MANGA-TR
Bölüm 136
Bölüm...
Action,Adventure,Fantasy,Romance

Bölüm 136

Yansıma
Yazar: Raban Grup: : Bağımsız Okuma süresi: 5 dk Kelime: 1.318

Bölüm 136 – Yansıma
Çeviri: Raban
 
Sağlam ahşap kapının ardında, taş duvarlı küçücük bir oda vardı. Odadaki tek pencere daracık, ahşap panjurlarla kapatılmış ve üzerine kalın bir kumaş gerilmişti. Harper onları gece pencereleri açmamaları konusunda uyarmıştı ama Alacakaranlık Kulesi’nde zaten kimse dışarıdaki manzarayı seyretmek istemezdi.
 
Geceleri şatodan zerre kadar bile olsa, ışık sızdırmak ağır bir suç sayılıyordu. Bu yüzden Harper bu konuyu özellikle tekrar tekrar vurgulamıştı. Tabii sıska genç adam, ne Sunny’nin ne de Cassie’nin karanlıkta hareket etmek için ışığa ihtiyaç duymadığını bilmiyordu. Pencerelerini sonuna kadar da açsalar bişey değişmezdi… Gerçi bunu yapmak için bir sebepleri yoktu.
 
Odanın içinde samandan yapılma bir yatak, pek sağlam görünmeyen bir sandık ve küçük bir masa bulunuyordu. Masanın üzerine su dolu bir leğen, birkaç parça temiz bez ve bir yağ lambası bırakılmıştı.
 
Cilalı bronz levhadan yapılma küçük, yuvarlak bir ayna bile vardı.
 
Sunny aynada kendini görünce, bir an için karşısında bir yabancı varmış gibi irkildi.
 
Son iki ayda kendi kendini gölgesinin gözlerinden defalarca görmüştü ama bu aynı şey değildi.
 
Çok değişmişti.
 
Yüz hatları artık daha keskin, daha köşeliydi. Yüzünün o yuvarlağımsı çocuksu yapısı Labirent’in acımasız sınavlarında silinip gitmişti… Gerçi Sunny’nin yüzünün de evvelden beri pek yuvarlağımsı olduğu söylenemezdi. Çünkü Sunny her zaman zayıf ve solgun biri olmuştu. Gözlerinin altındaki koyu halkalar ve duruşundaki belirgin tükenmişlik, ne kadar yorgun olduğunu açıkça gösteriyordu. Uzayan siyah saçları kirlenmiş ve karman çorman bir hâlde gözlerinin önüne düşmüştü.
 
Ama en büyük değişim gözlerindeydi.
 
Koyu gözlerinin derinliklerinde daha önce bulunmayan sakin, ağır ve kasvetli bir soğukluk parıldıyordu.
 
Sunny, sarsıcı bir farkındalıkla artık kendisinin de tecrübeli bir savaşçının bakışlarına sahip olduğunu anladı. Böyle adamların gözlerine yerleşen o hesapçı soğukluğa, kenar mahallelerde “Cinayet Hesabı” derlerdi.
 
İlk Kâbus’undaki Kahraman’la Nephis’in gözlerinde de aynı bakış vardı. Ama bu özellikleri, onları gerçek birer savaşçı gibi gösteriyordu.
 
Sunny’nin ise…
 
Sunny’nin gözleri ise bir katile aitti.
 
Daha da derinde, yalnızca kendisinin görebildiği bir yerde, Dokumacı’nın acımasız mirasından gelen altın iplikler karanlığın içinde gizemli bir ışıkla parıldıyordu.
 
Sunny aynadaki yansımasına bakıp karanlık bir şekilde sırıttı. Ardından tuhaf ve boğuk bir sesle konuştu:
 
“…İyi görünüyorsun, Güneşsiz.”
 
 
***
 
 
Gölgesini Cassie’nin kapısında nöbetçi bırakan Sunny, kendini yumuşak döşeğin üzerine attı ve battaniyesine sarılıp uyumaya çalıştı.
 
Yüzlerce insanla çevrili, kudretli şatonun güvenli çatısı altında, gerçek bir yatağa uzanmış yatıyorken; son birkaç aydır yaşadıklarına inanmakta zorlanıyordu. Oysa daha birkaç gün önce derme çatma bir kayıkla ölümcül denizin lanetli karanlığında yol almış, mercan labirentin tuhaf yapıları arasında korkunç canavarlarla savaşmış ve kadim, ruh yiyen bir ağacın doymak bilmez açlığı yüzünden zihni parçalanmış ve neredeyse aklını yitirmişti.
 
Bunların hepsi ateşli bir hastalık geçirirken gördüğü bir rüya gibiydi.
 
‘Hmm… hiç de fena değilim.’
 
Bu düşünceyle uykuya daldı.
 
Sabah olduğunda yıkanıp kendine gelmiş bir hâlde koridorda Cassie’yi beklemeye başladı. Nihayet Kuklacı’nın Kefeni de Ruh Denizi’ne dönüp kendini toparlayacak kadar uzun süre kalabilmişti; artık yeniden temiz ve şık görünüyordu.
 
Zavallı zırh, en az on Uyuyanı öldürmeye yetecek kadar hırpalanmıştı ama buna rağmen dayanmış ve Sunny’nin hayatını defalarca kere kurtarmıştı. Bu zırha sahip olduğu için ne kadar şanslı olduğunu kendine bir kez daha hatırlattı.
 
Kör kız onu fazla bekletmedi. Kısa süre sonra odasından çıktı; güzelliği ve canlılığıyla adeta ışıldıyordu. Görünüşe bakılırsa Cassie de Sunny’yle aynı şeyleri yapmıştı.
 
Aylarca vahşi doğada kanın ve çamurun içinde süründükten sonra nihayet yeniden insan gibi görünüyorlar ve de kendilerini insan gibi hissediyorlardı.
 
“Günaydın!”
 
Sunny gözlerini kırpıştırdı.
 
Cassie’nin ne kadar güzel olduğunu neredeyse unutmuştu. Narin yüz hatları, parlak mavi gözleri ve açık sarı saçlarıyla güzel bir porselen bebeğe benziyordu. Kör kız büyülü pelerinini ortadan kaldırmıştı. Üzerinde yalnızca hafif bir tunik, ayaklarında ise deri sandaletler vardı.
 
Nefes kesici bir kadındı.
 
Sunny gözlerini kapatıp iç çekti.
 
‘Olamaz. İşte bu başımıza iş çıkaracak.’
 
“Günaydın, Cassie.”
 
Cassie başını ona doğru çevirdi ve burnunu kırıştırdı. Sunny kaşlarını çattı.
 
“Ne… Ne var? Ne oldu?”
 
Kör kızın kaşları çatıldı.
 
“Bilmiyorum. Kokun değişmiş.”
 
Sunny birkaç saniye ona baktı, ardından güldü.
 
“Yani eskiden ne kadar iğrenç koktuğumu söylemeye çalışıyorsan… evet, sanırım teşekkür etmeliyim.”
 
Cassie kıkırdayarak yanına geldi ve elini onun omzuna koydu.
 
“Öyle demek istemedim! Neyse, hadi gidip yemek yiyelim!”
 
İkisi de tuhaf derecede keyifliydi.
 
Sunny, Harper’ın bir önceki akşam tarif ettiği yolu izleyerek Cassie’yi şatonun Ana Kulesi’ne götürdü. Yol boyunca beyaz bir kulenin çevresine dolanmış altın yılan simgesinin bulunduğu bütün kapılardan ve koridorlardan uzak durmaya da dikkat etti.
 
Gölgesiyle daha sonra hisarın yasaklı bölgelerine göz atabilirdi. Büyük ihtimalle yapacaktı da. Ama şimdilik göze batmamaları ve beladan uzak durmaları gerekiyordu.
 
Ana Kule’yi bulmak zor olmadı. Diğer pek çok Uyuyan da kahvaltı etmek için aynı yere gidiyordu. Şatoda günde iki kez yemek veriliyordu: sabahları ve güneş batmadan hemen önce. Öğünlerden birini kaçırırsanız ve bir köşeye sakladığınız yiyecek bir şeyleriniz yoksa, günün geri kalanını aç geçirmek zorundasınız demektir.
 
Sunny diğer Uyuyanları merakla inceliyor, ara sıra gördüklerini alçak sesle Cassie’ye anlatıyordu. Şatoda yaşayanlar, dış yerleşimdeki çaresiz insanlardan çok farklıydı. Genel olarak sağlıklı ya da en azından karınları doymuş görünüyordu. Buradaki zırh türü Hatıraların sayısı da çok daha fazlaydı. Yine de insanların çoğu hâlâ sıradan kumaşlardan dikilmiş giysiler kullanıyordu.
 
Neredeyse hepsi genç ve güzeldi. Sunny’nin gördükleri arasında yirmili yaşlarının ortasına gelmiş gibi duran yalnızca birkaç kişi vardı. Bunca insana rağmen görünüş açısından Cassie’yle boy ölçüşebilecek insan sayısı çok azdı.
 
Sonunda Ana Kule’nin büyük salonuna girdiler. Aç Uyuyanları ağırlamak için salonun içine uzun ahşap masalar yerleştirilmişti.
 
Bir anda yüzlerce çift göz Cassie ile Sunny’ye döndü.
 
Sunny omurgasından aşağı soğuk bir ürperti indiğini hissederek yutkundu.
 
‘Yok artık...’

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi