Bölüm...
Drama,Fantasy,Historical,Josei,Novel,Romance,Tragedy

Bölüm 127

Yazar: Hanagasumi Grup: : Bağımsız Okuma süresi: 7 dk Kelime: 1.690


Saçlarını okşayan parmaklar usulca ensesine doğru kaydı.
Talia, bunun farkına bile varmadan başını geriye bıraktı. En ufak bir fırsatta yalnızca incitici sözler söyleyen o dil, şimdi dudaklarının her kıvrımında yumuşak ve ihtimamlı bir gezintiye çıkmıştı.
Nefesi giderek düzensizleşiyor, görüşü buğulanıyordu. Bedenlerinin dayanılmaz bir hararetle yandığını hissedebiliyordu; fakat buna rağmen kendini ondan uzaklaştıramıyordu.
Varkas’ın yönlendirişine uyarak dilini yavaş ve duyumsatıcı hareketlerle ona eşlik ettirdi.
Bu hâlde ne kadar kaldılar, bilmiyordu. Nihayet dudakları hafifçe sızlamaya başladığında Varkas başını geri çekti.
Talia, soluk soluğa ona baktı. Kendi bedeni ateş gibi yanıp tutuşurken, üzerine eğilmiş o dingin yüzde en ufak bir arzu emaresi yoktu. Aralarındaki bu açıklanamaz tezat, içine tarifsiz bir huzursuzluk düşürdü.
Dağınık nefesini düzene sokmaya çalışarak sessizce yüzünü çevirdi.
“…Ben artık gideyim.“
Tam yataktan ineceği sırada Varkas kollarını beline doladı.
“Biraz daha kal.“
Kulağına dökülen o derin ve tatlı ses, sanki kemiklerini bile eritiyordu. Arkasından sımsıkı sarılan adam, dudaklarını ensesine usulca kondurdu.
Talia’nın bedeni bir anda gerildi.
Buraya gelişinin tek sebebi, Büyük Dük Hanedanı’na bir varis dünyaya getirmekti.
Karanlığın içinde kendini ona bırakması, yalnızca onu acı çekmeden kabullenebilmesi için atılması gereken zorunlu bir adımdan ibaretti.
Kendi kendini inandırmaya çalıştığı bu sözler, tek bir şefkatli dokunuş karşısında paramparça olmaya yüz tutmuştu. Talia, iradesini koruyabilmek için tüm gücüyle kendini topladı.
“Burada kalmam için hiçbir sebep yok.“
“Gitmemen için de hiçbir sebep yok.“
Bunu söylerken saçlarını okşamayı sürdürdü.
“Nihayetinde ben bir hastayım. Uykuya dalana kadar yanımda kal.“
Sesine sinen o hafif yorgunluk ve rehavet, Talia’nın dudağını ısırmasına neden oldu.
Neden yanında kalmamı istiyorsun?
Bunu doğrudan sormayı öylesine istiyordu ki… Ama alacağı cevabın hayal kırıklığı yaratmasından korkuyordu.
Bir süre tereddüt ettikten sonra, aklındakinin yerine bambaşka sözler döküldü dudaklarından.
“…Öyleyse çabucak uyu.“
Varkas’ın dudaklarının belli belirsiz kıpırdadığını hissetti.
Yoksa gülümsedi mi?
Hayır… Bu mümkün değildi. Onun dudaklarının kenarı, alaycı ya da küçümseyici bir ifade takınmadığı sürece neredeyse hiç kıpırdamazdı.
Arkasına dönme isteğini bastırarak yağmur damlalarının cama vurduğu pencereye dikti gözlerini. Tam o sırada gökyüzünü bir şimşek yarıp geçti; ardından gök gürültüsü yankılandı.
“Gök gürültüsünden mi korkuyorsun?“
Varkas ansızın sordu.
Talia ancak o an titrediğini fark etti.
Hayatı boyunca ne fırtınadan ne de şimşekten korkmuştu. Ama bunu inkâr etmedi. İçini altüst eden şeyin fırtına değil, onun yanında hissettiği karmaşık duygular olduğunu anlamasını istemiyordu.
Bir süre sonra Varkas’ın düzenli nefes alışlarını duydu. Kendi deli gibi çarpan kalbi de yavaş yavaş sakinleşmeye başladı.
Uyudu mu?
Belki de uyumamıştı.
Sadece arkasını dönerek kolayca öğrenebileceği bu gerçeği doğrulamaya cesaret edemeden uzun süre sessizce bekledi. Derken üzerine ağır bir uyku çöktü.
Yavaş yavaş bilinç ile bilinçsizlik arasındaki o belirsiz sınıra sürüklendi. Ardından, yoğun bir karanlığın içine çekiliyormuş gibi derinlere gömüldü.
Az önce bedenini saran o sıcaklık bir anda yok oldu.
Yerini, bütün varlığını balyoz gibi ezen zifiri karanlık aldı.
Işığa ulaşabilmek için çırpındı. Fakat duyduğu tek şey, ezilen kemiklerinin acı dolu gıcırtısıydı.
Tam o sırada bu sese boğuk bir hırıltı karıştı.
Karanlığın içinde parlayan iki göz gördü.
Kızıl gözlü bir canavar, onu parçalamaya kararlı bir avcı gibi ağır ağır üzerine sürünüyordu. Pullarla kaplı o iğrenç yaratığın silueti gitgide belirginleşti. Ağzını açıp ezilmiş alt bedenini parçalamaya başladı.
Dudaklarından tek bir çığlık bile yükselmedi.
Dehşetle açılmış gözleriyle, karanlığa gömülmüş yaratığın bedenini parça parça koparışını izlemekten başka bir şey yapamadı.
Ama sonra...
Bir tuhaflık vardı.
Canavarın bedeni giderek küçülüyor, yerini tanıdık gelen bir siluete bırakıyordu.
Dudaklarında tuhaf bir tebessüm taşıyan bir kadın, kana bulanmış üst bedenini solgun ışık saçan eliyle kucakladı. Ardından kana bulanmış dudaklarını aralayarak ensesinden bir parça et kopardı.
Ve nihayet Talia, o canavarın yüzünü seçebildi.
Annesiydi.
Senevier, geriye kalan bedenini lokma lokma yiyordu.
Göz açıp kapayıncaya kadar geriye yalnızca Talia’nın kesik başı kaldı.
Talia sessizce ağlıyordu.
Zarif bir el, kopmuş başını yerden kaldırdı.
“Ne kadar acınası...“
Senevier bunu gerçekten üzülüyormuş gibi fısıldadıktan sonra, gözyaşlarıyla ıslanmış yanağına bir öpücük kondurdu.
“Talia!“
Tam o anda biri onu şiddetle sarstı.
Talia, sanki boğulmaktan son anda kurtulmuş gibi derin bir nefes alarak gözlerini açtı.
Panikle bulanmış bakışlarının önünde karanlık yatak odası yavaş yavaş belirginleşti. Bir an için nerede olduğunu bile kavrayamadı.
Titremesi durmuyordu.
Bir el usulca saçlarını okşadı.
“Şşşt... Tamam... Artık geçti.“
Başını çevirdiğinde, endişeyle gölgelenmiş o kusursuz yüzü gördü.
Varkas iki eliyle yanaklarını kavradı ve başparmaklarıyla gözlerinin kenarındaki yaşları nazikçe sildi.
“Sakin ol. Hepsi sadece bir rüyaydı.“
“…Bir rüya mı?“
Senevier’in görüntüsünü zihninden silmeye çalışırcasına gözlerini kırpıştıran Talia’nın omuzları yavaşça düştü. Ama bedeni hâlâ titriyordu.
Varkas onu sıkıca kollarına aldı ve sırtını ağır, düzenli hareketlerle okşamaya başladı.
Göğsünü parçalayacakmış gibi çarpan kalbi, zamanla yeniden olağan ritmine kavuştu.
Talia, boğuk bir sesle fısıldadı.
“Hiç kâbus gördüğünüz oldu mu?“
Sırtını okşayan el bir anlığına duraksadı.
“Çok uzun zaman önce.“
“Nasıl bir rüyaydı?“
“Şey...“
Sesinin biraz daha kısıldığını fark eden Talia başını kaldıracakken, Varkas eliyle ensesine hafifçe bastırdı.
“Üzerinden öylesine uzun zaman geçti ki... Artık pek hatırlamıyorum.“
Ama bir kâbus gördüğünü hatırlıyordu. Demek ki gerçekten çok acı veren bir rüya olmalıydı.
“Yeniden uyu. Eğer yine kâbus görürsen, seni uyandırırım.“
Bunu fısıldayarak battaniyeyi omuzlarına kadar çekti.
Talia da farkında olmadan onun kucağına biraz daha sokuldu.
Aslında geceyi burada geçirmeyi hiç düşünmediği aklına geldi. Ama bu düşünceyi hemen zihninden uzaklaştırdı.
Şu anda onun kollarından ayrılabilecek durumda değildi.
Yanağını çıplak göğsüne yaslayarak gözlerini usulca kapattı.
                                     ~~~
Ertesi gün, Varkas’ın nasıl yaralandığını nihayet öğrendi.
Kapısının önüne, özenle temizlenmiş gümüş renkli kürklerle dolu büyük bir sandık bırakılmıştı.
Sandığı bizzat getiren hizmetkâr, gururunu gizleyemeyen bir ifadeyle açıklama yaptı.
“Bu, Ekselansları Büyük Dük’ün bizzat avladığı bir Drakar’ın postudur. Ateşte yanmayan ve en sert kış rüzgârlarını dahi bütünüyle kesen birinci sınıf bir malzemedir. Ekselansları, Büyük Düşes Hazretleri için bundan bir kürk hazırlanmasını emrettiler.“
Dadının elleri titreyerek o görkemli postu okşadı.
Güneş ışığının altında, ipek gibi yumuşak bembeyaz kürk hafif mavimsi bir parıltıyla ışıldıyordu.
“Aman Tanrım... Ne kadar da güzel.“
Talia’nın giyinmesine yardım etmek üzere gelen hizmetçi kızlar da hayranlık dolu nidalar atmaktan kendilerini alamadılar.
Buna şaşmamak gerekirdi.
Drakar, ejderha soyundan gelen canavarlar arasında en üst sınıfta yer alan yaratıklardan biriydi. Tek zayıf noktası ise karnını örten yumuşak kürktü.
Bu yüzden, kusursuz ve tek bir yara izi dahi taşımayan bir Drakar postu elde edebilmek için en seçkin avcılar bile hayatlarını ortaya koymak zorunda kalırdı. Böylesine üstün nitelikte bir postu, belki de annesi Senevier bile hayatında hiç görmemişti.
Fakat Talia’nın bakışları, herkesin hayranlıkla seyrettiği o paha biçilmez hazineye çevrildiğinde yüzü buz kesmişti.
Sırf böylesine değersiz bir armağan uğruna Varkas’ın kendini ölümüne bir savaşa attığını düşündükçe, öfkesi saçlarının ucuna kadar yükseliyordu.
Keskin bakışlarını hizmetkârlara çevirdi.
“Ekselansları Büyük Dük şu anda nerede?“
“Şey... Resmî işleriyle ilgilenmek üzere çalışma odalarındalar.“
Genç hizmetkâr, Talia’nın hoşnutsuzluğunu sezmiş olacak ki, sesi istemsizce kısıldı.
Talia vakit kaybetmeden odadan çıktı.
Niyeti, böyle bir hediyeye ihtiyacı olmadığını açıkça söylemek ve bir daha böylesine anlamsız bir şey uğruna hayatını tehlikeye atmamasını sert bir dille yüzüne haykırmaktı.
Fakat merdivenlerden aşağı inerken karşısına çıkan manzara, sanki içindeki öfkeyle alay ediyormuş gibiydi.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi