Bölüm 1
Bo Li şiddetli bir baş ağrısıyla uyandı. Gözlerini açtığında üzerindeki kıyafetlerin bir gömlek, yelek ve çorapla değiştirildiğini fark etti.
Kıyafetlerin işçiliği ve kumaşı oldukça kaba durumdaydı. Hatta bazı yerlerde sökükler vardı ve dikişler yamuktu. Üzerine sinmiş tuhaf bir ter kokusu geliyordu.
Neredeydi burası? Kıyafetlerini kim değiştirmişti?
Bo Li doğruldu. Karnını kontrol etmek için kıyafetini kaldırdı ancak bir yara izi görmedi. Kollarına baktı; iğne deliği de yoktu.
Tam rahat bir nefes alacakken, dışarıdan gelen büyük bir gürültü duydu! Ardından kötücül bir kahkaha patladı.
“Bu çocuk gerçekten inatçı. Bir ata bağlanıp sürükleneli o kadar oldu ama tek bir ses bile çıkarmadı...“
“Bacaklarının arasına ateş edin de bakalım hâlâ bu kadar inatçı kalabilecek mi!“
Alaycı kahkahalar yükseldi.
“Bunu yapamazsınız,“ dedi biri, “Eğer onu sakatlarsak patron bizi öldürür... O, sirkimizin altın yumurtlayan tavuğu.“
“Altın yumurtlayan tavuk mu? O mu? Daha çocuk o. Bıyığı bile terlememiş.“
“Oldukça yetenekli,“ dedi diğeri gülümseyerek. Başını çevirdi ve bir köpeği çağırır gibi ses çıkardı. “Erik, bize vantriloqu’luğunu, şarkı söylemeni ve sihirbazlık numaralarını göster...“
Erik’in ne söylediğini ya da ne yaptığını duyamıyordu ama dışarıdaki kahkahalar aniden kesildi.
Herkes sessizleşti. Bir an için sadece olduğu yerde huzursuzca hareket eden atın sesi duyuldu.
Biri alaycı bir şekilde güldü ve atın tekrar hareket etmesi için “Çüş!“ diye bağırdı.
Kimse bir daha konuşmadı.
Bo Li’nin kalbine bir soğukluk çöktü. Eğer doğru hatırlıyorsa Erik hâlâ ata bağlıydı ve sürükleniyordu.
Kanını donduran şey ise dışarıdakilerin İngilizce konuşmasıydı.
Los Angeles’ta bir süre yaşamış olsa da, geçen ay ülkesine dönmüştü. Üstelik bu kişilerin Batı Yakası aksanı yoktu. Daha çok... Fransız aksanı gibi tınlıyordu.
Fransızlar tarafından mı kaçırılmıştı? Yoksa bu...
Bo Li bir anlığına gözlerini sıkıca kapattı ve başını eğip ellerine baktı. Elini gördüğü an beyni durdu. Ensesinde bir gerilme hissetti ve kalbi şiddetle çarpmaya başladı.
Bu onun eli değildi.
Temizlik takıntısı vardı. Tırnakları her zaman temiz, düzgün ve pembe; elleri ise kusursuzdu.
Buna karşılık, gördüğü bu el kaba ve kıpkırmızıydı. Eklemleri soğuktan şişmiş gibi görünüyordu. Tırnaklarının altında siyah kirler, avuç içlerinde ise kahverengi nasırlar vardı.
İnsanlar her gün en çok neyi görürdü? Yüzlerini değil, ellerini.
Bo Li bir gün uyanıp kendi bedeninde başka birinin elini göreceği aklının ucundan bile geçmezdi.
...Bu, sadece korku filmlerinde görülen bir sahneydi.
Neler oluyordu?
“...Hey, Poli, Poli, bana bak!“
Kulağının dibinde duyduğu bu ses, gök gürültüsü gibi geldi. Bo Li’nin ensesi karıncalandı. Hemen başını kaldırdı.
Ne ara geldiğini fark etmediği bir çocuk karşısında dikiliyor ve büyük gözleriyle ona bakıyordu. Zayıf ve hastalıklı bir görünümü vardı. Yetersiz beslendiği belliydi. Üzerinde buruşuk düz bir şapka vardı ve yüzü kırmızı sivilce izleriyle kaplıydı.
“Neden burada boş boş bakıyorsun?“ dedi çocuk. “Ciddi bir şey olduğunu bilmiyor musun? Erik, Mike’ın altın cep saatini çalmış!“
Bo Li kısık bir sesle, “Erik?“ diye sordu.
“Evet! Mike öfkeden deliye dönmüş. Erik’in ayağını eyerin kayışına bağlamışlar. At tarafından yüzlerce metre sürüklendi. Patron fark ettiğinde, Erik’in bacağı çörek gibi şişmişti ve sırtı kıyma gibi olmuştu. Yerlerde her yerde deri ve et parçaları vardı... Bunu hak etti.“ Çocuk küçümseyerek tükürdü. “Hep dikkatleri üzerine çektiği için böyle oldu!“
“Bana kalırsa, öyle kolay kurtulmamalıydı... Altın cep saati çok pahalı. Mike onu polise şikayet etmeli ve darağacına göndermeli...“
Bo Li içinden, Polis buraya gelir mi ki? diye geçirdi.
Bir dakika, darağacı mı?
O sırada çocuk aniden yanına sokuldu ve çadırın girişindeki örtüyü indirmesi için işaret etti. Dışarıyı gözetleyebilecekleri küçük bir aralık kalmıştı.
“Şşşt, şşşt...“ Yüzü kızarmıştı. Heyecanla sesini alçalttı. “Patron ve diğerleri geldi.“
Bo Li yukarı baktı ve Erik’i hemen gördü. Çok zayıftı ve ağır yaralıydı. Sedye üzerinde hareketsiz yatıyordu. Gömleği kana bulanmıştı. Kararmış gömleği, onu her an yutabilecek aç bir gölge gibi görünüyordu.
Burnuna yoğun ve rahatsız edici bir koku doldu.
İlk başta burnunun kanadığını sanıp başını kaldırdı. Birkaç saniye sonra bunun sadece yoğun kan kokusu olduğunu anladı.
Bir kıvılcım çaktı ve bir kibrit yakıldı. Bir adam purosunu yakıp Erik’e doğru yürüdü.
Hava kararmaya başladığı için Bo Li adamın yüzünü net göremiyordu. Sadece takım elbise giydiğini, yeleğinden sarkan bir saat zinciri olduğunu ve baş parmağında değerli taşlı, parıldayan altın bir yüzük bulunduğunu seçebiliyordu. Bu kişi, çocuğun bahsettiği patron olmalıydı.
“Sevgili Mike,“ dedi adam yavaşça, “sana sorabilir miyim, ona neden bunu yaptın?“
Bo Li ancak o zaman patronun yanında duran sarışın çocuğu fark etti. Çocuk şişman, yapılı ve al al bir yüze sahipti.
Sarışın çocuk hemen bağırdı: “Saatimi çaldı!“
“Hayır, hayır Mike,“ dedi adam başını sallayarak. “Sorumu yanlış anladın. Sana şunu soruyorum: Ona böyle işkence etmeye hakkın olduğunu düşünmeni sağlayan şey ne?“
Mike şaşkına döndü. Karşısındakinin Erik’i savunmasını beklemiyordu. Endişeyle, “Amca, annemin bana verdiği altın cep saatini çaldı...“ dedi.
Adam purosunun dumanını üfledi ve ona susması için işaret etti. “Sen benim sevdiğim yeğenimsin, bu yüzden normalde bu tür haşarılıklarını görmezden geliyorum. Ama bu sefer çok ileri gittin.“
“Erik sihirbazlık yapabiliyor, vantrilok yeteneği var ve şarkı söyleyebiliyor.“ Adam sedyede yatan Erik’e, kapıyı koruma yeteneğini yitirmiş bir köpeğe bakar gibi, acıma dolu gözlerle baktı. “Ona emir verdiğimde ateş çemberinin içinden bile geçebilir. Ya sen? Sen sadece yediğin yemeği ziyan ediyorsun. Erik’in kazandığı paranın yarısını bile getiremiyorsun.“
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.