Bölüm 128
“Harika değil mi? Ağabeyim, moralim düzelsin diye bunu bizzat avladı.“
Talia, sesin geldiği yöne çevirdi başını. Merdiven korkuluklarının ötesinde, omuzlarına gümüşi bir post almış Raina duruyordu.
Genç kız, hizmetkârlarının önünde gururla kendi etrafında dönerek neşeyle seslendi.
“Bu kürkten bir kışlık manto diktirirsem, en sert kışta bile Saika’ma doyasıya binebilirim, değil mi?“
“Elbette, Leydim! Drakarlar, buzulların içinde bile yuva kuran canavarlardır. Böyle bir kürk en amansız ayazı bile size hissettirmez.“
“Zaten Böylesine kıymetli bir armağan göndermesi bile, Büyük Dük Hazretleri’nin size ne kadar değer verdiğinin en açık kanıtıdır.“
Hizmetkârların iltifat dolu sözleri üzerine Raina’nın yüzü sevinçle aydınlandı.
“Gerçekten öyle mi düşünüyorsunuz?“
“Aksi nasıl olabilir ki? Böylesine paha biçilmez bir ganimeti size hiç düşünmeden emanet ettiğine göre...“
Cenazeden beri yüzünden eksik olmayan kasvet, genç kızın çehresinden nihayet silinmişti.
Merdivenlerin başından olan biteni sessizce izleyen Talia ise usulca arkasını döndü.
Demek gerçekten de hayatını onun uğruna tehlikeye attığını sanmıştı.
Birkaç ay içinde nasıl da bu kadar pervasız hâle gelmişti?
Az daha kendi kendini küçük düşürecekti.
Ağır adımlarla odasına geri döndü.
Fakat içine çöken, ağzına kül dolmuş hissi veren o burukluk; gün batımı yaklaşırken yavaş yavaş dağıldı.
Ondan hiçbir beklentiye kapılmamaya kendine binlerce kez söz vermemiş miydi?
Böyle bir şey yüzünden hayal kırıklığına uğraması bile gülünçtü.
Her ne kadar fazladan verilmiş bir lütuf olsa da, ona böylesine değerli bir armağan gönderdiği gerçeği değişmiyordu.
’En azından nezaket gereği teşekkür etmeliyim.’
Aksi hâlde davranışı tuhaf kaçardı.
Küsmüş bir çocuk gibi davranması, hayal kırıklığına uğradığını gösterirdi. Hayal kırıklığı ise, en başından beri ondan bir beklenti beslediği anlamına gelirdi.
Nihayet kararını veren Talia, dizlerinin üzerindeki kitabı bir kenara bıraktı ve yataktan kalktı.
Varkas’ın odasının önüne vardığında, kapıyı bekleyen muhafız gelişini aceleyle içeri haber verdi.
Sanki her zamanki gibi kapıyı aniden açıp içeri dalacak olan Büyük Düşes’i önceden engellemeye çalışıyordu.
Ne var ki Talia, içeri girmesi için izin beklemeden kapı kolunu çevirdi.
Aksayarak içeri adım attığında, aydınlık yatak odası gözlerinin önüne serildi.
Oysa Varkas onu beklediği gecelerde daima odanın ışıklarını söndürürdü.
Demek bugün gelmeyeceğini düşünmüştü.
Kaşlarını çatarak etrafına bakındığında, şöminenin önünde uzayan iki gölge dikkatini çekti.
Talia başını hızla çevirdiği anda, yarı çıplak hâlde oturan Varkas’ın göğsünü okşayan genç kadını görünce keskin bir nefes aldı.
“Bu da ne demek oluyor?“
Genç kadın irkilerek ayağa fırladı.
“B-Büyük Düşes Hazretleri...“
Talia onu ancak o zaman tanıyabildi.
Bu kadın, Büyük Dük malikânesinin şifacısıydı.
Ve aynı zamanda bir zamanlar Talia’nın kan kusmasına sebep olan kişiydi.
Şifacı telaşla başını eğerek kendini açıklamaya çalıştı.
“Büyük Dük Hazretleri’nin yarasını tedavi ediyordum.“
Kaşları öfkeyle çatılmış hâlde ona bakan Talia, bakışlarını Varkas’a çevirdi.
“Bu şifacının ne kadar beceriksiz olduğunu unuttun mu? Böyle bir kadına nasıl güvenebilirsin ki...“
Sözleri yarıda kesildi.
Omzundan göğsüne doğru çapraz uzanan iki derin yara izini fark etmişti.
Yaraların düşündüğünden çok daha ağır olduğunu görünce yüreği bir anlığına sıkıştı.
Telaşla ona doğru yaklaştı.
“Ne... Ne oldu sana? Önemsiz olduğunu söylememiş miydin?“
“Sadece görüntüsü kötü. Hayati bir yara değil. Ne kemiğim kırıldı ne de kaslarım ya da sinirlerim ciddi şekilde zarar gördü.“
Varkas bunu son derece sakin bir sesle söyledi.
Talia ise ona inanamazmış gibi baktı.
Kızarmış derinin üzerinde mor damarlar belirginleşmişti.
İltihaplı yara ilk bakışta bile son derece ağır görünüyordu.
Kim bilir ne kadar acı çekiyordu.
Ona vurmaya kıyamayınca öfkesini sözlerine döktü.
“Şaka mı yapıyorsun sen? Buna önemsiz diyorsan, ciddi yara dediğin şey nedir, aptal!“
Şifacı dehşet içinde ağzını kapattı.
Varkas ise en ufak bir tepki bile vermedi.
Sadece başıyla işaret etti.
“Çıkabilirsin.“
“Ama... Ama henüz sarmam gerekiyor...“
“Gerisini ben hallederim.“
Şifacı kısa süre tereddüt ettikten sonra başını eğdi ve hızla odadan ayrıldı.
Talia ise kadına bir kez bile dönüp bakmadan elini Varkas’a uzattı.
“Sargıyı bana ver. Tek elinle düzgün saramazsın.“
“Gerek yok.“
“Gerek yokmuş! Kes sesini de ver bana.“
Uzun süre gözlerini ondan ayırmadan bakan Varkas sonunda sargıyı uzattı.
Talia onu hızla elinden aldı, yakındaki sandalyeyi çekip karşısına oturdu.
Yakından bakınca yara çok daha korkunç görünüyordu.
Antiseptik merhemle parlayan derin kesikten iltihap sızıyor, normalden çok daha kızarmış deri ise dokunulduğunda ateş gibi yanıyordu.
Alt dudağını sıkıca ısırarak bezi dikkatle göğsünün etrafına sardı.
Her gün kendi bacağındaki sargıyı kontrol edip yeniden bağlamaya alışkın olduğundan bunu yapmakta hiç zorlanmadı.
“Gerçekten iyi misin? Sonradan bir şey olursa...“
“Zehir tamamen temizlendikten sonra büyüyle iyileştirebilirim. Lütfen endişelenmeyin.“
“Kim senin için endişelendiğimi söyledi? Sana bir şey olursa benim hayatım da mahvolur...“
“Biliyorum. Bunu sizi rahatlatmak için söyledim. Böylece Majesteleri hiçbir zaman dul kalmayacak.“
Varkas’ın sakin cevabı karşısında Talia’nın dili tutuldu.
Varkas sandalyesine yaslanıp dalgın bakışlarla uzaklara baktı.
Sonra usulca onun bileğini kavrayarak sordu.
“Bugün neden geldiniz?“
Talia’nın yüreği, hazırlıksız yakalanmış gibi bir anlığına yerinden oynadı.
Yoksa... geldiğim için memnun değil miydi?
Çekinerek yüzüne baktı.
Şömineden yükselen alevler, yakışıklı ama ifadesiz yüzünde titreşiyordu.
Başını hafifçe eğerek ekledi.
“Hani bir süre benimle aynı yatağı paylaşmayacağınızı söylemiştiniz. Fikrinizi mi değiştirdiniz?“
Talia refleksle elini çekti.
“Tabii ki değiştirmedim! Bu hâlde olan biriyle birlikte olacak kadar çaresiz olduğumu mu sanıyorsun?“
“O hâlde neden geldiniz?“
Varkas biraz daha ona yaklaştı.
Afallayan Talia’nın gözleri sağa sola kaçtı.
Nihayet önceden hazırladığı bahaneyi hatırlayıp kekeleyerek konuştu.
“Bana gönderdiğin armağan için... teşekkür etmeye geldim.“
Varkas uzun süre sessizce yüzüne baktı.
Sanki sözlerinin samimiyetini tartıyordu.
Sonunda usulca sordu.
“Beğendiniz mi?“
“Öyle bir hediyeyi kim beğenmez ki?“
Nedense gözlerinin içine bakmakta zorlanıyordu.
Bu yüzden mahcup bir ifadeyle bakışlarını yere indirdi.
“Ama bir daha böyle canavar avına çıkma. Kız kardeşin ne kadar üzgün görünürse görünsün, Doğu’nun hükümdarı olarak kendini böyle yaralaman çok düşüncesizce...“
“Küçük kız kardeşi için bunu yapacak başka hangi adamı bulabilirsiniz?“
Talia, öğüt vermeyi bırakıp yeniden başını kaldırdı.
Ne zaman olmuştu bilmiyordu ama Varkas saçlarıyla oynamaya başlamıştı.
Parmaklarının dokunuşu, yumakla oynayan bir kedininki kadar hafifti.
Saçlarını usulca okşarken sakince konuşmayı sürdürdü.
“Majesteleri çocukluğunuzda yaz ortasında bile sık sık hastalanırdınız. Buradaki kışlar merkez bölgedekilerden çok daha sert geçiyor. Böyle bir kürke ihtiyacınız olacak.“
“...O zamanlar çocuktum.“
Talia güçlükle yutkundu.
Duymamış gibi davranmaya çalıştı.
“Herkes kışı gayet iyi atlatıyor. Sen neden bunu bu kadar büyütüyorsun ki...“
“Benim için bu büyütülecek bir mesele değil.“
Soluk mavi gözleri onu baştan aşağı dikkatle süzdü.
Talia farkında olmadan omuzlarındaki şalı daha sıkı kavradı.
Kazadan sonra ne kadar zayıfladığını onun da bildiğini biliyordu.
Yine de içinde yeni bir utanç dalgası yükseldi.
Konuyu aceleyle değiştirdi.
“Her neyse... Bir daha böyle canavar avına çıkmayı aklından bile geçirme. Adamların varken neden kendin gidiyorsun? Kendini hâlâ şövalye mi sanıyorsun? Sen artık Büyük Dük’sün. Askerlerin ne işe yarıyor?“
“Kendim gitmem daha verimliydi. En önemlisi de, sırf karıma hediye getireceğim diye askerlerimi tehlikeye atamam.“
Karım...
Bu sözcüğü böylesine doğal söylemesi Talia’nın kulaklarının kızarmasına yetmişti.
Gün batımının kızıllığının utancını gizlemesini umarak homurdandı.
“Askerleri gönderemiyorsan, o zaman sen de gitmeyeceksin, aptal!“
“...Bana teşekkür etmeye geldiğinizi sanıyordum.“
Varkas tek kaşını kaldırarak bunu hatırlattı.
Talia küçümseyen bir homurtu çıkardı.
“Sadece teşekkür etmeye gelmedim. Seni azarlamaya da geldim. O beden artık yalnızca sana ait değil. Ben izin vermeden bir daha böyle düşüncesizce davranırsan seni asla affetmem.“
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.