Bölüm 107
Talia’nın pencerenin önündeki hareketlerini bir süre izleyen Varkas, koridordan çıkıp merdivenlerden aşağı indi. Arka kapıdan dışarı adımını attığında, sık ve birbirine dolanmış çalılar görüşünü kapattı.
Çalılıkların arasından aceleyle ilerlerken, kırmızı çobanpüskülü ağacının altında oturan Talia’yı fark edince bir anda olduğu yerde durdu.
İncecik bir sabahlığın içinde, toprağın üzerine çökmüş hâlde oturan kadını gördüğü anda, boğazına sanki cam kırıkları saplanmış gibi keskin bir acı yayıldı.
İçinde yükselen sert sözleri güçlükle bastırarak ona doğru yürüdü.
“Burada ne yapıyorsun?“
Çiçek tarhına sessizce bakmakta olan kadın başını kaldırdı. Odaklanmayan gözleri boşluğu taradı. Varkas’ın yüzü gerildi.
“Uyku otu mu yaktın?“
“...Hayır. Öyle bir şey yapmadım. Sadece biraz yorgunum.“
Talia uykulu bir sesle cevap verdi ve bakışlarını yeniden çiçek tarhına çevirdi.
Onun baktığı yöne gözlerini kaydıran Varkas, uzamış otların arasında cansızca yatmakta olan bir kuş gördü ve yüzü sertleşti.
Muhtemelen bir sokak kedisi tarafından parçalanmıştı; karnı yarılmış, bağırsakları ortaya çıkmıştı. Karıncalar ve kurtçuklar cesedin üzerinde kaynaşıyordu.
Oysa Talia, eskiden bir böcek gördüğünde bile ürperen bir kadındı. Temizlik takıntısı denecek kadar kirden hoşlanmaz, güzelliğe düşkünlüğü yüzünden savurganlıkla suçlanırdı. Böyle bir kadının bir noktadan sonra bakışlarını çirkin ve tüyler ürpertici şeylere çevirmeye başlaması, Varkas’ın içine huzursuzluk salıyordu.
Onu biraz sert sayılabilecek bir hareketle ayağa kaldırdı.
“Yorgunsan odanda dinlenmelisin. Burada ne işin var?“
“.........Biraz bunalmıştım. Temiz hava almak için çıktım sadece. İçerisi nedense çok sıcaktı.“
Talia, mazeret uydurur gibi mırıldandı.
Kaşlarını çatmış olan Varkas, elinin tersini onun alnına koydu.
Ateşi yoktu. Hatta ince giyinmiş olması ve soğuk rüzgâra maruz kalması nedeniyle teni serin hissediliyordu.
Varkas hafifçe iç çekti. Paltosunu çıkarıp Talia’nın omuzlarına örttü.
“Artık içeri gidelim. Üşüyorsun.“
“Biliyor musun...“
Tam onu kolundan sarıp arka kapıya doğru yönlendirmişti ki, gergin bir ses onu durdurdu.
Bakışlarını yeniden aşağı çevirdi. Kasvetli mavi gözler görüş alanını doldurdu. Sanki söyleyip söylememekte kararsızmış gibi dudaklarını ısıran kadın, güçlükle devam etti.
“Çok uzun zaman önce...“
“Demek buradaydınız!“
Tam o sırada gür bir ses sözünü kesti.
Varkas başını sesin geldiği yöne çevirdi. Daren Dru Shiokan, birkaç astıyla birlikte dar patika boyunca yabani çiçekleri ezerek bahçeden geçiyordu.
“Aceleyle iletmem gereken haberler var. Başkentteki muhbirlerle handa görüştüm; İmparatorluk Sarayı’ndaki durum hiç de olağan görünmüyor. Görünüşe göre İmparatoriçe, nüfuzunu ciddi biçimde genişletmeye hazırlanıyor...“
Hızlı hızlı konuşan adam, Talia’yı fark edince aniden sustu.
Varkas, Talia’nın yüz ifadesini inceledi. Az önce kaybolmuş bir çocuk kadar savunmasız görünen yüzü, şimdi buz gibi donmuştu.
Talia bir adım geri çekildi ve alçak, bastırılmış bir sesle konuştu.
“Odamda olacağım. Siz işinize bakın.“
“Sizi odanıza kadar ben götüreyim.“
“Kendi başıma gidebilirim.“
“Size defalarca, refakatsiz dışarı çıkmamanız gerektiğini söylemedim mi?“
Azarlayan ses tonunu duyan Talia’nın güzel yüzünde belli belirsiz bir hoşnutsuzluk belirdi.
Daren’in arkasında duran şövalyeleri süzdü ve içlerinden en ufak tefek olanı işaret etti.
“O hâlde, şu adam bana eşlik etsin.“
Birdenbire işaret edilen asker irkilerek afalladı.
Hanımefendisinin Lucas’ın üzerine atılıp dilini koparmakla tehdit ettiği olaydan sonra, kabilenin savaşçıları Talia’ya temkinli yaklaşmaya başlamıştı. Seçilen adam da isteksiz görünüyordu; huzursuzca etrafına bakarak onay bekledi.
Varkas sert bir sesle çıkıştı.
“Dikilip ne bekliyorsun? Hanımefendiye eşlik et.“
Emri duyar duymaz asker telaşla yanlarına geldi.
Varkas istemeyerek de olsa Talia’nın omuzlarındaki kollarını çekti. Talia, arkasına bakmadan ondan uzaklaştı.
Bir süre onun uzaklaşan siluetini izledikten sonra Varkas yeniden Daren’e döndü. Adam sanki bu anı bekliyormuş gibi cüppesinin içinden tomar hâline getirilmiş belgeler çıkarıp ona uzattı.
“Bunlar, Ekselansları’nın İmparatorluk Sarayı’ndan ayrılmasından bu yana başkentte yaşanan gelişmeleri içeren raporlardır.“
Varkas belgeleri dikkatle inceledi. Muhafazakâr soylular arasında çatlaklar oluşmaya başladığı ve İmparatoriçe’nin İkinci Prens Asros için açıkça destek toplamaya giriştiği yazıyordu.
Varkas’ın kaşları çatıldı.
Bu ona hiç benzemiyor.
İmparator hâlâ sağlıklıydı. Beklenmedik bir felaket yaşanmadığı sürece Bilus Roem Guirta’nın hükmü en az on yıl daha sürecekti. Öyleyse İmparatoriçe neden İkinci Prens reşit olana kadar beklemiyordu?
Bu anlaşılmaz hamle, Varkas’ın şüphelerini körükledi. Daha önce kızını kullanarak Gareth’i kışkırtmıştı; şimdi de küçük oğlunu öne sürerek ortalığı karıştırmayı mı amaçlıyordu? Eğer gerçekten Gareth’in düşüncesiz davranışlarını teşvik eden kişi oyduysa, bu evlilik teklifinin ardında çok daha büyük bir tehlike saklanıyor olabilirdi.
Heimdall Hanedanı’nın varisiyle Birinci Prenses Ayla’nın nişanının resmî olarak görüşülmeye başlandığını anlatan satırlara geldiğinde, elindeki parşömeni öfkeyle buruşturdu.
Kuzey ile ilişkileri güçlendirmek başlı başına kötü bir fikir değildi. Ancak Ayla’nın güvenliğini onlara emanet etmek aceleci bir karardı.
Kuzeyliler, soylarına olağanüstü derecede bağlı bir halktı. Kadim devlerin platin sarısı saçlarını ve kızıl gözlerini korumak adına nesiller boyunca akraba evliliklerinden çekinmeyenler onlar değil miydi? Siyah saçlı bir prensesi gönüllü olarak hanımlarının yerine kabul etmeleri mümkün değildi. Elbette başka hesapları olmalıydı.
Düşünceli bir ifadeyle dudaklarını okşayan Varkas, kısa süre sonra bahçeden ayrıldı.
Başkahyanın rehberliğinde çalışma odasına geçti. Genç bir uşak ona yazı takımlarını getirdi. Masasına oturarak peş peşe birkaç belge kaleme aldı. Bunlar, Heimdall Hanedanı’nın topladığı ordunun büyüklüğü ile para akışının ayrıntılı biçimde soruşturulmasını emreden talimatlardı.
Belgeleri mühürleyip bir ulakla gönderdikten sonra, başkente ulaştırılmak üzere iki haber mektubu daha yazdı. Biri Oristein Markisi’ne, diğeri Gareth’e hitaben hazırlanmıştı.
Kuzeyde gizlenen tehlikeler konusunda olabildiğince diplomatik ifadelerle uyarıda bulunan Varkas, belgeyi imzalayıp mührünü bastı.
Bir kenardan sessizce izleyen Daren, tereddütle sordu:
“Birinci Prenses’in evliliğini engellemeyi mi düşünüyorsunuz?“
Varkas şaşkınlıkla ona baktı.
“Bunda bir sakınca mı var?“
“Şey... Ekselansları’nın bizzat araya girip vazgeçirmeye çalışması biraz tuhaf karşılanmaz mı?“
Daren ensesini kaşıdı.
“Halk, Shiokan Büyük Dükü’nün hâlâ Birinci Prenses’e karşı hisler beslediğini düşünebilir.“
Varkas kuru bir kahkaha attı.
“Ne kadar önemsiz şeylere kafa yoruyorsun.“
Saray koridorlarında dolaşan dedikoduların Doğu üzerinde kayda değer bir etkisi yoktu. Yeni Büyük Düşes’in konumunu maiyetinin gözünde çoktan sağlamlaştırmıştı. Şu an için çok daha tehlikeli olan şey, muhafazakâr soyluların, Veliaht Prens ile arasındaki ilişkinin tamamen bozulduğunu düşünmesiydi.
Parşömeni rulo hâline getirip balmumuyla mühürledi.
“En hızlı ulağı seç ve bunu başkente gönder.“
Bir an tuhaf bir ifadeye bürünen adam, parşömeni alarak odadan çıktı.
Varkas sandalyesine yaslanıp başını pencereye çevirdi.
Ne zaman başladığını fark etmemişti ama gökyüzünden ince bir yağmur inmeye başlamıştı.
Ansızın, bahçede tek başına duran Talia’nın görüntüsü zihninde canlandı. O sırada ona ne söylemek istemişti?
Ölü kuşa bakan o kederli gözler aklına geldikçe, göğsünde açıklayamadığı bir huzursuzluk büyüyordu. Parmaklarıyla masaya ritimsiz vuruşlar yaptıktan sonra aniden ayağa kalkıp çalışma odasından çıktı.
Koridor, sanki bir karşılama töreni için hazırlık yapılıyormuşçasına hareketliydi. Önünde eğilen hizmetkârların arasından geçerek merdivenleri çıktı.
Yatak odasının kapısını açtığında, geniş yatağın üzerinde kıvrılmış küçük bir siluet gözüne çarptı.
Yatağa yaklaştı. Zarif yüz hatlarını takip eden kar beyazı yanaklarına hafif bir kızıllık çökmüştü. Gün boyunca hasta bir yavru kuş gibi halsiz duran kadın sonunda ateşlenmiş olmalıydı.
Varkas derin bir nefes verdi ve raftan temiz bir havlu aldı. Tam onun yüzünü silmek üzere eğildiği sırada, burnuna yabancı bir koku çarptı.
Olduğu yerde donup kaldı.
Ağzının kenarından koyu kırmızı bir leke yayılıyordu.
Uzun süre o lekeye baktıktan sonra, yan yatmakta olan bedenini usulca sarstı. Soğuk terle nemlenmiş boynu güçsüzce yana düştü.
Ancak o zaman yastığın üzerine yayılan kırmızı lekeyi fark etti.
Varkas ağır ağır gözlerini kırpıştırdı ve Talia’nın başını dikkatle ellerinin arasına aldı.
Keskin kan kokusu burnunu yaktı.
Ağzının kenarında biriken kızıl sıvı, onun solgun ve hareketsiz boynu boyunca süzülerek aşağı akıyordu.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.