Bölüm 126
Sırtı ansızın karanlığın içine gömülen Varkas’a sert bir ifadeyle bakan Talia, telaşla odayı geçti. Adamın dönmek üzere olduğunu bir anlığına gördü ve hiç vakit kaybetmeden elini uzattı.
Parmakları, çıplak tenini örten sert sargı bezine dokundu.
“Yaralandın mı?“
“Canavar avı sırasında aldığım ufak bir çizik sadece.“
“Ufak bir çizik mi...? Nasıl bir canavar bunu yapabildi?“
Bir wyvern’i bile tek başına kolayca alt edebilecek kadar insanüstü bir güce sahip olan bu adam nasıl olur da yaralanabilirdi?
Şaşkınlıkla yüzüne bakarken Varkas, derin bir iç çekişin eşlik ettiği sesiyle cevap verdi.
“Kuzeyde bir erkekle bir dişi Drakar yuva kurmuştu. Nadir görülen yaratıklar oldukları için postlarına zarar vermemeye çalışıyordum...“
Tam o sırada Talia’nın eli çıplak göğsüne değince sözleri yarıda kesildi.
Yaranın ne kadar derin olduğunu anlamaya kararlı olan Talia, parmak uçlarını dikkatle sargının üzerinde gezdirdi. Kalın bez, sol omzundan başlayıp göğsünü çapraz biçimde sarıyordu.
“Yaran ağır mı?“
“Önemli bir şey değil.“
“Lambayı yakın. Böyle göremiyorum.“
Derin bir nefes alan Varkas, pencereyi örten perdeyi araladı.
Gökyüzünü kaplayan koyu, mürekkep karası bulutlara rağmen oda tamamen zifiri değildi. Solgun ışık sayesinde Talia artık onu baştan aşağı rahatlıkla seçebiliyordu.
Üzerinde yalnızca Doğu usulü bol yün bir pantolon vardı. Çıplak ayakları halının üzerinde duruyordu.
Bir anlığına o vahşi görünüş karşısında donup kaldı. Fakat Varkas’ın elindeki küçük şişeyi fark edince sesi telaşla yükseldi.
“Neden bir şifacı çağırmadın? Büyüyle iyileştirebilirlerdi...“
“Drakar’ın pençeleri büyüye dirençli bir zehir taşır. Zehir bedenimden doğal yollarla tamamen atılmadan iyileştirme büyüsü işe yaramaz.“
Bunu kısa ve sakin bir ses tonuyla söyleyen Varkas şişeyi rafa bıraktı.
Bu sayede Talia, önünde tamamen açıkta kalan sırtını yakından inceleme fırsatı buldu.
Varkas’ın bedeni, gereksiz en küçük ayrıntının bile ustalıkla ayıklandığı kusursuz bir yapı gibiydi. Sağlam kemik yapısını dolduran yoğun kaslar, mermeri andıran teninin üzerinde kabartma misali belirginleşen gergin kirişlerle birleşiyor; bedenini saran sargılar bile sanki bu heybetli fiziği daha da belirgin göstermek için takılmış süsler gibi duruyordu.
“Yaklaşık bir hafta içinde zehir tamamen atılır. Ondan sonra bir şifacı iyileştirme büyüsü uygulayabilir.“
Bunu son derece doğal bir tavırla ekledi.
Az önce dalgın dalgın ona bakan Talia ise irkilerek kendine geldi ve mahcup bir şekilde gözlerini yere indirdi.
“...Canın acıyor mu?“
“Hiç acımıyor.“
Bu fazlasıyla kuru cevabı duyan Talia’nın yüzüne kuşkulu bir ifade yerleşti.
Gerçekten de Varkas gömleğini giyerken en ufak hareketinde bile acı çektiğine dair hiçbir belirti göstermiyordu. Buna rağmen içi rahat etmedi.
“Gerçekten iyi misin?“
“Yapmam gereken işi yerine getirmeme engel olacak bir durum yok. O yüzden endişelenme.“
Sanki yüzüne tokat yemiş gibi başını kaldırdı Talia.
“Beni seninle... o işi yapacak kadar aklını kaçırmış biri mi sanıyorsun?“
“Buraya benimle aynı yatağı paylaşmak için gelmedin mi?“
Adamın yüzünde gerçekten şaşkın bir ifade vardı.
Sesinde alaydan eser yoktu; yalnızca apaçık bir gerçeği dile getiriyormuş gibiydi.
Talia bir an ne diyeceğini bilemedi.
Çünkü söyledikleri doğruydu.
Gerçekten de onun yatağına girmek için buraya gelmişti.
Yanakları kıpkırmızı kesildi.
“Sakın yanlış anlama. Sana karşı bir şey hissettiğim için gelmedim. Ben sadece... bir çocuk sahibi olmak...“
“Merak etme.“
Varkas, onun açıklamasını sakin bir sesle yarıda kesti.
“Niyetini hiçbir zaman yanlış anlamadım.“
Talia dudaklarını sıktı.
Sözlerine inanmış olmasına sevinmesi gerekirdi.
Ama öyleyse neden göğsünün tam ortasında böylesine sıkışıp kalan bir acı hissediyordu?
“Her neyse... Sen yaralıyken bunu yapmaya niyetim yok. O yüzden lütfen şömineyi yak.“
“...Bu odada mı kalacaksın?“
Varkas’ın yüzünde kısa süreli bir şaşkınlık belirdi.
Talia’nın ifadesi gölgelendi.
Bu adam gerçekten de onun yalnızca o amaç uğruna burada olduğuna inanıyordu.
Her ne kadar bugüne kadar öyle görünmesi için elinden geleni yapmış olsa da, Varkas’ın kalbindekileri hiç fark etmemiş olması nedense canını acıttı.
Gözlerini yere indirerek bir adım geri çekildi.
“Eğer burada kalmamı istemiyorsan, açıkça söyle. Odama dönerim...“
“Kal.“
Varkas ansızın elini sımsıkı tuttu.
“Burada kalmak istemediğini söyleyen hep sendin. Seni yanımda tutabilmek için yalvaran ise daima bendim.“
Şaşkınlıkla yüzüne bakan Talia, elleri hâlâ onun avuçları arasında tutsak durumdayken sessizce gözlerini kaçırdı.
Varkas’la yakınlaştıkları her gecenin ardından kendini savunmasız hissederdi.
Elinin ne zaman bacağına uzanacağını bilemediği için diken üstünde olur, karanlığa alışmış gözlerinin kendisinde kusur bulacağından korkardı.
Hepsinden önemlisi ise onun dokunuşuna... sıcaklığına duyduğu özlemin gün geçtikçe katlanılmaz hâle gelmesinden dehşete düşüyordu.
Ama...
Mavimsi loşluğun içine gömülmüş siluetini usulca süzdü.
Islak saçları geriye taranmış, açıkta kalan alnıyla Varkas nedense yalnız bir çocuğu andırıyordu.
O beklenmedik ölçüde savunmasız görünen hâli, Talia’nın kurduğu tüm duvarları sessizce yıktı.
“Peki... Bir süre burada kalırım. Şimdi odama dönersem dadım yine söylenmeye başlar...“
Ağzından dökülen beceriksiz bahaneyi duyan Varkas’ın göz kenarında belli belirsiz bir yumuşama oluştu.
Talia ise söylediklerinin, dadısının onu hamile kalması için sürekli baskı altına aldığını dolaylı olarak itiraf etmek anlamına geldiğini fark edince mahcup bir şekilde gözlerini kaçırdı.
Sessizce onu izleyen Varkas, soğuk bir sesle konuştu.
“O kadın seni rahatsız ediyorsa onu imparatorluk sarayına geri gönderirim.“
“Hayır!“
Talia neredeyse çığlık atarcasına karşı çıktı.
“Sakın bunu yapmaya kalkma! Buna asla izin vermem!“
Varkas, onun neden kendisine böylesine saygısız davranan bir kadını yanında tutmak istediğini anlayamıyormuş gibi tarif edilmesi güç bir bakış attı.
Talia ise kendini savunurcasına sesini yükseltti.
“O, ben daha kundaktayken bana bakan kişi. Benim için öz annemden farksız.“
“...“
“Eğer dadımı saraya geri gönderirsen ben de onunla birlikte dönerim.“
Kararlı sözleri üzerine Varkas’ın kaşları sertçe çatıldı.
Bir şey söyleyecekmiş gibi dudaklarını araladıysa da sonunda yalnızca derin bir iç çekerek şömineye yöneldi.
“Ayakta durma. Gel, otur.“
Ardından bir hizmetkâr çağırmak yerine eğilip şömineyi kendi elleriyle yakmaya başladı.
Konunun değişmesine rahatlayan Talia sessizce yanına yaklaştı.
“Bunu hizmetkârlar yapsın. Sen oturup dinlen.“
“Bu kadarı bana dokunmaz.“
Çok geçmeden odunlar çıtırdayarak alev aldı.
Huzursuz adımlarla bir süre dolaşan Talia sonunda cübbesinin eteğinden hafifçe çekiştirdi.
“Artık otur.“
Onu yatağa kadar götürüp omuzlarından bastırınca Varkas şaşkın bir ifadeyle ona baktı.
Belki de yıllardır kendisini sürekli geri çeviren kadının şimdi böylesine beceriksizce onunla ilgilenmeye çalışmasını anlamlandıramıyordu.
Bir süre sessizce yüzüne baktıktan sonra sonunda yatağın kenarına oturdu.
Bunun üzerine Talia rahat bir nefes aldı ve şifonyere yöneldi.
“Zehirli olduğunu söylemiştin, değil mi? Ateş düşürücü ya da ağrı kesici gibi bir şey içmen gerekmiyor mu? Belki de...“
“Ne ateşim var ne de canım acıyor.“
Sözlerini duymazdan gelen Talia çekmeceleri gelişigüzel karıştırmaya başladı.
Bir süre sonra içinde adamotu özü bulunan küçük bir ilaç şişesi buldu.
Kapağını açıp içindekini kontrol ettikten sonra uygun miktarda bir fincana döktü ve Varkas’a uzattı.
“Al, bunu iç.“
Varkas sessizce fincana baktı.
Yoksa ona tuhaf bir şey içirmeye çalıştığından mı şüpheleniyordu?
Gözleri dolarak ona bakarken Varkas elini beline doladı ve sakince konuştu.
“Ekselansları bana kendi elleriyle içirirse içerim.“
Talia şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı.
Varkas’ın ifadesi hiç değişmemişti.
Son derece sakin bir tavırla cevabını bekliyordu.
Onun bu doğal hâlini görünce donup kalan zihni nihayet yeniden işlemeye başladı.
“Se... Senin ellerin tutuyor ya!“
“Sana hep ben yedirdim. Artık borcunu ödeme sırası sende.“
Varkas’ın bu sözleri üzerine Talia’nın yüzü kıpkırmızı kesildi. Gözleri bir ilaç fincanına, bir de adama gidip geliyordu.
Böylesine utanmaz bir isteği, sanki son derece doğal bir şeymiş gibi dile getirmesi kanını kaynatmıştı.
Tam, “İçmek istemiyorsan hiç içme!“ diye bağıracakken bir anda fikrini değiştirdi.
Fincanı dudaklarına götürüp acı ilacın bir yudumunu ağzına aldı.
Varkas’ın gözleri hafifçe büyüdü.
Bunu gerçekten yapacağını beklememiş gibiydi.
Talia, inadını kanıtlarcasına iki eliyle yüzünü kavradı ve sabun kokusunun hafifçe sindiği dudaklarına kendi dudaklarını bastırdı.
Sanki bu en doğal şeymiş gibi Varkas’ın kolları usulca belini sardı.
Talia içgüdüsel olarak omzuna tutundu; fakat kalın sargı bezine dokunduğunu hisseder hissetmez irkilerek elini geri çekti.
Tam o sırada, yumuşak dili usulca dudaklarının arasından süzüldü.
Sessiz davetine karşı koyamayan Talia, ağzındaki acı ilacı azar azar onun ağzına aktardı.
Ne var ki bunu yapmakta Varkas kadar usta değildi.
Taşan birkaç damla ilacın dudak kenarını ıslattığını hissedince başını geri çekti.
Varkas avucunu yanağına koydu ve çenesine süzülen damlayı diliyle usulca sildi.
Talia ne zaman yatağa düştüklerini bile fark etmemişti.
Birbirlerine sıkıca sarılmış hâlde uzanıyorlardı.
Karnına bastıran, arzuyla sertleşmiş bedenini hissedince Talia telaşla doğruldu.
“Hayır.“
Başını iki yana salladı.
“Yaran iyileşene kadar bunu yapmayacağımızı söylemiştim.“
“İleri gitmeyeceğim.“
Varkas’ın sesi kısık ve boğuktu.
“Sadece... Biraz daha böyle kal.“
Bunu söylerken saçlarını büyük bir özenle okşadı.
Onu itmeye hazırlanan Talia, o dokunuşun altında yavaşça gevşedi.
Göğsünde yankılanan ağır kalp atışları...
Dışarıda sağanağın öfkeli uğultusu...
Şöminede çıtırdayarak yanan odunların sıcak sesi...
Hepsi birbirine karışarak o geceyi sessizce dolduruyordu.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.