Bölüm...
Drama,Fantasy,Historical,Josei,Novel,Romance,Tragedy

Bölüm 131

Yazar: Hanagasumi Grup: : Bağımsız Okuma süresi: 7 dk Kelime: 1.855

Sıkı bir ağa yakalanmış balık gibi hissediyordu.
İçgüdüsel bir çırpınışla yataktan kurtulmaya çalışıp kollarını ve bacaklarını savurduğu anda, Varkas bedenini usulca bastırdı ve iki eliyle yanaklarını kavradı.
“Şşş... Sorun yok.“
Ilık nefesi, terle ıslanmış gözkapaklarına dokundu. Bir an içinde donup kalmış bedeni çözülür gibi oldu. Fakat zihni hâlâ gerginliğin kıskacındaydı.
Başını yana çevirdi, güçlükle doğrularak üst bedenini örtünün altından çıkardı.
“Üzerimi... ört.“
Ardından, boğulmak üzere olan birinin karaya uzanışı gibi elini pencereye doğru uzattı. O sırada uzun ve güçlü parmaklar saçlarının arasına süzüldü. Bir anda başı geriye çekildi ve dudakları sıcak, yapışkan bir dokunuşla mühürlendi.
Artık başka hiçbir şey düşünemiyordu. Zihninde yalnızca, alevler gibi birbirine dolanan dillerinin bıraktığı his kalmıştı. Talia, Varkas’ın omuzlarına sımsıkı tutundu ve ateşli bir nefes verdi.
“Kalçanı kaldır.“
Farkına varmadan onun sözünü dinlediğinde, ince elbisesinin eteği aşağı doğru sıyrıldı.
Terle kayganlaşmış bedenleri, sıcak havayla dolu daracık örtünün altında baş döndürücü bir temasla birbirine sürtündü.
Kaynayan bir bataklığın içine gömülmek böyle bir his miydi? Sanki bedenindeki bütün kemikler ve kaslar eriyip gidiyordu.
Talia, yumuşak bedenini onun çelik kadar sert ve pürüzsüz vücuduna sürterken boğuk bir hıçkırık çıkardı.
Tam o sırada beline dolanmış elbisesinin eteği kalçalarının altına kadar sıyrıldı.
Aralarındaki son engel de ortadan kalkınca, mum gibi eriyip gitmekte olan zihni ansızın yeniden ayıldı.
Sargılı bacağının ona değmemesi için bacaklarını iyice açtı. Ardından, örtünün dışına çıkıp çıkmadığını kontrol etmek istercesine boynunu uzattığı anda Varkas yüzünü kavrayıp onu kendisine çevirdi.
“Zihninin başka yerlere kaymasına izin verme.“
Ay ışığını yansıtan mavi gözleri tüm görüşünü doldurdu.
Nefes almayı unutan Talia, gözlerinin içindeki gümüşi parıltıları tek tek saymaya başladı. Mavimsi bir ışıkla parlayan kül sarısı saçları usulca alnını gıdıklıyordu.
Büyülenmiş gibi yüzüne bakarken, sıcak bir el bedeninde aşağı doğru kaydı. Varkas’ın gözleri ise hiç ayrılmadan yüzünde kalmıştı.
Onun, verdiği en küçük tepkiyi bile dikkatle izlediğini fark eden Talia’yı tarifsiz bir utanç sardı ve gözlerini sımsıkı kapadı.
Bu bir hataydı.
Görüşü karardığı anda bedenini okşayan dokunuş çok daha belirgin hâle geldi.
Fakat dayanılmaz hislere katlanarak gözlerini yeniden açmaya fırsat bulamadan önce, kulağında nemli bir iç çekiş yankılandı.
“Gözlerini aç, Talia.“
Yumuşak sesi bir silahtan farksızdı.
O an anladı.
Adam, kalbinde geriye kalan son parçayı bile keskin bir bıçakla söküp almak istiyordu.
Her şeyimi aldıktan sonra bana ne kalacak?
“Bana bak.“
Bitmek bilmeyen ısrarına daha fazla direnemeyen Talia sonunda gözkapaklarını araladı.
Tam o anda Varkas ona derin bir bakış fırlattı; ay ışığının altında parlayan gözlerinde, ruhunun en derin köşelerine kadar ulaşmak isteyen sessiz ama sarsılmaz bir kararlılık vardı.
Talia, heykeli andıran bembeyaz omuzlarına sıkıca tutundu. Karnını dolduran baskıyla başı istemsizce geriye düştü.
Varkas, bütün ağırlığıyla üzerine eğilirken başparmağıyla gözlerinin kenarında biriken yaşları usulca sildi. Ardından, yaşlarla buğulanmış gözlerinin içine dikkatle baktı. O bakış, ruhunun en dip köşelerine kadar inmek ister gibiydi.
Keskin bir iğnenin gözbebeklerini delip geçtiği yanılsamasını uyandıran baş döndürücü bir his bütün benliğini sardı. Ama Varkas, bakışlarını ondan kaçırmasına izin vermedi.
Başını sıkıca kavrayan adam, ağır ağır hareket etti. Talia ise, onun elinde tutsak kalmış bedeninin içten ve dıştan, olgunlaşmış bir meyve gibi yumuşayıp parçalanacakmış hissine kapıldı.
Farkına bile varmadan dudaklarından yalvarırcasına dökülen bir fısıltı yükseldi. Ne için yakardığını kendisi de bilmiyordu.
Terden sırılsıklam olmuş bedeni, kavurucu sıcaklıktaki örtünün altında nemli bir buhar yayıyordu. Sanki o anda beyni bile buhar olup uçacakmış gibiydi.
“Varkas...“
Hıçkırığı andıran titrek bir inleme boğazından durmaksızın yükseldi.
Yatağın gıcırtısı, birbirine sürtünen tenlerin ıslak sesi ve göğsünü parçalayacakmış gibi çarpan kalbinin gürültüsü birbirine karıştı.
Delirecekmiş gibi hissediyordu.
Aklı, bedeni... Kısacası sahip olduğu her şey yavaş yavaş çözülüp dağılıyordu.
Ve Varkas bütün bunları sessizce izliyordu.
Ustura kadar keskin bakışları; kızarmış yanaklarında, yaşla ıslanmış kirpiklerinde, düzensiz nefesler bırakan dudaklarında ve odağını yitirmiş gözlerinde dolaşıyordu.
Sonunda buna daha fazla dayanamayarak kollarını onun boynuna doladı ve yüzünü sert omzuna gömdü.
Kulağının dibinde dişlerini sıktığını duydu.
Ardından, içinde çok derinlerde saklı bir şey acımasızca ezilip parçalandı.
Parmak uçlarıyla ay ışığında belirginleşen ince kaslarının çizgilerini takip etti. Ona zarar vermemek için kısacık kesilmiş tırnakları, terle nemlenmiş teninin üzerinde usulca kaydı.
Düzensiz ve sıcak nefesleri başının üzerine dökülüyordu.
Bilincine ne kadar zamandır güçlükle tutunduğunu bilmiyordu.
Az önceye kadar düzenli ve ağır olan hareketler, bir anda ölçülemeyecek kadar hızlandı.
Beklenmedik bu sarsıcı his karşısında afallayan Talia, istemsizce eğilip ensesini sertçe ısırdı.
Tam o anda bütün benliğinde şiddetli bir patlama hissi yankılandı.
Bütün vücudu titrerken ona sımsıkı sarıldı. Gözlerinden taşan yaşlar yanaklarını ve boynunu usulca ıslattı.
Sıcak parmakların, gözyaşlarıyla ıslanmış yanağını okşadığını hissetti.
Bu dokunuş, savunmasızca açıkta kalan kalbini avuçlarının arasına almış gibiydi.
Tarifsiz bir baş dönmesiyle gözlerini sıkıca kapadı.
Ve bir süre sonra, ne zaman olduğunu bile anlayamadan bilincini yitirdi.
Talia, bunaltıcı sıcaklıktan kurtulmak istercesine uykusunda dönüp dururken belini saran kuvvetli baskıyla ansızın uyandı.
Ay ışığının mavimsi parıltısına gömülmüş yatak odası, bulanık bakışlarının önünde yavaş yavaş belirginleşti. Sersemlemiş hâlde birkaç kez gözlerini kırpıştırdı. Ardından, sırtında hissettiği sıcak bedenin farkına varınca irkilerek başını çevirdi.
Varkas, yanağını yastığa yaslamış, derin bir uykunun huzuru içinde uyuyordu.
Talia usulca doğrulup uzun süre onu seyretti.
Saf beyaz ay ışığı, adamın zarif elmacık kemiklerinin üzerinden süzülüyor; ensesinde hâlâ belli belirsiz duran diş izini aydınlatıyordu.
İçgüdüsel olarak parmaklarını uzatıp o izin üzerine dokunmak istedi.
Fakat eli havada durdu.
Huzur içinde uyuyan adamın gecesini bozmak istemedi.
Sessizce yataktan indi.
Pencereye dolan parlak ay ışığı sayesinde çevresini seçmekte zorlanmıyordu.
Yatağın köşesine buruşturulmuş hâlde bırakılmış elbiseyi yerden aldı ve başından geçirerek üzerine giydi.
Kırışmış eteğini düzelttikten sonra başını kaldırdı.
Büyük kemerli pencerenin ardında, kapkara gökyüzünü aydınlatan dolunay bütün görkemiyle yükseliyordu.
Üzerine dökülen ay ışığı öylesine parlaktı ki gözlerini kamaştıracakmış gibi hissediyordu.
“Gitme.“
Gece göğüne dalıp gitmişken sırtında sıcak bir beden hissetti.
Talia’nın bütün vücudu ürpertiyle sarsıldı.
Varkas, serin ve hafif nemli çarşafı ikisinin üzerine doladıktan sonra yüzünü onun şakağına yasladı.
“Bu gece... sadece burada kal.“
Talia gözlerini sımsıkı kapattı.
Onu kendinden uzaklaştırması gerektiğini hissediyordu.
Ama neden bunu yapmak zorunda olduğunu artık hatırlayamıyordu.
Onunla ilk karşılaştığı günden beri özlemini çektiği şey tam da bu kucaklayıştı.
Kendisine sımsıkı sarılmasını...
Ve bir daha hiç bırakmamasını dilemişti.
Öyleyse neden kendi arzularına karşı koymaya çalışıyordu?
Çaresizce titreyen Talia sonunda yavaşça başını salladı.
“...Peki.“
“Yarın da.“
“...“
“Ondan sonraki gün de.“
Büyülenmiş gibi bir kez daha başını sallayınca, Varkas usulca onu yeniden yatağa götürdü.
Soğumaya yüz tutmuş bedenini sıcak kollarıyla sıkıca sardı. Kısa bir tereddüdün ardından Talia da ellerini onun beline doladı.
Her zamanki ifadesiz yüzünde, yalnızca bir anlığına beliren silik bir memnuniyet gölgesi geçti.
Talia başını kaldırıp ona baktı.
Sonra hiçbir şey söylemeden alnını onun geniş göğsüne yasladı.
                                     ~~~
Rüzgâr mevsimi artık son demlerini yaşıyordu.
Çalışma odasında önündeki raporu gözden geçiren Varkas, yanağına dokunan serin esintiyle başını çevirdi.
Sonuna kadar açık bırakılmış pencerenin ötesinde, bakmaya kıyılamayacak kadar berrak ve masmavi bir gökyüzü uzanıyordu.
Bir anlığına bu manzaraya dalıp gitmişken içeri dolan birkaç serin rüzgâr, masasındaki evrakları savurdu.
Hoşnutsuz bir ifadeyle kâğıt ağırlığını alıp parşömenlerin üzerine bıraktı, ardından ayağa kalkarak pencereyi kapattı.
Tam o sırada camın ardından gözüne altın sarısı bir saç tutamı ilişti.
Bakışlarını aşağı çevirdi.
Kısa süre önce kendisine hediye edilen bembeyaz kürke sarınmış Talia, dadısıyla birlikte bahçede ağır adımlarla dolaşıyordu.
Keskin rüzgârlar pembeleşmiş yanaklarına her çarptığında, altın rengi saçları bir kuşun kanatları gibi zarifçe dalgalanıyordu.
Varkas gözlerini hafifçe kıstı ve bir süre onu sessizce izledi.
Kendi avladığı hayvanın kürkünü onun üzerinde görmek, içinde tuhaf bir doyum hissi uyandırıyordu.
Sabah boyunca hiçbir şey yememiş olmasına rağmen karnı tokmuş gibi hissediyordu.
Ne var ki bu memnuniyet uzun sürmedi.
Son birkaç gündür Talia’nın belirgin biçimde halsiz olduğu gözünden kaçmamıştı.
Üstelik bu sabah şafak sökerken hafifçe ateşlenmiş, bu da onu istemeden endişelendirmişti.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi