Bölüm...
Drama, Fantasy, Historical, Isekai, Josei, Novel, Romance

Bölüm 63

Yazar: Hanagasumi Grup: : Bağımsız Okuma süresi: 8 dk Kelime: 1.959


Blair, göğsünde ansızın kabaran özlem dalgasını güçlükle bastırdı ve masalı okumaya başladı.
İlk başlarda aklına sürekli Asiel geldiği için okumakta zorlandı. Fakat zaman geçtikçe yavaş yavaş sakinleşti.
Belki de kucağındaki o küçücük sıcaklığı, bedeni Asiel’in varlığı sanıyordu.
Yine de içine dolan huzur ve dinginlik hoş bir histi. Blair de elinden geldiğince kendini masala verdi.
Neyse ki küçük kız öyküye tamamen kapılmış, dikkatle dinliyordu.
Ancak masalda prens ortaya çıktığı anda o huzur bozuldu.
“Ben de o kitabı okumak istiyorum!“
Beş ya da altı yaşlarında görünen bir erkek çocuk elinde masal kitabıyla yanlarına geldi. Hemen ardından da aynı yaşlarda bir kız çocuğu koşarak yetişti.
“Hey! O benim kitabım! Geri ver!“
“Hayır! Benim!“
“Sen kendi kitabını şurada bırakmıştın!“
Kız, çocuğun tuttuğu kitabın bir ucundan asıldı. Erkek çocuk da inatla bırakmayınca ikisi kitabı çekiştirmeye başladı.
“Şey... çocuklar?“
Kavgayı görünce Blair okumasını yarıda kesti. Kucağındaki minik kız ise küçücük kaşlarını olabildiğince çatarak peltek diliyle bağırdı:
“Çok güültüü!“
Fakat büyük çocukların kitabı çekiştirmeye son vermeye hiç niyeti yok gibiydi.
Daha fazla seyredemeyen Blair, küçük kızı sandalyeye oturttu, ayağa kalktı ve onların yanına gitti.
“Çocuklar, böyle çekiştirirseniz kitaba zarar vereceksiniz. Size ben okuyayım, olur mu...“
Tam çekiştirdikleri kitaba uzandığı anda kız birden elini bıraktı.
Kitabın keskin sayfa kenarı Blair’in parmağını incecik kesti.
“Ah...“
“Ha...“
Blair’in parmağından süzülen kanı gören iki çocuk da bir anda çekişmeyi bıraktı.
Yüzleri kireç gibi bembeyaz kesilmişti.
“Hanımefendi?“
Onlara doğru gelmekte olan Meli durumu fark eder etmez koşarak yanlarına geldi.
“Aman Tanrım... Eliniz...! İyi misiniz?“
“İyiyim. Önemli bir şey değil. Lütfen büyütmeyin. Yoksa çocuklar daha çok korkacak.“
Blair, ürken çocukları sakinleştirmek için kanayan parmağını hemen kapattı.
Ama bunu gören küçük kız bir anda ağlamaya başladı.
“Caaanın yandıı!“
“Canı mı yandı? Kimin?“
Gürültüyü duyan Miela da yanlarına geldi.
Görünüşe göre Blair’in meseleyi büyümeden kapatma planı çoktan suya düşmüştü.
Erkek çocuk titrek bir sesle Blair’i işaret etti.
“P-Prenses... yaralandı.“
“Ben iyiyim. Sadece ufak bir kâğıt kesiği.“
Blair önemsememeye çalıştı.
Ne var ki çocuklar bir türlü sakinleşmiyordu.
Muhtemelen kendilerini suçluyorlardı.
Tam o sırada kız çocuğunun aklına bir şey gelmiş gibi Miela’ya döndü.
“Miela, onu iyileştiremez misin?“
“E-Evet! Lütfen yardım et, Miela.“
“Elbette. Ekselanslarını iyileştiririm. Ama siz de bir daha kavga etmeyeceğinize söz vereceksiniz. Serçe parmak sözü?“
İki çocuk da hararetle başlarını salladı.
Sözlerini aldıktan sonra Miela onları uğurladı. Ardından Blair’e dönerek yumuşak bir sesle konuştu.
“Bunca yolu zahmet edip çocuklar için vakit ayırdınız. Sonunda da size hiç yaşamamanız gereken bir sıkıntı çıkardım.“
Sözleri neredeyse Blair’in gelişinden memnun değilmiş gibi duyuluyordu.
Ama bu, büyük ihtimalle yalnızca Blair’in kendi önyargısından ibaretti.
İçindeki huzursuzluğu bastırıp gülümsedi.
“Önemli değil. Çocuklara bir şey olmamasına sevindim.“
“Böyle düşündüğünüze sevindim. İzninizle yaranıza bakabilir miyim, Ekselansları?“
Miela elini uzattı.
Parmağı ancak şimdi sızlamaya başlayan Blair de elini onun avucuna bıraktı.
Tam o anda...
Geçmiş yaşamından bir anı, bugünün üzerine örtüldü.
Geçen hayatında da tam bugün, bambaşka bir sebeple Miela tarafından iyileştirilmişti.
Yeni ayakkabılarının topuklarında açtığı yaralar için...
Ana tapınakta.
Ve o anının hemen ardından, Miela’nın ellerinin Herdin’in kaburgalarını iyileştirirken onun karnına dokunduğu sahne zihninde canlandı.
Bu düşünceyle birlikte Blair’in parmak uçları titremeye başladı.
Daha ne yaptığını bile anlayamadan elini ansızın geri çekti.
“...Hayır.“
Miela şaşkınlıkla ona baktı.
“Ekselansları?“
“Şimdi düşününce... sanırım iyileştirilmeme gerek yok. Kutsal gücünüzü benim için harcamanızı istemem, Rahibe.“
Blair kendi elini diğer eliyle kavrayıp arkasına sakladı.
Sanki Miela yeniden uzanacak olursa kaçıracakmış gibi.
İçinden yükselen açıklayamadığı bir his, bu kadının kendisini iyileştirmesine izin vermemesi gerektiğini söylüyordu.
“Benim için hiç sorun olmazdı. Ama istemiyorsanız sizi zorlamam, Ekselansları.“
Tam Miela ile konuşmaları sona ermek üzereydi ki—
“Ekselansları!“
Birkaç çocuk nefes nefese koşarak yanlarına geldi.
Blair ile Miela aynı anda onlara döndü.
“Ne oldu?“
“Prens! Prens geldi!“
“...Prens mi?“
“Prense benzeyen kişi! Hani eşiniz demiştiniz ya.“
Blair çocukların işaret ettiği yöne baktığında kendilerine doğru yürüyen Herdin’i gördü.
Şaşkınlıkla gözleri büyüdü.
İkide buluşacaktık.
Sabah imparatorluk sarayındaki devlet meclisine katılacak, işleri bittikten sonra tapınağa gelecekti.
Blair de o saatte ana tapınağa geçip onunla orada buluşmayı planlıyordu.
Ama Herdin beklenenden erken gelmişti.
Bu durumda Miela ile karşılaşmaları kaçınılmazdı.
Beklenmedik gelişme karşısında Blair’in kalbi hızla çarpmaya başladı.
“Blair.“
Uzun adımlarla yaklaşan Herdin önce kısa bir an Blair’e baktı, ardından yanında duran Miela’ya çevirdi gözlerini.
Kadını tanır tanımaz bakışları hafifçe daraldı.
Blair’in iddiasına göre...
Gelecekte âşık olacağı kadın buydu.
Buna hâlâ saçmalık gözüyle bakıyordu.
Yine de Blair’in az önce bu kadınla gülümseyerek sohbet ediyor olması nedense canını sıkmıştı.
Olan bitenden habersiz olan Miela ise içtenlikle selam verdi.
“Tekrar karşılaştık, Ekselansları.“
“Öyle görünüyor. Sizi buraya getiren nedir? Bir rahibenin işleri oldukça yoğun olur sanırdım.“
Herdin kayıtsız bir tavırla cevap verdi.
Fakat bunu söylerken göz ucuyla sürekli Blair’in tepkisini izliyordu.
“Bugün nadir rastlanan izin günlerimden biriydi. Çocukları görmeye geldim. Burada da Ekselanslarıyla karşılaştım. Yardıma ihtiyaçları var gibiydi, ben de elimden geldiğince yardımcı oldum.“
“Demek benim yerime zahmet ettiniz. Minnettarım.“
“Estağfurullah. Bunu yalnızca istediğim için yaptım.“
Blair ise sessizce ikisini izlemekten başka bir şey yapmıyordu.
Yüzünde her zamanki gibi ne düşündüğünü ele vermeyen o ifade vardı.
Sanki bu konuşmanın fazlalığı Miela değil...
Kendisiydi.
Herdin, Miela’yla konuşurken bile gözlerini Blair’den ayırmamıştı.
Sonunda uzanıp onun elini tuttu.
“Yapmamız gereken işler var. Artık gidelim.“
Blair, Miela’ya veda etmeye bile fırsat bulamadan Herdin’in ardından yürümek zorunda kaldı.
“...“
Onların uzaklaşan sırtına bakan Miela’nın yüzünden bir anlığına hayal kırıklığı ve tarifsiz bir hüzün geçti.
...Düşesin yanındayken gerçekten hiç gülümsemiyor.
Zavallı adam.
Mutlu olmayı hak ediyorsun.
Onu kurtarmalıyım.
O cehennem gibi siyasi evlilikten.
Yetimhaneden ayrılan ikili, tapınağın ek binasına doğru yürüdü.
Ardel İmparatorluğu’ndaki soyluların büyük bölümü kendi topraklarına defnedilirdi.
Ancak ömürlerinin önemli kısmını başkentteki malikânelerinde geçirdikleri için, sevdiklerinin ölüm yıldönümünde mezarlarını ziyaret etmek her zaman mümkün olmazdı.
Bu nedenle tapınak, ölenlerin ruhlarını anmak amacıyla Ruhlar Salonu adı verilen bir ek bina inşa etmişti.
Tapınak bağış topluyor, soylular ise ölen yakınlarını kendilerine daha yakın hissedebiliyordu.
Her iki taraf için de kazançlı bir düzen...
Binanın girişinde kutsal şövalyeler nöbet tutuyordu.
Naaşlar burada bulunmasa da burası ölülerin ruhlarının onurlandırıldığı kutsal bir mekândı.
Bu yüzden güvenlik son derece sıkıydı.
“Buyurun, Ekselansları.“
Kimlikleri doğrulandıktan sonra kutsal şövalye onları içeri aldı.
Ek binanın içinde birkaç kat merdiven çıktılar.
Sonunda Delmark Hanedanı’nın atalarına ayrılmış odaya ulaştılar.
Kapının üzerinde aile arması işlenmişti.
Onları getiren şövalye sessizce geri çekildi.
İkisi birlikte içeri girdi.
Odanın duvarlarında Delmark’ın önceki Dükü ile Düşesi’nin portreleri asılıydı.
Blair tam Herdin’in ardından içeri girecekken gözleri portrelere takıldı ve olduğu yerde durdu.
Benim burada bulunmaya hakkım var mı?
Geçen yaşamında böyle bir günde onun yanında olmak son derece doğal gelmişti.
Fakat şimdi aklına gelen ilk düşünce buydu.
Nasıl olsa yakında bu aileden ayrılacağım.
Acaba anne ve babasıyla baş başa kalmasına engel mi oluyorum?
Önden yürüyen Herdin’in sırtına bakarken temkinli bir sesle seslendi.
“Herdin.“
Herdin dönüp ona baktı.
“Biraz dışarıda bekleyeyim.“
“Neden?“
“...Seni rahatsız etmek istemiyorum.“
Herdin uzun süre sessizce ona baktı.
Sahte karısı...
Tam da en önemli anlarda kendisinden uzaklaşma alışkanlığına sahipti.
Ve bundan hiç hoşlanmıyordu.
“Bir kocanın, karısından saklaması gereken ne olabilir?“
Yanına yürüyüp Blair’in elini tuttu ve onu usulca içeri çekti.
Blair de itiraz etmeden onun yanında durdu.
İkisi omuz omuza, elleri kenetlenmiş hâlde portrelerin karşısında duruyordu.
O an gerçekten evli bir çift gibi görünüyorlardı.
Bu görüntü Blair’in içine suçluluk sapladı.
Sanki önceki Dük ile Düşes’i kandırıyormuş gibi...
Ama Herdin’in eli elini öylesine sıkı tutuyordu ki bırakmaya hiç niyeti yoktu.
Blair başını kaldırıp yanındaki adama baktı.
Anne ve babasının ruhlarının anıldığı bu yerde...
Yüzündeki ifade acı verecek kadar bomboştu.
Sanki anne babasının huzurunda değil de...
Hiç tanımadığı yabancıların mezarını ziyaret ediyordu.
Ama Blair gerçeği biliyordu.
Bir zamanlar bir davette birisi anne babasının kazasını gündeme getirdiğinde...
Hiç etkilenmemiş gibi davranıp salondan sessizce ayrılan, ardından kimse görmeden tek başına yas tutan o çocuğu hatırlıyordu.
İnsan...
Ne kadar acı çekerse sonunda hiçbir şey hissetmez hâle gelirdi?
Bir zamanlar Blair, onun içindeki o yalnızlığı bile sevmişti.
O boşluğu doldurabileceğine inanmıştı.
Ama artık bunun yalnızca kibirli bir umut olduğunu biliyordu.
“Dönelim.“
Bir süre daha içeride kaldılar.
Ruhlar için son dualarını ettikten sonra Ruhlar Salonu’ndan ayrıldılar.
Tam o sırada koridorun diğer ucundan biri onlara doğru yürüyordu.
Blair, gelen kişiyi tanır tanımaz gözlerini hayretle açtı.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi