.

Birini bir mülk gibi damgalamak, onu köleniz yapmakla eşdeğerdi.

İmparator tek kelime etmedi. Saniyeler önce öfkeden şekilden şekle giren yüzü şimdi bomboş, sersemlemiş bir hâldeydi. İmparatorluk ailesinin küçük kardeşi Jinshi’nin kendini bir köle gibi damgalayacağı rüyasında görse inanmazdı.

Maomao’nun yapabileceği tek bir şey vardı. Yanığın aşırı yüksek ısısı çok fazla kanamayı engelliyordu ama yara hâlâ kıpkırmızı ve şişti. Mendilini soğuk suya batırıp Jinshi’nin böğrüne bastırdı. Yağ, balmumu ve yanığı tedavi edebilecek herhangi bir şey bulmak umuduyla çaresizce odanın içinde göz gezdirdi. Elinde kullanabileceği hiçbir alet olmamasına sinirlenerek raftan pahalı görünümlü bir kâse aldı ve yağ ile balmumunu birlikte ezmeye başladı. Kâsenin kırılması ya da kaşığın parçalanması umurunda bile değildi. Umursayacak vakti yoktu.

Odadan çıkıp birinden yanık ilacı getirmesini istemek daha hızlı olabilirdi ama bu, Jinshi’nin yarasını ifşa etmek demekti. Odada damganın onun kendi eseri olduğunu bilen bir sürü tanık olsa da, bu izin varlığının dışarıdaki herhangi biri tarafından bilinmesi sadece tehlike arz ederdi.

Maomao yağ ve balmumu karışımını hazırlarken, “Seni lanet olası mazoşist!“ diye homurdandı. Kimse onu azarlamadı. Muhtemelen—Jinshi de dâhil olmak üzere—hepsinin içinden geçenleri dile getiriyordu.

Maomao tok bir çarpma sesi duydu ve bunun divana oturan İmparator olduğunu fark etti. “Gerçekten o kadar mı nefret ediyordun? İmparator olma fikrinden?“ diye mırıldandı.

Jinshi yüzünü buruşturarak, “Hep öyle söylemedim mi?“ diye yanıtladı. “Eğer hâlâ veraset sırasında kalmam konusunda ısrar ederseniz, sol yanağıma da şöyle güzel, büyük bir yara açmam gerekecek.“

Maomao anında ellerini Jinshi’nin yüzünün iki yanına yapıştırdı ama adam gülümsedi: “Şakaydı.“

Ellerini yanaklarından çekti ama gardını indiremezdi. Ne yapacağı hiç belli olmazdı.

İmparatoriçe Gyokuyou sersemlemişti ama bilinci hâlâ yerindeydi. Jinshi ona baktı. “İmparatoriçem, Maomao’nun sonsuza dek sizin hizmetkârınız olmasını umduğunuzu biliyorum ama belki de sizden bu hayalden vazgeçmenizi rica edebilirim. Artık bu izi taşıdığıma göre, bedenimi öyle herkesin görmesine izin veremem.“

*E, bunun suçlusu kim acaba?* Merhem hazırdı; Maomao birazını Jinshi’nin tenine sürdü.

“Bırakın bir doktorun beni muayene etmesini, artık nedimemden bile üstümü değiştirmeme yardım etmesini isteyemem. Ve hepsinden önemlisi...“ Ayağa kalktı, bir kolunu Maomao’nun beline dolayarak onu da kendisiyle birlikte çekti. Karnını serinleten bez parçası kayıp düştü.

“B-Bekleyin! Efendi Jinshi!“ Maomao ona karşı koymaya çalıştı ama yarası tam da oradayken fazla çırpınamıyordu.

“Eşimin, koşulsuz güvenebileceğim bir kadın olması gerekecek.“

Bu sözler Maomao’nun renginin anında atmasına yetti. Başını kaldırdı; Jinshi’nin kolunun kıvrımındaki yerinden, adamın yüzünde ince bir tebessüm olduğunu görebiliyordu.

“Asıl—Asıl peşinde olduğun şey bu muydu?“ diye sordu Gyokuyou kaşlarını çatarak.

Jinshi, Maomao hâlâ kolunun altında sıkışmış olmasına rağmen cehalet numarası yaparak, “Ne demek istediğinizi tam anlayamadım,“ diye yanıtladı.

Maomao çaresizce İmparatoriçe’ye doğru uzandı, yardım dileniyordu. Ne var ki Gyokuyou ona sadece acıyan bir bakış atıp başını iki yana salladı. “Maomao, sanırım bu işin yarısı senin suçun.“

Bunu da nereden çıkardınız be?!

Masumiyetini haykırmak, bu işin onunla hiçbir ilgisi olmadığını söylemek istiyordu. Fakat Jinshi elini ağzına kapatarak onu susturdu. “Ve eğer sorumlusu sensen, o zaman bu sorumluluğun gereğini yerine getirmeni istemek zorundayım,“ dedi.

Demek ki İmparatoriçe Gyokuyou’dan ona fayda yoktu. Maomao İmparator’a baktı. Adam ona ve Jinshi’ye boş gözlerle bakıyordu. “Zui...“ dedi. “Seçtiğin yol bu mu?“

“Ta kendisi.“

“Ve pişman olmayacaksın?“

“Olmayacağım.“

İmparator’un gözlerinde bir hüzün, bir yalnızlık vardı. Bir an için gür sakallı hükümdar başka bir şey söyleyecekmiş gibi durdu ama sonra Gyokuyou’ya anlık bir bakış atıp söyleyeceklerini yuttu. Bunun yerine, “Ben dönüyorum. Muhafızlarım bütün gece dışarıda dikilmek zorunda kalırlarsa üşütecekler,“ dedi. Odanın içi sıcaktı ama dışarıda bir kış gecesi yaşanıyordu. “Adamlarına bu geceyi burada geçireceğini bildireceğim.“

“Majesteleri’nin bu düşüncesine en derin şükranlarımı sunarım.“ Jinshi saygıyla eğildi. Dudağı hâlâ şişti ve Maomao henüz yanığının tedavisini bitirmemişti.

Ayağa kalkan Gyokuyou, “Ben de sizinle geleyim,“ dedi. O kadar yorgun görünüyordu ki—Maomao onun biraz dinlenebilmesini diledi ama bu gece bu pek mümkün görünmüyordu.

Bir dakika... Durun biraz. Eğer bu iki yüce şahsiyet ayrılırsa, Jinshi’yle baş başa kalacaktı.

Ağzı bir karış açık, adama bakakaldı.

“Yaramla ilgilendikten sonra içebilirsin,“ dedi Jinshi. Tabii, şimdi söyler bunu!

Maomao, İmparator ve İmparatoriçe ile birlikte odadan çıkmak için can atıyordu ama Jinshi’nin yarasını da tedavisiz bırakamazdı. İki arada bir derede, aynı zamanda Jinshi’nin gövdesi ile koltuk altı arasında sıkışıp kalmışken, adam nihayet elini ağzından çekti. Raftaki long gu’ya uzandı. “Neyin işe yarayacağından emin değildim ama bulabildiğim kadar çok ilaç toplamaya çalıştım,“ dedi.

Maomao hiçbir şey söylemedi ama elinde olmadan kalp atışlarının hızlandığını hissetti.

“Onları dilediğin gibi kullanabilirsin. Hangisini istersen, ne kadar istersen.“

Bu anlık dikkat dağınıklığı, Gyokuyou’nun yenlerini savurarak odadan çıkışını görmesini engellemişti. Yüzüne yumruk yemiş ve ardından kendine ciddi bir yanık açmış biri için Jinshi’nin keyfi fazlasıyla yerinde görünüyordu.

“E-Efendi Jinshi. İzin verin de tedavinizi bitireyim, çabucak.“

“Gece daha uzun. Acele etmemize gerek yok.“

“Hayır, bu işi bir an önce bitirmek istiyorum!“

Jinshi dudaklarını büzdü ve onu hâlâ bırakmadı. “Seni bu kadar hoşnutsuz eden nedir?“

“Hoşnutsuz mu? Neler döndüğünü bile zar zor anlıyorum! Kim kendi böğrüne kızgın bir damga basar ki?!“

“Lanet olası bir mazoşist, işte o basar.“

Benim değil, onun sözleri!

Durumu kendi lehine çeviriyordu. Hâlâ acı çekiyor olmalıydı ama rengi şaşırtıcı derecede iyiydi. Bunların hiçbirinin zerre kadar mantığı yoktu. Sonra Jinshi iç odaya doğru hareketlendi.

“Nereye gidiyoruz?“ diye sordu Maomao.

“Tedavim bittikten sonra biraz uyumak istiyorum.“

“O zaman izin verin tedavinizi bitireyim. Burada.“

“Hayır, ben uzanırken yapabilirsin.“

Maomao şiddete başvurmak istiyordu ama hâlâ yapamayacağını biliyordu—bu sırada, bedensel dayanıklılık konusunda bir canavar olan bu adam rahat adımlarla iç odaya doğru ilerliyordu.

“Yoksa benimle yatak odasına gelmek istemiyor musun?“

İşte şimdi gerçekten söyleyecek hiçbir şeyi kalmamıştı. Sesindeki o alaycı tınıyı duyunca bakışlarını ondan kaçırdı.

Sonra uzun bir iç çekiş duydu ve Jinshi, “Endişelenmene gerek yok. Anlıyorum,“ dedi. Sonra kâküllerini okşadı. “Zaten bana sadece ortalama bir boyutta olduğum söylendi...“

Maomao neredeyse boğulacaktı. Jinshi’nin gülümsemesi hiç bu kadar şeytani görünmemişti. Maomao, Jinshi’nin yarasını tamamen unutarak var gücüyle çırpınmaya başladı ve onu kim suçlayabilirdi ki?

Bu çırpınışları, Jinshi’nin bir sonraki sözlerini, o sessiz mırıltıyı kaçırmasına neden olsa bile: “İstediğim o iyiliği hiçbir zaman elde edemedim.“

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi