Bölüm 20
Herdin ve şövalyeler gözlerini yolun ilerisinden ayırmadıkları için yaratığı henüz fark etmemişlerdi.
“Herd—”
Blair adını bile tamamlayamadan, devasa bir el ansızın ortaya çıkıp ikisinin üzerine doğru indi.
GÜÜÜM!
Kulakları sağır eden çarpma sesiyle ağaçlar paramparça oldu. Dalların üzerindeki karlar fırtına gibi havaya savrularak görüşünü tamamen kapattı.
“Blair!”
Kendine geldiğinde Blair’in gördüğü ilk şey, onu endişeyle kontrol eden Herdin’in gerilmiş yüzü oldu.
Darbe inmeden hemen önce tehlikeyi sezmiş, Blair’i yakalayarak onunla birlikte yere yuvarlanmıştı. Bindikleri at ya korkuyla kaçmış ya da savrulmuştu; ortalıkta görünmüyordu.
“Majesteleri! Leydim!”
Karın ve tozun oluşturduğu sisin ardından şövalyelerin sesleri güçlükle duyuluyordu.
Blair kendini toparlar toparlamaz önce kollarındaki kakımı kontrol etti. İçgüdüsel olarak onu bir bebek gibi iki eliyle korumuştu. Bu sayede yavru hiçbir zarar görmemişti.
“Ayağa kalkabilir misin?”
diye sordu Herdin.
Blair cevap vermek yerine doğrulmaya çalıştı. Ancak bacakları onu taşımayınca Herdin hemen uzanıp onu tuttu ve ayağa kaldırdı.
Kar yavaş yavaş yere çökerken bulanık görüşü de netleşti.
Ve ardından onu gördü.
Tek gözlü devasa bir yaratık.
Bir Kiklop.
İnsansı bir canavar.
Blair’in bakışları o korkunç tek göze takıldığı anda bedeni buz kesildi.
Kiklop da onları fark etmişti.
Kocaman kolunu yeniden kaldırdı.
Bir saldırı daha.
Herdin hareketi görür görmez bedenini aura ile güçlendirdi, Blair’i kollarına aldı ve tek sıçrayışta saldırının menzilinden çıktı.
Bu hız, sıradan bir insanın ulaşabileceği sınırların çok ötesindeydi.
Tam o sırada yetişen şövalyeler yaylarını çekerek yaratığa ok yağdırdı.
Havayı yaran ok sesleri peş peşe yükseldi.
Ancak oklar yalnızca dikkatini dağıtmaya yetti.
Gerçek anlamda bir hasar verememişlerdi.
Herdin bu kısa açıklığı kullanarak şövalyelerin yanına döndü.
Şövalye kumandanı hemen yanlarına koştu.
“Majesteleri! Leydim! Yaralandınız mı?”
“İyiyiz. Kyle, birinci birliği al ve düşesi ormandan çıkar. İkinci birlik benimle kalıp yaratığı oyalayacak.”
“Emredersiniz.”
Şövalye kumandanı hızla geri dönerek emirleri adamlarına iletti.
Herdin kendi pelerinini çıkarıp Blair’in omuzlarına örttü.
“Bunu benim için tut.”
Blair sersemlemiş bir halde ona baktı.
Yüzünde en ufak bir korku emaresi yoktu.
Yıllarını savaş cephelerinde geçirmişti. Ardından da canavarların kol gezdiği kuzey topraklarında yaşamıştı.
Belki de bu yüzden doğaldı.
Ama Blair onun gibi değildi.
Eğer her şey geçmişte olduğu gibi ilerlerse, Herdin’in başına bir şey gelmeyecek...
Karşılarındaki yaratık kadar, Herdin’in zarar görme ihtimali de onu korkutuyordu.
Gelecekte bu olaydan sağ çıktığını biliyordu.
Yine de ya olmazsa?
Ya bu kez farklı olursa?
Bu düşünce içini kemiriyordu.
Herdin yaratığa doğru dönüp yürümeye başladığında Blair farkına bile varmadan kolunu tuttu.
Bir şey söylemesi gerektiğini hissediyordu.
Ama kelimeler çıkmıyordu.
Sadece ona bakabiliyordu.
Herdin, kolunu kavrayan eliyle Blair’in solgun yüzü arasında bakışlarını gezdirdi.
Sonra kısa bir kahkaha attı.
“Öleceğimi mi sanıyorsun?”
Bunun ardından Herdin, yeni yanlarına gelen şövalye kumandanına Blair’i teslim etti ve Kiklop’a doğru yürüdü.
Mavi aura bedenini ve kılıcını sarmıştı.
“Leydim, gitmemiz gerekiyor.”
Şövalye kumandanı onu aceleyle uyardı.
Blair bunun doğru olduğunu biliyordu.
Burada kalmasının kimseye faydası yoktu.
Aksine, sadece yük olacaktı.
Fakat ayakları hareket etmiyordu.
Gözleri de.
Herdin koşarak Kiklop’un koluna çıktı, ardından devin saldırısından yararlanarak havaya sıçradı.
Aynı anda manasını harekete geçirip birleşik büyü hazırladı.
Tam o sırada bedeninde garip bir eksiklik hissetti.
Kiklop’un boynunu hedef alan aura kılıcı yaratığın eli tarafından durdurulmuştu.
Normalde böyle bir saldırı önce eli koparır, ardından boynu kesip geçerdi.
Manam...
Kullanabildiği mana miktarı normalden çok daha azdı.
Yine de herhangi bir insandan katbekat fazlaydı.
Ancak bu hesap hatası savunmasında bir açık bırakmıştı.
“GWOOOOOOAR!”
Sağ eli ağır şekilde yaralanan Kiklop öfkeyle kükredi ve Herdin’e saldırdı.
Beklenmedik bu eksiklik onu bir anlığına şaşırttıysa da saldırıyı ustalıkla atlattı.
Hızla toparlanarak ikinci hamlesine geçti.
Kiklop’un savrulan kollarının altına daldı ve bacaklarını biçti.
Keskin ve temiz bir darbeydi.
Kaçmasını ve başka yerlere zarar vermesini engellemek için.
Sırada kolları var.
Boynunu hedeflediği ilk saldırı sağ kolunda derin bir yara açmıştı.
Bu kez sol kolunu hedef aldı.
Fakat tam sol kolu kopardığı anda yaralı sağ kol birden uzanıp onu yakaladı.
Ezici bir baskı bedenine çöktü.
“Herdin...!”
Tam o sırada şövalye kumandanının yardımıyla ata bindirilmekte olan Blair bunu gördü ve istemsizce haykırdı.
O an boynuyla köprücük kemiğinin arasındaki yerde kırmızı bir büyü çemberi parladı.
Aynı anda Herdin’in zihninde bir anı parçası belirdi.
İleri derecede hamile olan Blair...
Gözleri dolmuş halde ona bakıyordu.
Bu da ne...?
Ansızın zihnine dolan bu yabancı anıyı anlamaya çalışırken, az önce eksik olan manasının yeniden dolduğunu hissetti.
Bu fırsatı kaçırmadı.
Manasını bir anda serbest bıraktı.
İçinden patlayarak yükselen güç, Kiklop’un onu sıkan elini parçaladı.
Herdin kılıcını aura ile sararken aynı anda devasa bir büyü çemberi oluşturdu.
Gökyüzünde mavi ışıklardan oluşan sayısız kılıç belirdi.
Sonra sert bir kış fırtınası gibi Kiklop’un üzerine yağmaya başladılar.
“KWAAARK!”
Canavar çılgınca debelenirken Herdin kılıcını boynundan aşağı indirdi.
Bir kez daha sarsılan dev beden sonunda hareketsiz kaldı.
Kiklop ölmüştü.
Herdin yüzüne sıçrayan sıcak kanı elinin tersiyle sildi.
Tam o sırada karnına yayılan acıyla kaşları çatıldı.
Muhtemelen birkaç kaburgası kırılmıştı.
Kiklop onu yakaladığında olmuş olmalıydı.
Az önce neden manamı düzgün kullanamadım?
Son iki aydır düğün hazırlıklarıyla meşguldü.
Bu yüzden yalnızca fiziksel antrenman yapmış, mana eğitimiyle ilgilenmemişti.
Ama eğitim eksikliği kontrolü etkileyebilirdi.
Sahip olduğu toplam mana miktarını değil.
Yoksa manamın bir kısmı gerçekten kaybolmuş muydu?
Fakat kısa süre sonra tekrar dolmuş olması da bunu açıklamıyordu.
Mana, bu kadar kısa sürede yok olup yeniden ortaya çıkabilecek bir şey değildi.
Bu son derece tuhaftı.
“Herdin.”
Düşüncelerine gömülmüşken Blair’in sesi onu kendine getirdi.
Endişeyle ona bakan yüzü görünce az önce zihninde beliren görüntü yeniden canlandı.
Doğum zamanı yaklaşmış, hamile Blair.
Aynı yüz.
Aynı bakışlar.
O anı da neydi öyle?
Canavarların ortaya çıkmasıyla av etkinliği derhal iptal edildi.
Ivan, imparatorluk avcısını sorguya çekilmek üzere çağırdı ve imparatorluk şövalyelerine olayın araştırılması emrini verdi.
Sarayda yapılması planlanan akşam şöleni de iptal edildi.
Yeni yılın neşesi içindeki soylular büyük ölçüde sarsılmıştı.
Ancak yılın ilk ayini, tanrılara ve atalara şükran sunulan kutsal tören, ertelenemeyecek kadar önemliydi.
Bu yüzden birkaç saat gecikmeyle de olsa gerçekleştirildi.
Tapınağa varan Herdin ve Blair önce ek binaya gittiler.
Kırılan kaburgalarının tedavi edilmesi gerekiyordu.
Fakat o sırada müsait bir din adamı yoktu.
Onları karşılayan rahip üzgün bir ifadeyle konuştu.
“Ah, bu gerçekten talihsiz oldu. Ne yazık ki tüm şifacı din adamlarımız şu anda dışarıdalar...”
Tapınaktaki rahipler arasında yalnızca tanrıların seçtiği kişiler iyileştirme büyüsü kullanabilen ruhbanlar olabiliyordu.
Bu nedenle sayıları oldukça azdı ve sürekli meşguldüler.
“Eğitimde olan gençlerden en az biri vardır. Hemen gidip getireyim.”
Rahip onları oturma odasına yerleştirdikten sonra çıkmak üzereyken durdu ve Herdin’e dönerek ekledi:
“Majesteleri bunu zaten biliyordur ama iç yaralanmalar çok hassas müdahale gerektirir. Bu yüzden üst giysilerinizi çıkarmanız en doğrusu olacaktır.”
Rahip çıktıktan sonra odada yalnızca ikisi kaldı.
Herdin üstündeki kat kat giysileri çıkarmaya başladı.
Blair onları almak için uzandıysa da Herdin hepsini yakındaki sandalyenin üzerine bıraktı.
O kadar küçük bir kadına o kadar giysi vermek neredeyse onu tamamen görünmez kılardı.
Gömleğinin düğmelerini çözerken sordu:
“Gerçekten geleceği görebiliyor musun?”
Blair bir süre ona baktıktan sonra cevap verdi.
“...İnanmadığını söylemiştin.”
Sesi sakindi.
Ama içinde belli belirsiz bir kırgınlık vardı.
“İlk duyduğumda inanmak zor. Ama buna benzer şeyler tekrar tekrar yaşanırsa, istemesem bile sonunda inanmak zorunda kalırım.”
Herdin gömleğini tamamen çıkardı.
İnce ama güçlü kaslarla örülü yarı çıplak bedeni karşısında Blair sessizce bakışlarını kaçırdı.
Herdin elini uzatıp yanağını hafifçe tuttu ve yüzünü tekrar kendisine çevirdi.
“Anlat bana. Gelecekte başka ne gördün?”
Blair gözlerini kaldırıp ona baktı.
Bakışları hâlâ soğuktu.
Ama dün geceki alaycılıktan eser yoktu.
Sorun şu ki...
Anlatabileceği hiçbir şey yoktu.
Birinin onu öldürdüğünü...
Geçmişe geri döndüğünü...
Ve bunun arkasında Herdin’in olabileceğini düşündüğünü...
Böyle bir adam bunlara inanır mıydı?
Üstelik onun öğrenmek istediği şeyler de bunlar değildi.
İmparatoriçe Sarayı’ndaki yangının gerçeğini öğrenmek istiyordu.
Ama Blair bunun cevabını da bilmiyordu.
Bu yüzden gördüklerini kötü bir rüya gibi gösterip geçiştirmeye karar verdi.
Tam o sırada—
“Majesteleri, Leydim. İçeri giriyorum.”
Rahibin sesiyle birlikte kapı açıldı.
İki kişi içeri girdi.
Blair pek önem vermeden dönüp baktı.
Fakat rahibin arkasından gelen genç ruhbanı gördüğü anda olduğu yerde donup kaldı.
“İyi günler, Majesteleri. Leydim.”
Miela Elias.
Önceki yaşamında Herdin’in sevgilisi olan kadın.
Ve bu yaşamda da yeniden onun sevgilisi olmak üzere olan kadın
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.