Bölüm 114
Ziyafet salonunun üzerine ağır bir sessizlik çöktü.
Salondaki herkesin tepkisini beklediğini fark eden Talia, dudaklarının kenarında hafif bir tebessüm belirmesine izin verdi.
“Öyleyse ne bekliyorsunuz? Misafirleri içeri alın.”
Sakin görünmeye çalışarak başuşağı azarlayınca, kapının yanında duran adam gergince dudaklarını yaladı.
“Şey... Sanırım Majestelerinin misafirleri bizzat karşılaması gerekecek.”
Talia bir kaşını kaldırdı.
Şu anda Doğu Toprakları’ndaki en yüksek mevki ona aitti. Hangi misafir gelmiş olursa olsun, onu karşılamak için dışarı koşması gerekeceğine ihtimal vermiyordu.
Tam sert bir karşılık vermeye hazırlanıyordu ki adamın titrek sesi kulaklarına ulaştı.
“H-heyetin başındaki kişi... İmparatoriçe Hazretleri.”
Talia’nın ağzı şaşkınlıkla aralandı.
Sanki zihni bir anda boşalmıştı.
Etrafındaki uğultuyu duyunca kendine gelir gibi oldu.
Hızla ziyafet salonundan çıktı. O an, aksayan yürüyüşünün dikkat çekebileceğini düşünmeye bile vakti yoktu.
Etekleri arkasında savrulurken büyük salonu geçti ve neredeyse koşar adımlarla dışarı çıktı.
Kale avlusunda, imparatorluk sancaklarını taşıyan yüzlerce elçi düzenli sıralar hâlinde bekliyordu.
En önde duran kadın, ışıl ışıl bir gülümsemeyle elini salladı.
“Talia!”
Güneş kadar parlak görünen kadın, bahçeyi sanki bulutların üzerinde yürüyormuşçasına geçti.
On dokuz yaşında bir kızın annesi olduğuna inanmayı güçleştirecek kadar genç ve taze görünüyordu.
“İyi misin?”
Aralarındaki mesafeyi bir anda kapatan Senevere, onu krem kadar yumuşak kollarıyla sıkıca kucakladı.
Teninden yükselen tatlı koku Talia’nın başını döndürdü.
Talia başını kaldırıp ona baktı.
Gözlerinde şaşkınlık, kaygı, korku ve özlem birbirine karışmıştı.
“A-Anne... neden buradasınız...?”
“Elbette seni görmek için geldim.”
Senevere kızının yanağına bir öpücük kondurdu ve yumuşak bir sesle fısıldadı.
“Nasıl olduğunu çok merak ediyordum. Bu yüzden Bilus’a beni elçi olarak göndermesi için yalvardım. Her zamanki gibi, ısrarıma dayanamadı.”
Ardından gül kokulu zarif parmaklarıyla kızının yanağını okşayarak yüzünü dikkatle inceledi.
“İmparatorluk Sarayı’nda yaşadığın zamankinden daha sağlıklı görünüyorsun. Görünüşe bakılırsa kocan sana iyi davranıyor.”
Talia’nın omurgasından sebepsiz bir ürperti geçti.
Sanki yanmış gibi geri çekildi.
“Gerçekten mi...?
Buraya neden geldiniz?
Bu kez ne planlıyorsunuz...!”
“Majesteleri.”
Talia sözünü bitiremeden buz gibi bir ses araya girdi.
Başını çevirdiğinde Varkas’ı gördü.
Siyah uzun cüppesinin üzerine gri kürk işlemeli bir pelerin giymiş olan genç adam bahçeyi geçerek yanlarına geliyordu.
Görünüşe göre haberi katedraldeki toplantı sırasında almış ve vakit kaybetmeden buraya gelmişti.
Üzerinde yoğun bir günlük tütsüsü kokusu taşıyordu.
Varkas ustalıkla Senevere ile Talia’nın arasına girerek eğildi.
“Bunca yolu kat ederek geldiğiniz için teşekkür ederim.”
“Büyük Dük Shiokan için başsağlığı dileklerimi sunarım.”
Bataklık suyu kadar koyu ve derin görünen mavi gözleri, mermerden yontulmuş gibi duran genç adamın siluetini yavaşça süzdü.
Dudaklarında hafif alaycı bir tebessüm belirdi.
“Bir baba için ne büyük bir teselli olmalı...
Ölümünden önce oğlunun böylesine görkemli bir adam hâline geldiğini görmek.”
Genç bir çocuğa hitap ediyormuş gibi konuşan ses tonunu duyan Varkas’ın dudaklarında belli belirsiz bir küçümseme belirdi.
Her zamanki tekdüze sesiyle cevap verdi.
“Bu kadar büyük bir övgü karşısında ne diyeceğimi bilemiyorum.”
“Hâlâ her zamanki kadar mütevazısın.”
Senevere yumuşak bir kahkaha attı.
Ardından anlamlı bir bakışla Talia’ya göz ucuyla bakarak ekledi.
“Sarayda seni özleyen pek çok kişi var.”
Bir an durdu.
“Özellikle Veliaht Prens ile Birinci Prenses yokluğunu fazlasıyla hissediyor gibi görünüyorlar. Buna şaşmamak gerek. Sonuçta üçünüz birbirinize oldukça yakındınız.”
Talia, yüzündeki tepkiyi belli etmemek için dişlerini sıktı.
Onu dikkatle izleyen Senevere yeniden Varkas’a döndü ve neşeli bir gülümseme takındı.
“Düşününce, o ikisi size bir mesaj iletmemi istemişti. Bir dakikanızı ayırabilir misiniz?”
Varkas’ın gözlerinde keskin bir ışık çaktı.
O iki kişinin Senevere’den herhangi bir şey rica etmeyeceği herkesçe bilinen bir gerçekti.
Öyleyse neden böylesine açık bir yalan söyleyerek onunla konuşmaya çalışıyordu?
Bu durum ona yalnızca yaklaşan bir felaket hissi veriyordu.
Talia, kontrolsüzce titreyen eliyle Senevere’nin kolunu tuttu.
“Beni görmek için geldiğinizi söylemiştiniz, değil mi?
Benimle konuşun.”
Aceleyle yükselen sesi üzerine Senevere’nin yüzünde kısa süreli bir hoşnutsuzluk belirdi.
Talia kendini bir anda dokuz yaşındaki hâline dönmüş gibi hissetti.
Annesinin soğukluğu karşısında yine aynı şekilde afallamış, korkudan solmuş bir yüzle olduğu yerde donup kalmıştı.
Tam o sırada büyük bir el omzuna kondu.
“Majesteleri, lütfen odanıza dönüp dinlenin.”
Varkas onu Senevere’den nazikçe uzaklaştırdıktan sonra kapıda bekleyen hizmetçilere döndü.
“Büyük Düşes’i hemen odasına götürün.”
Emir verilir verilmez hizmetçiler yanlarına koştular.
Talia istemeyerek arkasını döndü.
Tam uzaklaşırken ardında yumuşak bir ses yankılandı.
“Anne kız olarak uzun zamandır yapamadığımız sohbeti daha sonra ederiz.”
Omzunun üzerinden ona sert bir bakış atan Talia, tek kelime etmeden yürümeye devam etti.
[hr]
Senevere, Varkas’ın çalışma odasında uzun süre kaldı.
Güneş batana kadar Talia’nın yanına gelmedi.
Odada volta atıp duran Talia, onun geldiğini duyar duymaz kapıya yöneldi.
Fakat dadısı ondan daha hızlı davranmıştı.
Yaşlı kadın koşarak dışarı çıktı ve Senevere’nin eteğine sarıldı.
Gözyaşları boncuk boncuk dökülüyordu.
“Majesteleri!
Sizi yeniden bu kadar yakından görebileceğimi düşünmezdim!
Artık ölsem bile gözüm açık gitmez!”
“Aman canım, neden ölesin ki?”
Senevere onu nazikçe kaldırdı ve genç bir kız gibi gülümsedi.
“Daha çok uzun yıllar yaşamalısın.
Talia’nın yanında dadısı olmadan ben nasıl içim rahat eder?”
Dadının gözleri duygulanmaktan dolmuştu.
Bu manzarayı tiksintiyle izleyen Talia ise sabırsızca annesinin kolunu çekiştirdi.
“Artık bana da biraz vakit ayırabilirsiniz sanırım?”
Sözlerinde hafif bir alay vardı.
Senevere’nin gözlerinin kenarı kıvrıldı.
“Elbette.
Aslında özellikle seninle konuşmak için geldim.”
Sonra, peşinden bekçi köpekleri gibi ayrılmadan gelen Shiokan şövalyelerine dönüp oyuncu bir gülümseme takındı.
“Kızımla biraz baş başa konuşmak istiyorum.
Bir süreliğine uzaklaşmanız mümkün mü?”
“Üzgünüm Majesteleri.
Güvenliğiniz adına bu emre uyamayız.”
Tyron El Drakan başını eğerek nazikçe reddetti.
Kendisine karşı gelen şövalyeyi ilgiyle süzen İmparatoriçe hafifçe omuz silkti.
“Öyleyse yalnız kalmamız pek uygun olmayacak gibi görünüyor.
Kısa bir yürüyüşe ne dersiniz?”
Temkinli görünümünü koruyan Talia paltosunu aldı ve odadan çıktı.
Koridor boyunca ve bahçeye doğru ilerlerken sayısız bakış onları takip etti.
Görünüşe göre Büyük Dük Hanedanı ile siyasi açıdan karşı cephede bulunan bir figürün bizzat Doğu Bölgesi’ne gelmesi, kalede büyük bir alarma yol açmıştı.
Fakat Senevere bu delici bakışlara en ufak bir önem vermedi.
Merdivenlerden vakur bir edayla indi.
Akan su kadar zarif ve pürüzsüz hareketlerle salondan geçti.
Talia ise arkasından aksayarak ilerliyordu.
Ona yetişmeye çalışırken birkaç dakika içinde sırtı ter içinde kaldı.
Buna rağmen İmparatoriçe, kızının fiziksel rahatsızlığını düşünmeye niyetli görünmüyordu.
Gün batımının dalgalanan kızıllığıyla yıkanan bahçeye çıktıklarında Senevere masum bir ifadeyle şövalyelere döndü.
“Biraz mesafe bırakmanızda sakınca yoktur, değil mi?”
Şövalyeler cevap vermekte tereddüt edince gülümseyerek devam etti.
“Yoksa konuşmalarımızı dinlemeniz mi emredildi?”
“...Hayır.
Burada bekleyeceğiz.”
Tyron isteksiz bir ifadeyle cevap verdi.
Senevere hiç vakit kaybetmeden dökülmüş yapraklarla kaplı patikada yürümeye başladı.
Talia da ona yetişmeye çalışırken, şövalyelerin yeterince uzaklaştığını düşündüğü anda endişeyle konuştu.
“Buraya gelmenizin asıl sebebi nedir?
Beni görmek için geldiğinizi söylemeyin.
Bunun doğru olmadığını biliyorum.”
“Gerçekten seni görmek için geldim.
Nasıl olduğunu öğrenmek istedim.”
Talia alaycı bir şekilde burun kıvırdı.
Doğu’ya giderken yüzünü göstermeye bile tenezzül etmeyen kadın şimdi bunları mı söylüyordu?
Tam karşılık verecekti ki Senevere bir sır paylaşır gibi kulağına eğildi.
“Ve ayrıca kocanın taraf değiştirip bizim saflarımıza katılma ihtimalinin olup olmadığını görmek istedim.”
Talia’nın gözleri şaşkınlıkla büyüdü.
Senevere, suyun üzerinde titreşen yansımalara bakmayı sürdürerek sakince devam etti.
“Görünüşe göre Gareth, senin onunla evlenmen yüzünden Shiokan Hanedanı’nın sadakatinden şüphe etmeye başlamış.
Bu yüzden kendisine yeni bir güç odağı bulmak amacıyla Kuzey’e el uzatıyor.”
“Bu... Bu ne demek oluyor?
Yoksa Ayla için yeni bir evlilik mi hazırlıyorlar?”
“Evet.
Görünüşe göre Gareth, kocanın bıraktığı boşluğu Kuzey Dükü’nün doldurmasını istiyor.”
Senevere’nin dudaklarında ince bir tebessüm belirdi.
“Fakat bu evliliğin gerçekleşeceğinden pek emin değilim.
Kocan bu girişimi aktif biçimde engelliyor.”
Talia eteğinin kumaşını öyle sıkı kavradı ki parmak uçları bembeyaz kesildi.
Senevere acımasızca ekledi:
“Bu yüzden İmparatorluk Sarayı’nın dört bir yanında Birinci Prenses ile genç Büyük Dük Shiokan arasında yarım kalmış bir aşk olduğuna dair söylentiler dolaşıyor.”
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.