Bölüm...
Drama,Fantasy,Historical,Josei,Novel,Romance,Tragedy

Bölüm 88

Yazar: Hanagasumi Grup: : Bağımsız Okuma süresi: 7 dk Kelime: 1.720


Öfkesine hâkim olamayarak sesini yükselttiğinde, iki yanında bekleyen hizmetçilerin yüzünden hoşnutsuzluk geçti. Fakat Varkas’ın kaşı bile kıpırdamadı.
Parmağını şakağının kenarında dolaştırıp kızarmış kulak memesini usulca okşadı. Talia, utançtan alev alan yüzüyle başını kaldırıp ona baktı.
“Ne… ne yapıyorsun?”
“Kulakların kıpkırmızı olmuş.”
Biraz sertleşmiş parmak uçları kulağının kıvrımını nazikçe izledi. Talia, o karıncalandırıcı hissin ensesinden aşağı  yayıldığını hissedince omuzlarını düşürdü. Gözlerini sessizce ona dikmiş duran Varkas, azarlayan bir ses tonuyla konuştu.
“Düzgün tedavi görüyor musun? Yoksa yine yalnızca uyku iksirleri mi kullanıyorsun…?”
“Sen benim dadım falan mısın?”
Talia onu sertçe itti. Kendisinin onun göz alıcı görünüşüne kapılıp gitmesinin aksine, Varkas’ın ona ağır hasta birine davranır gibi yaklaşması içinde yine tarifsiz bir aşağılanma hissi uyandırıyordu.
“Kendime gayet iyi bakıyorum, o yüzden işine bak. Şimdiye kadar da gayet iyiydim zaten.“
Son birkaç gündür ortalıkta görünmediğini yüzüne vurunca Varkas’ın gözleri hafifçe daraldı.
Tam bir şey söyleyecekti ki odanın derinliklerinden uğursuz bir ses yükseldi.
“Beni daha ne kadar bekletmeyi düşünüyorsun, Varkas?”
Talia başını çevirip odanın ortasındaki büyük yatağa baktı. İnce bir cibinlikle örtülü ağır ahşap yatağın içinden kemikli bir kol uzandı. Adam, parmağını kibirle kıpırdatarak emir verdi.
“Karını buraya getir.”
Talia gözlerini kıstı. Büyük Dük olsa bile bir imparatorluk prensesini keyfi istediği gibi çağırmaya hakkı yoktu.
Yine de Doğu’nun güç sahiplerinin toplandığı böyle bir yerde liderleriyle tartışmanın kendisine hiçbir fayda sağlamayacağını çok iyi biliyordu.
Yatağın çevresindeki adamları süzdü ve temkinli adımlarla içeri ilerledi. Varkas doğal bir hareketle kolunu beline doladı. Ona destek olduğunu fark eden Talia dudaklarını ısırdı.
Bu adam onu korunmaya muhtaç bir çocuk mu sanıyordu? Daha önce de ona tereddütsüzce dokunmuştu ama wyvern saldırısından sonra bu tavrı daha da belirginleşmiş gibiydi.
“Buraya gel.”
Neredeyse tamamen onun kollarının arasında kalan Talia büyük yatağa yaklaştı. Hukuk temsilcisine benzeyen sert yüzlü bir adam ile rahip cübbesi giymiş biri sessizce geri çekildi.
Talia gergin bir ifadeyle Shiokan Büyük Dükü’ne baktı. Adam, hiç benzemiyor gibi görünmesine rağmen Varkas’ı tuhaf biçimde andırıyordu. Hastalık yüzünden eriyip bitmiş bedeni ölüm kokusu yayıyordu ama sanki keskiyle yontulmuş gibi sert yüzü kudretle dolup taşıyor, erimiş çelikten dövülmüşe benzeyen soğuk gözleri kibirle parlıyordu.
Büyük Dük, delici bakışlarla onu baştan aşağı süzdü ve ağır, boğuk bir sesle konuştu.
“...Kadına öylesine benziyorsun ki insanın sinirini bozuyor. Yoksa o kadın kendi suretinden bir homunkulus mu ortaya çıkardı?”
Bu sözler, doğrudan onun soyunu sorgulamak demekti. Talia nezaketini koruma düşüncesini bir kenara attı.
“Eğer Taren kanından olmasaydım, sizin gibiler bunu çoktan ortaya çıkarmış olurdu.”
Çenesini mağrurca kaldırıp sert bir sesle karşılık verdi.
“Yoksa Taren Hanedanı’ndan tek bir kadınla bile baş edemeyecek kadar yetersiz olduğunuzu mu kabul ediyorsunuz?”
Beklenmedik cevabın ardından odada boğuk soluk sesleri yankılandı. Büyük Dük’ün yüzü de sertleşmişti. İğne gibi sivrilen bakışlarıyla sanki yüzünü delip geçmek istercesine ona baktı.
“Korkusuzsun. İmparatorluğun en güçlü süvari ordusunu yöneten kişinin ben olduğumu bilmiyor musun?”
Talia’nın yüzü katılaştı. Büyük Dük’ün ezici baskısı karşısında dizleri bir anlığına titredi. Yine de geri adım atmadı.
“Ee, ne olmuş? O süvarilerle beni mi ezmeyi düşünüyorsunuz?”
“Bunu yapamayacağımı mı sanıyorsun?”
Adam dudak bükercesine tısladı.
“İmparatorluk Sarayı’nda bile değersiz olan otoritenin burada, Doğu’da geçerli olacağını gerçekten mi düşünüyorsun?”
Büyük Dük’ün gözleri buz gibi bir düşmanlıkla parladı. Sorularını art arda savurdu.
“Şu anda başını kestirmeye karar versem beni kim durdurabilir? İmparator senin uğruna imparatorluğun bölünmesi riskini göze alır mı sanıyorsun? Doğu’yla savaşa girmek yerine gözlerini kapatıp görmezden gelir. Annen biraz yaygara koparır belki ama bunun yüzünden ben yargılanmam. Bir imparatorluk prensesi olarak sahip olduğun güç işte bu kadar önemsiz.”
Talia sırtından aşağı buz gibi bir terin aktığını hissetti. Adamın, onun yıllardır inkâr edip görmezden geldiği gerçeği böylesine rahat dile getirmesi içinde şiddetli bir öfke doğurdu.
Köşeye sıkışmış bir hayvan gibi geri çekildi ama gözlerini Büyük Dük’ten ayırmadı.
“O hâlde öldürün beni! Annemin bunu yalnızca küçük bir sorun olarak görüp geçeceğini mi sanıyorsunuz? Ölümümü bahane ederek muhafazakâr soyluları ezmek için bunu fırsata çevirebilir. Böyle bir fırsatı kaçırır mı sanıyorsunuz? Asla.”
Talia küçümseyici bir kahkaha attı.
“Bunun ne anlama geldiğini biliyor musunuz? Şu zavallı ömrünüzün geri kalanı son derece yorucu geçecek demek. Öldükten sonra huzura kavuşacağınızı mı sanıyorsunuz? Sırf birkaç söz işittiniz diye güçsüz bir kadını öldürdüğünüz için cehennemin alevlerine atılacaksınız.”
Bu sözler karşısında Büyük Dük’ün yüzü soldu. Talia ona nefes alacak fırsat bile vermeden sözlerini yüzüne savurmaya devam etti.
“Üstelik acınız orada da bitmeyecek. Cehennemde özellikle korkunç zamanlar geçireceksiniz. Çünkü sizi bir an bile rahat bırakmayacağım! Cehennemde bile gece gündüz peşinizden gelip intikamımı alacağım. Bu konuda oldukça özel bir yeteneğim vardır. Bana inanmıyorsanız Varkas’a sorun!”
Sanki onu desteklemesini ister gibi Varkas’a baktı ama adam ona son derece tuhaf bir ifadeyle bakıyordu.
Hemen tarafını tutmaması üzerine Talia’nın yüzü ihanete uğramışçasına buruştu. Beklendiği gibi kimseye güvenemezdi. Burası baştan sona düşmanlarla dolu bir in gibiydi.
Belindeki kılıçlarla duran adamları temkinli gözlerle süzdü, ardından dönüp uzaklaşmaya çalıştı. Tam kaçacakken Varkas kolundan yakaladı. Talia irkilerek sıçradı.
“Bırak beni!”
Onu Büyük Dük’e teslim edeceğinden korkarak çırpındıysa da Varkas ağır bir iç çekip onu göğsüne çekti.
Talia nefesini tuttu. Onu tamamen kıpırdayamaz hâlde tutan Varkas, Büyük Dük’e soğuk bir sesle konuştu.
“Bir hususu düzeltmem gerekiyor. Eğer Ekselansları Talia Roem Shiokan’a zarar vermeye kalkarsa karşısında ben dururum.”
Talia şaşkınlıkla başını kaldırıp ona baktı. Varkas sözlerini ağır ağır tamamladı.
“Basit bir tartışma uğruna veliahtınızı sonsuza dek kaybetmeyi göze alıyor musunuz?”
Az önce dehşet içinde dona kalan Büyük Dük’ün yüzü korkunç bir ifadeyle çarpıldı. Sanki ağzından ateş püskürtecek gibiydi.
Ancak dudaklarından öfkeli bir haykırış yerine şiddetli bir öksürük döküldü. Zayıf bedeni sarsılırken nefes nefese kalan adam kuru bir kahkaha attı.
“Bu gerçekten akıl almaz.”
“Başka seçeneğim olmadığını düşündüğün için mi böyle küstah davranıyorsun?”
“Başka bir seçenek varsa ortaya koymakta özgürsünüz.”
Varkas’ın sesi ürkütücü derecede yumuşaktı.
“Haklarımı sonuna kadar savunmaya niyetliyim. Eğer Doğu’nun bölünüp kendi içinde savaşmasını istiyorsanız, öyle olsun.”
Büyük Dük’ün dudak kenarındaki kırışıklık hafifçe seğirdi. Bir süre büyük oğluna kor gibi yanan gözlerle baktıktan sonra, yorgun düşmüşçesine başını yatağın başlığına yasladı. Ardından hukuk temsilcisine elini uzattı.
“Vekâletnameyi ver.”
Donup kalmış temsilci, titreyen ellerle parşömeni uzattı.
Büyük Dük tüy kalemi kavrayıp belgeyi kaba bir el yazısıyla imzaladı, ardından parmağındaki yüzüğü çıkardı. Hukuk temsilcisi hemen belgenin altına mühür mumu sürdü. Büyük Dük mührünü bastıktan sonra parşömeni Varkas’a fırlattı.
“Bundan böyle tüm yetkilerim Varkas Raedgo Shiokan’a devredilmiştir.”
Varkas vekâletnameyi ifadesiz bir yüzle kabul etti. Mesele kapanmış gibi Büyük Dük gözlerini kapatıp elini bıkkın bir hareketle salladı.
“Şimdi defolup gidin.”

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi