Bölüm 113
“Cenaze hazırlıklarını usullere uygun şekilde yapın.”
Babalarının kalbinin tamamen durduğunu teyit ettikten sonra Varkas, sakin bir sesle talimat verdi.
Soğumaya başlayan babasının elini iki eliyle kavramış hıçkırarak ağlayan Raina başını kaldırıp ona öfkeyle baktı. Ağabeyinin en ufak bir keder belirtisi göstermemesine içerlemiş gibiydi.
Buna karşılık Lucas oldukça metin görünüyordu. Gözleri kan çanağına dönmüş olsa da, sanki bu ana çoktan hazırlanmıştı. Sakin tavrını koruyarak küçük kız kardeşini teselli etmeye çalıştı.
“Artık ağlama. Babamız daha iyi bir yere gitti.”
Ne var ki Raina’nın gözyaşları dinmek bilmiyordu.
Sonunda Lucas kollarını onun omuzlarına doladı ve onu odadan dışarı çıkardı. Ancak o zaman beklemekte olan rahipler yatağın etrafındaki perdeleri indirip merhumun bedenini şifalı otlarla karıştırılmış suyla yıkama merasimine başladılar.
Talia sessizce bu ritüeli izledi. Ardından bitkinliğine yenik düşerek Varkas’ın pelerininin ucunu çekiştirdi.
“Artık gidelim. Burada kalmamız için bir sebep yok.”
Etraftan birkaç hoşnutsuz bakış yönelse de Talia bunlara aldırış etmedi.
Babasının soğuk ve cansız yüzüne bakan Varkas, ifadesiz bir şekilde başını salladı.
“Gidelim.”
Daha fazla oyalanmadan odadan çıkıp koridora yöneldiler.
Yatak odasının dışında, Büyük Dük’ün son anlarına tanıklık etmek için toplanmış hizmetkârlar sıralanmıştı. Hepsi aynı anda şapkalarını çıkararak son saygılarını sundular.
Talia onların yüzlerini dikkatle inceledi. Çoğunun yüzündeki içten kederden anlaşıldığı kadarıyla o tuhaf ihtiyar aslında oldukça iyi bir hükümdardı. Muhtemelen Lucas ve Raina için de kötü bir baba olmamıştı.
Ama Varkas için durum farklı olmalıydı.
Ona yan gözle bakarak temkinli bir sesle konuştu.
“Az önce... o da neydi öyle?”
Adam kaşlarını hafifçe çatarak ona baktı. Talia huzursuz bir tavırla devam etti.
“Babanız biraz önce tuhaf şeyler söyledi.”
“Can çekişen bir ihtiyarın sayıklamalarından başka bir şey değildi.”
Keskin bir kararlılıkla konuşan Varkas, birden onu kollarına alıp merdivenlerden yukarı taşımaya başladı.
Talia şüpheli gözlerle ona baktı.
“Neden böyle saçma şeyler söyledi?”
Kısa bir sessizliğin ardından Varkas sakin bir ifadeyle konuştu.
“Majesteleri ailemiz hakkındaki söylentileri duymuştur.”
“Kadim Shiokan soyunun şeytani güçler kullandığı söylentisini mi?”
Talia’nın doğrudan sorusu üzerine Varkas kuru bir kahkaha attı ve bunu saklamaya çalışmadan cevap verdi.
“Gerçekten de Shiokan soyundan bazı kişiler sıra dışı güçlerle doğmuştur. Babam da benim onlardan biri olduğuma inanıyordu.”
Talia’nın gözleri büyüdü.
“Bu gerçekten doğru mu?”
Adamın dudaklarında alaycı bir tebessüm belirdi.
“Siz ne düşünüyorsunuz?”
Talia tereddütle ona baktı.
Onun yüzündeki ifadeyi gören Varkas’ın gülümsemesi silindi.
“Ne yazık ki hiçbir güce sahip değilim.”
Farkına varmadan yatak odasının kapısına ulaşmışlardı.
Varkas kapıyı açıp içeri girdi.
Odaya dolan serin hava Talia’nın ürpermesine neden oldu. Bunu fark eden Varkas onu yatağın üzerine bıraktı ve omuzlarına kalın bir battaniye örttü.
Kısa süre sonra birkaç hizmetkâr içeri girerek şömineyi yaktı, ardından şarap ve yiyeceklerle dolu tepsiler bıraktı.
Bir süre odada telaşla dolaştıktan sonra hepsi çekilip gidince Talia sorusunu yeniden sordu.
“Gerçekten hiçbir gücünüz yok mu?”
Ceketini çıkarıp duvara asmakta olan Varkas dönüp ona baktı ve kaşlarını çattı.
Talia onun tepkisini tarttıktan sonra ısrarla devam etti.
“Söylentilere göre İmparatoriçe Bernadette insanların zihinlerini okuyabiliyormuş...”
“Bunların hepsi asılsız söylentilerden ibaret.”
Sesi bir anda sertleşmişti.
“O yalnızca başkalarının duygularını çoğu insandan daha hassas algılayabiliyordu.”
Varkas’ın soğuk bakışları karşısında irkilse de Talia pes etmedi.
“Yani gerçekten hiçbir şey göremiyor musunuz?”
Varkas uzun süre yüzüne baktı.
Talia, ölen ihtiyarın neden oğlunun özel bir güce sahip olduğuna inandığını şimdi anlayabiliyordu.
Mavi gözlerinin içinde dağılmış gümüş kırıntıları vardı. O gözler yaşayan, nefes alan keskin bıçaklar gibiydi.
Sanki zihninin en gizli köşelerini didik didik ediyormuş gibi hissettiği anda donup kaldı.
Tam o sırada Varkas acı bir tebessüm etti.
“İçinizi görüp her şeyi anlayacağımdan mı korkuyorsunuz?”
Talia irkildi ve bakışlarını kaçırdı.
Varkas yatağa yaklaşıp çenesini tuttu, yüzüne dikkatle baktı.
“Kafanızın içinde ne saklıyorsunuz da böyle titriyorsunuz, merak etmeye başladım.”
“Kim titriyormuş!”
Talia irkilerek onun elini itti.
Bu ihtimal son derece düşük olsa da, gerçekten zihnini okuyabildiği düşüncesi bile alnında soğuk terlerin belirmesine yetmişti.
Ona yukarıdan soğuk bir bakış atan Varkas kuru bir sesle konuştu.
“Zihniniz güvende. Boş yere endişelenmeyin.”
Ardından konuşmayı sürdürmeye niyeti yokmuş gibi sırtını döndü.
“Önce yemeğinizi yiyin. Yarın cenazeye katılacaksanız bugün gücünüzü toplamanız gerekir.”
Sert ama öğüt veren bir tonla bunları söyledikten sonra yemek tepsisini yatağın yanına bıraktı ve şöminenin başına giderek ateşi harladı.
Sessizce onun sırtını izleyen Talia sonunda gözlerini önündeki tepsiye indirdi.
Son birkaç gündür Varkas’ın onu beslemesine alışmıştı. Kendi başına yemek yemeye çalışmak nedense içinde tuhaf bir boşluk hissi uyandırıyordu.
Bu hissi kovmak istercesine küçük bir parça ekmek alıp zorla ağzına attı.
Zihni biraz olsun berraklaşınca kendi kuşkularından utanmaya başladı.
Gerçekten insanların zihnini okuyabiliyor olması mümkün değildi.
Eğer böyle bir gücü olsaydı, ona karşı ne acıma duyardı ne de sorumluluk hissederdi.
Yıllardır ona ne kadar takıntılı olduğunu bilseydi...
Muhtemelen tiksinti duyardı.
[hr]
Talia’nın önceden öngördüğü gibi, cenazenin başladığı gün gökyüzünden buz gibi bir yağmur boşaldı.
Fakat ertesi günden itibaren güneşli günler ardı ardına geldi.
Bu sayede merhum Büyük Dük Shiokan, Kalmore’un doğusundaki katedral mahzenine göz kamaştırıcı güneş ışıkları altında defnedildi.
Aile arasında düzenlenen özel cenaze töreni ağırbaşlı bir atmosfer içinde tamamlandıktan sonra taziyeye gelenler sıraya girerek son görevlerini yerine getirdiler.
Uzak diyarlardan gelen elçiler görkemli cenaze ayinine katıldı ve yaklaşık bir hafta boyunca Raedgo Kalesi’nde kaldıktan sonra ayrıldılar.
Büyük Lord’un cenazesi bir ila üç ay arasında sürerdi ve bu süre boyunca kale, elçilerin görüş alışverişinde bulunduğu büyük bir buluşma merkezine dönüşürdü.
Bu yüzden Talia için son derece yorucu günler başlamıştı.
Doğu’ya özgü geleneksel kıyafetler içinde, korkuluğa yaslanmış halde aşağıdaki kalabalık salonu izliyor; gördüğü manzaradan bıkmış görünüyordu.
Hastalığını bahane ederek ziyafetlerden ve cenaze ayinlerinden kaçınmayı başarmıştı ama misafirlerin karşısına çıkmaktan tamamen kurtulması mümkün değildi.
İsteksizce merdivenlerden indi.
Topalladığını belli etmemeye özen göstererek salona adım attığında yüzlerce çift göz aynı anda ona çevrildi.
Yüreği sıkıştı.
Eskisi kadar paniğe kapılmıyor olsa da insanların bakışlarından hâlâ rahatsız oluyordu.
Üstelik artık çoğu kişinin bedenindeki yaraları fark etmediğini anlamış olsa bile bu duygu değişmemişti.
Katılaşmış yüzüne güçlükle bir tebessüm yerleştirdi.
“Bunca yolu kat ederek geldiğiniz için hepinize teşekkür ederim. Lütfen kendinizi evinizde hissedin.”
“Nezaketiniz için teşekkür ederiz, Yüce Düşes Hazretleri.”
Hayranlıkla ona bakan genç bir adam coşkulu bir sesle karşılık verdi.
Talia rahatsızlığını belli etmemek için doğal bir hareketle yüzünü başka yöne çevirdi.
Tam o sırada biri ustalıkla önüne geçti.
“Misafirlerimizin, Yüce Düşes Hazretleri için özel bir hediye getirdiğini duydum.”
Bu kişi Daren Dru Shiokan’dı.
Kusursuz resmî kıyafetler içindeki adam, onu büyük bir ustalıkla ziyafet salonuna doğru yönlendirdi.
Talia kısa bir selam verip ortadan kaybolmayı planlamıştı ama görünüşe göre Daren onu Doğu aristokrasisinin sosyal çevresinin tam ortasına sürüklemeye kararlıydı.
Koluna yerleşen eli silkip atma isteğini bastırarak ağır adımlarla misafirlerin arasından geçti.
Gösterişli süslemelerle bezeli ziyafet salonuna girdiğinde, yas kıyafetleri içindeki Lucas ve Raina’yı gördü.
Ancak onların kederli yüzlerini görünce içinde bulunduğu kaosun aslında bir cenaze töreni olduğunu yeniden hatırladı.
Dudaklarına gelen alaycı ifadeyi yutarak uzun ziyafet masasının başındaki yerine oturdu.
Biraz ileride oturan Raina, onu görür görmez keskin bir bakış fırlattı.
Talia bunu tamamen görmezden gelerek Daren’e ilgisiz bir ses tonuyla konuştu.
“Bir hediye hazırlandığını söylemiştiniz. Getirin.”
Onun buyurgan tavrı karşısında acı acı gülümseyen adam hizmetkârlara işaret etti.
Kısa süre sonra bir mabeyinci büyük bir sandık taşıyarak içeri girdi.
“Bu, Baron Basilar tarafından takdim edilen hediyedir.”
Sandığın içinde elflerin ellerinden çıktığı belli olan, gizemli renklerde bir kumaş bulunuyordu.
Nadir bulunan bu hediyenin değeri neredeyse bir kalenin servetine denktı.
Salonun dört bir yanından hayret dolu nidalar yükseldi.
Hediyeyi sunan baron da son derece memnun görünüyordu.
Ancak Talia hiçbir heyecan hissetmedi.
Yaralandığı günden beri süslenmeye ve gösterişli eşyalara olan ilgisini tamamen kaybetmişti.
Sandığa kayıtsız bir ifadeyle bakan Talia, yalnızca görev icabı konuşuyormuş gibi mırıldandı.
“Teşekkür ederim. İyi muhafaza edeceğim.”
Bu kuru karşılık karşısında baronun yüzü hafifçe gerildi.
Talia bunu da umursamadı.
Tam ayağa kalkmaya hazırlanıyordu ki salonun dışından aceleci ayak sesleri duyuldu.
Görünüşe göre yeni ve önemli bir misafir gelmişti.
Yorgun bir iç çekti.
O sırada başuşağın nefes nefese sesi salonda yankılandı.
“Yüce Düşes Hazretleri! İmparatorluk Sarayı’ndan bir diplomatik heyet teşrif etti!”
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.