Drama, Fantasy, Historical, Isekai, Josei, Novel, Romance
Bölüm 10
Beni Öldüren Kişi
Ertesi Sabah
Şafak söker sökmez, Delmark Şövalyeleri eğitim alanında dizilmişti. Hepsinin yüzünden kan çekilmiş gibiydi.
“Ahh!“
Tek bir düzgün karşı saldırı bile gerçekleştiremeyen şövalyelerden biri, kılıcını elinden kaçırarak yere kapaklandı.
Karşısında duran adam Herdin’di.
Herdin, buz gibi gözlerle yere serilen adama baktı ve çenesini eğitim alanının bir köşesine doğru kaldırdı.
Orada, alınları yere değecek şekilde ceza pozisyonunda bekleyen bir sıra şövalye vardı.
Hepsinin ortak noktası, Herdin’le yaptıkları müsabakalarda tek bir düzgün karşı saldırı bile yapamamış olmalarıydı.
“Sonraki.“
Onun buyruğuyla sıradaki şövalye öne çıktı. Korkudan yüzü bembeyaz kesilmişti.
Diğer şövalyeler, silah arkadaşlarına savaşa değil de ölüme yürüyen bir kardeşleriymiş gibi bakıyordu. Aynı zamanda gözlerinde, idam günü gelmiş bir mahkûma duyulacak cinsten bir acıma da vardı.
Kaderine razı olmuş ifadelerle zavallı yoldaşlarını ve onun karşısındaki adamı izlediler.
Bir savaş kahramanı.
Kutsal bir yaratığın lütfuna erişmiş ve şu anda imparatorluğun yaşayan tek büyülü kılıç ustası.
Bu imparatorlukta... hayır, bütün kıtada onu yenebilecek tek bir şövalye bile var mı acaba...?
Yıllar boyunca Herdin’le omuz omuza savaşmış olan şövalyeler, onun gücünü herkesten iyi biliyordu.
Bir kez olsun düzgün bir karşı saldırı yapıp ceza sırasına düşmeden kurtulabilmek bile şanslı bir gün sayılırdı.
Normalde Yaradan’ın utanmaz kayırmacılığından yakınırken, bir yandan da o akıl almaz derecede yakışıklı yüzüne dalıp giderlerdi.Ama bugün o yüz, bir ölüm meleğinin yüzünü andırıyordu.
Bir yandan Herdin’in tek taraflı saldırılarını güçlükle savuşturmaya çalışan arkadaşlarını izlerken, sırasını bekleyen şövalyelerden biri alçak sesle dua etti ve yanındakileri dürttü.
“Hey... kim yaptı?“
“Neyi kim yaptı?“
“Ekselanslarını kim kızdırdı?“
“Ne demek kim kızdırdı? Düğün hazırlıklarıyla tören yüzünden günlerdir doğru düzgün gören bile olmadı.“
“O zaman balayı yapması gereken bir damat neden balayının ikinci sabahında enerjisini burada harcıyor?“
“Eğer sen düşmanının kızıyla evlenmeye zorlanmış olsaydın, balayı keyfin yerinde olur muydu?“
Bu mantıklı bir soruydu.
İmparatorluk ailesiyle Delmark Hanesi arasındaki düşmanlık, imparatorluktaki her soylunun bildiği bir sırdı.
Şövalye başını sallayıp bir süre düşündü. Sonra birden öfkesi kabardı.
“Bir dakika! Hıncını imparatorluk ailesinden çıkarması gerekmiyor mu? Neden bizden?“
Ben nereden bileyim?
Buna cevap veremeyen diğer şövalyeler de sadece omuz silkti. Ardından içlerinden biri, yakınlarda birinin cevabı biliyor olabileceğini düşündü ve hepsi aynı anda başlarını çevirdi.
Belki siz biliyorsunuzdur, efendim?
Fakat Ruth da yalnızca başını iki yana sallayıp onlar gibi omuz silkti.
Böylece, nedenini dahi bilmeden sabahın köründe dayak yemekle meşgul oldukları sırada—
“Hı?“
Eğitim alanının girişine dönük duran şövalyeler mırıldanmaya başladı.
Az önce rakibini yere sermiş olan Herdin de havadaki değişimi fark etti. Tam o sırada kulağına hafif bir öksürük sesi ulaştı.
Sesin geldiği yöne döndüğünde Blair’in, uşağı Mason’la birlikte eğitim alanına girdiğini gördü.
“Mason, bunun sebebi nedir?“
Soruyu uşağa yöneltmişti ama aslında cevap vermesini beklediği kişi Blair’di.
Nitekim Mason’un yerine Blair konuştu.
“Dün hizmetkârlarla tanışma fırsatı buldum ama şövalyelerle henüz resmen tanışmadım. Saraya gitmeden önce biraz vaktim vardı, ben de gelip selam vermek istedim.“
Fakat güzelliğinin dikkatlerini kısa süreliğine çalması dışında, kimse onu gördüğüne özellikle sevinmiş görünmüyordu.
Demek şimdi bize karşı da malikânenin hanımefendisi rolünü oynayacak.
Bir dakika önce Herdin tarafından yerle bir edilme düşüncesiyle içten içe ölüyor olsalar da, onlar savaş meydanlarından sağ çıkmış kardeşlerdi.
Herdin’e duydukları sadakat ne kadar derinse, imparatorluk ailesinin bir üyesi olan Blair’e karşı besledikleri hoşnutsuzluk da o kadar büyüktü.
Blair bunun farkında olmalıydı.
Öyleyse bu yaptığı saflık mıydı, yoksa düpedüz aptallık mı?
Bu düşünceler aklından geçerken Herdin öne çıktı ve Blair’i şövalyelere tanıttı.
“Onu etrafta görmüşsünüzdür ama resmî olarak tanıştırılmadınız.“
“...“
“Selam verin. Bundan sonra hizmet edeceğiniz düşes budur.“
Efendileri böyle söyleyince, Blair’den hoşlanmayan şövalyeler bile en azından görünüşte kibar davranmayı seçti.
“Delmark’ın sadık kılıçları, hanımefendiye saygılarını sunar.“
“Sizinle tanıştığıma ben de memnun oldum. Habersizce çıkageldiğimin farkındayım. Yine de beni sıcak karşıladığınız için teşekkür ederim. Bundan sonra sizlere emanetim.“
Blair yumuşak bir tebessüm etti. Ancak yüzlerini tek tek incelerken gözleri sakin ve okunamazdı.
Gerçekte buraya geliş sebebi bambaşkaydı.
Önceki hayatında, bu malikânenin hanımı olarak kabul görmek için çok uğraşmıştı.
Ve bu adamlar ondan nefret etmişti.
Artık onların saygısını ya da sevgisini kazanmaya çalışmak gibi bir niyeti yoktu.Bu sözleşmeli evlilik sona erdiğinde, bir daha hiçbirini görmeyecekti.
Buraya gelmesinin asıl sebebi...
Beni öldüren adamın içlerinden biri olma ihtimaliydi.
Delmark Hanesi, imparatorluğun üç büyük dükalığından biriydi. Savaş meydanlarında yetişmiş şövalyeleri, beceri bakımından imparatorluk şövalyeleriyle bile boy ölçüşebilirdi.
Blair’i öldüren davetsiz misafir de tüm o sıkı güvenliği aşarak villaya girmeyi başarmıştı.
Blair’in ölümünün arkasında Herdin’in olduğundan şüphelenmesinin sebeplerinden biri buydu.
O kişi ya böylesi güvenlik önlemlerini aşabilecek kadar yetenekliydi...
Ya da içeride rahatça girip çıkabilecek biriydi.
Yani büyük ihtimalle kendi adamlarından biriydi.
Hizmetkârlarla malikânede sürekli karşılaştığından çoğunun yüzünü biliyordu.
Şövalyeler ise günlük yaşamının parçası değildi; bu yüzden çoğunu tanımıyordu. Eğer katil onlardan biriyse, onu teşhis edememiş olması gayet mümkündü.
İşte bu yüzden buraya gelmişti.
Kendi gözleriyle görmek için.
Ve içten içe dua ederek...
Onun içlerinden biri olmamasını.
Herdin’in ölümüyle hiçbir ilgisinin bulunmamasını.
Elbette katiliyle yeniden yüz yüze gelme ihtimali ya da bir zamanlar sevdiği kocasının cinayetinde payı olabileceği düşüncesi, boğazını düğümlüyor ve damarlarındaki kanı donduruyordu.
Ellerinin titremesine engel olamıyordu.
Arkasını dönüp kaçmak istiyordu.
Hayır. Kaçmak hiçbir şeyi değiştirmez.
Kendisini kaçmaktan alıkoymak istercesine titreyen ellerini birbirine kenetledi.
Sonra o korkunç geceyi yeniden hatırladı ve katilin yüzünü zihninde canlandırdı.
Burnunun üzerinde çirkin bir bıçak izi vardı.
Şövalyeler çok kalabalıktı; hepsini tek tek incelemek zordu.
Ama yüzünde büyük bir yara izi olan birini bulmak zor olmayacaktı.
Blair hızla yüzleri taradı.
...Burada değil.
Neyse ki katil aralarında görünmüyordu.
Bu da Herdin’in ölümünde parmağı olma ihtimalini, çok az da olsa, azaltıyordu.
Blair’in kaygıyla ısırdığı dudaklarının arasından sessiz bir rahatlama nefesi çıktı.
Tam o sırada Ruth, Herdin’e yaklaştı.
“Ekselansları, öğle daveti için hazırlanmamızın vakti geldi.“
Mason hazırlıkları başlatmak üzere malikâneye geri döndü. Herdin, Blair ve Ruth da şövalyelerle görüşmelerini tamamladıktan sonra eğitim alanından ayrıldılar.
Yanında yürüyen Blair, Herdin’in alnında biriken ter damlalarını fark etti ve mendilini uzattı.
“Üşütebilirsiniz.“
Ancak Herdin bu nazik teklifi reddetti.
“İyiyim.“
Sözleri yeterince kibardı ama ses tonu tamamen ilgisizdi.
Arkalarından yürüyen Ruth’un ise soğuk terler dökesi geldi.
Blair ise reddedilmekten en ufak bir rahatsızlık duymamış gibi mendilini sakin bir şekilde geri kaldırdı.
Şu ikisine bakıp da yeni evli olduklarını kim düşünebilir ki?
Blair’in sevilen bir eş olmasını özellikle istemiyor değildi.
Ama onun gözlerinin önünde bu kadar açık şekilde geri çevrilmesini izlemek de hoşuna gitmiyordu.
Böylece üçlü yeniden sessizliğe gömülerek malikâneye doğru yürümeye devam etti.
...Bu malikâne eskiden de bu kadar uzak mıydı?
İçinden birinin çıkıp şu buz gibi havayı dağıtması için dua ederken, yakınlardaki çalılıkların arasından küçük bir gölge fırladı ve doğruca Blair’e çarptı.
“Ta-da! Hı?“
Üç yaşlarında görünen küçük bir çocuktu.
Muhtemelen hizmetkârların kaldığı bölümden çıkıp dolaşmaya başlamıştı.
Ruth’un yüzü bir anda soldu.
Şanslıydı; hizmetkârlarına karşı cömert davranan bir efendiye hizmet ediyordu.
Ama çoğu soylu, en ufak saygısızlıkta bile öfkeden deliye dönerdi.
İmparatorluk ailesinin üyeleri mi?
Onları hiç sormayın.
Hele de meşhur Katrina’nın kızıysa.
Ruth hemen Blair’in ayaklarının dibine yuvarlanan çocuğu kucağına aldı ve onun adına başını eğdi.
“Affınızı dilerim, hanımefendi. Hizmetkârlar bölümünde yaşıyor. Annesi muhtemelen bir anlığına gözünü ayırmıştır. Hemen geri götürüp onunla konuşacağım...“
“Kızgın değilim.“
Blair çömeldi ve çocuğun göz hizasına indi.
Sonra kendi elleriyle küçük kalçasına bulaşan toprağı silkeleyerek sordu:
“İyi misin, tatlım?“
“Hı hı.“
“Adın ne senin?“
“Jeremy.“
“Jeremy demek. Düştüğün hâlde ağlamadın bile. Ne kadar cesur bir delikanlısın.“
“Hehe.“
Çocuk, aldığı övgüyle kulaklarına kadar gülümsedi.
Bu saf bir gülümsemeydi.
İçinde ne korku vardı ne de herhangi bir hesap.
Malikânedeki diğer insanların Blair’e baktığı gibi değildi.
Blair de kendisine böylesine açık ve içten gülümseyen çocuğa karşılık verdi.
Geçmişe döndüğünden beri ilk kez gerçekten kalbinin derinliklerinden gelen bir gülümsemeydi bu.
Yanında duran Ruth ise mahcup bir şekilde ayağa kalktı.
Hiç düşünmeden Blair’in çocuğu sertçe uzaklaştıracağını varsaydığı için utanmıştı.
Öte yandan Herdin de sessizce onları izliyordu.
Duygularını pek göstermediği için onu bir oyuncak bebek sanmıştım.
Demek böyle de gülümseyebiliyormuş.
Güneş ışıkları altında gülümseyen Blair göz kamaştırıcıydı.
Göz kamaştıracak kadar parlaktı.
Belki arka bahçede biriken kar yüzündendi.
Belki de solgun teninden.
Tam o sırada Ruth’un bileğindeki saat ışığı yakalayıp parladı.
Fakat Herdin bunu fark etmedi bile.
Bakışları bir süre daha Blair’in üzerinde kaldı
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.