Bölüm...
Drama, Fantasy, Historical, Isekai, Josei, Novel, Romance

Bölüm 64

Yazar: Hanagasumi Grup: : Bağımsız Okuma süresi: 7 dk Kelime: 1.852


“…… Kutsal Hazretleri?“
Her zamanki gibi etrafını saran rahipler ve din adamları olmadan, Gerard bu kez tek başınaydı. Onları görünce yüzü aydınlandı ve yanlarına doğru yürüdü.
“Az önce kısa bir boş vaktim oldu, ben de uğrayayım dedim. Sizinle burada karşılaşmak güzel bir rastlantı oldu.“
“Siz de onları ziyarete mi geldiniz, Kutsal Hazretleri?“
“Evet. Merhum Düşes benim çok eski ve kıymetli bir dostumdu.“
“Her zaman gösterdiğiniz incelik için teşekkür ederim. Eminim annem de ziyaretinizden memnun olacaktır.“
Gerard, Ruhlar Salonu’na uzun uzun baktı. Gözlerinde derin ve tarifsiz bir özlem vardı. Ardından tebessüm ederek konuştu.
“Ekselanslarının sonunda bir eş edinmiş olduğunu görmek, sanırım ikisinin de cennette içini rahatlatmıştır.“
“Umarım onlar da öyle düşünüyordur.“
Bunun yalnızca bir sözleşme evliliği olduğunu söyleyemeyen Blair’in yüreğine hafif bir suçluluk çöktü. Buna karşın Herdin, yüzünde en ufak bir değişiklik olmadan nezaketle karşılık verdi.
“Artık müsaadenizi isteyelim.“
“Elbette. Yolunuz açık olsun.“
Herdin ile Blair hafifçe eğilerek selam verdiler ve oradan ayrıldılar.
Gerard, uzaklaşan ikiliyi bir süre sessizce izledi. Ardından Ruhlar Salonu’nun kapısını açıp içeri girdi.
Kapıyı usulca kapattıktan sonra başını kaldırıp Cassion ile Eloise’in portrelerine baktı.
“Oğlunuzun böylesine seçkin bir adam olarak büyüdüğünü görmek bana gerçekten mutluluk veriyor.“
“……“
“Size ne kadar da benziyor, değil mi? Onu savaştan döndüğü gün ilk gördüğümde, bir anlığına sanki siz geri dönmüşsünüz sandım, Ekselansları. Doğrusu irkildim.“
“……“
“Ama elbette bunun mümkün olması söz konusu değildi.“
Bundan sonra alçak sesle fısıldadığı sözler, rüzgârın uğultusuna karışıp kayboldu.
Eski dostuna hitap eden sözleri sevgiyle dolu olsa da, portredeki iki kişiye çevrilmiş yeşil gözleri buz gibi soğuktu; derin gölgelerin içine gömülmüşlerdi.
Tapınaktan ayrılan ikili, malikâneye dönecek faytona bindi.
Uyuşuk bir sessizlik içinde Blair pencerenin dışını seyrediyor, Herdin ise sessizce eşini izliyordu.
Dışarıya dalmış gözleri güneş ışığını yakalıyor, pırıltıyla parlıyordu.
Blair’in gözlerini ayıramadığı manzarayla birlikte dışarıdan hafif bir müzik sesi yükseliyor, tatlı bir koku da rüzgârla içeri doluyordu.
Herdin, Blair’in bakışlarını takip ederek pencerenin dışına çevirdi gözlerini.
İki yanı çiçek açmış kiraz ağaçlarıyla çevrili sokağın sonunda, meydandaki saat kulesi yükseliyordu. Önü sayısız tezgâhla doluydu. Anlaşılan bir şenlik kurulmuştu.
Manzarayı dalgın dalgın seyrederken şakağında hafif bir sızı hissetti ve ansızın zihninin derinliklerinden bir anı su yüzüne çıktı.
O anıda Blair, omuzlarından aşağısını örten battaniyenin içine sarınmış hâlde, kiraz çiçekleriyle bezenmiş malikâne bahçesini seyrediyordu.
Bir süre dışarıyı izledikten sonra dönüp ona sormuştu.
“Herdin... Vaktin olursa beni meydandaki saat kulesini görmeye götürür müsün?“
Heyecanını saklamaya çalışıyordu ama yüzü her şeyi ele veriyordu.
Herdin neredeyse düşünmeden cevap verecekti ki...
Ortaya çıkan o anı sis gibi dağılıp yok oldu.
Yerinde ise, sessizce dışarıyı seyreden Blair vardı.
Herdin kaşlarını çattı.
Kendisine ait olmayan bir anının, hiçbir uyarı olmadan zihninde belirmesi...
Artık tamamen sustuğunu sanmıştım.
Hiç yaşamadığı hâlde, sanki gerçekten kendisine aitmiş gibi zihnine yerleşmiş bu anılar da neydi?
“Anlattığınız bu olayı araştırdım, Ekselansları. Fakat sizinkiyle tamamen aynı bir vakaya rastlayamadım.“
“Benzer bir şey bulabildiniz mi?“
“Kara büyüler arasında, bir başkasının manasını emerek onun anılarını okuyabilen bir büyü var.“
“Manayı emip anıları mı okuyabiliyor?“
“Evet. Okuduğuma göre mana, insan bedenindeki bir organ gibi; içinde hafızadan parçalar taşıyormuş. Oldukça ağır bir metindi... Gerçi siz kara büyü kullanmadınız, değil mi Ekselansları?“
Ruth’un bulduğu bilgi, onun durumuyla tam olarak örtüşmüyordu.
Çünkü kendi yaşadığı şeyde, bu anılar gerçekten yaşamadığı geçmişe ait olsa bile, aynı zamanda tartışmasız biçimde kendisinindi.
Üstelik kara büyü kullanmak bir yana, böyle bir büyüyü bildiği bile söylenemezdi.
Zaten kara büyü çok uzun zaman önce yasaklanmış ve tarihe karışmıştı.
Tam o sırada, çalışma odasında duran eski bir kitap aklına geldi ve düşünceleri duraksadı.
“...Aslında bir tane biliyorum.“
Elbette bir büyünün varlığını bilmekle onu kullanmak aynı şey değildi.
Dolayısıyla bunun kendisiyle hiçbir ilgisi olamazdı.
Herdin gözlerini kapatıp rahatsızlıkla bu düşünceyi zihninden uzaklaştırdı.
Fakat yeniden karşısındaki Blair’e baktığında, az önceki anıdaki Blair’in görüntüsü onun üzerine bindi.
Bir süre onu öylece izledikten sonra seslendi.
“Blair.“
Dışarıdaki manzaradan gözlerini alamayan Blair sonunda ona döndü.
Herdin başıyla pencerenin dışını işaret etti.
“İstersen durup biraz dolaşalım.“
Bu teklif, kaynağı belirsiz o anının dürtüsüyle, tamamen anlık verilmiş bir karardı.
Saat kulesinin önündeki meydan insan kaynıyordu.
Yiyecek ve türlü süs eşyaları satan seyyar tezgâhlar, çiçekleri seyreden insanlar, alışveriş yapanlar, oyun oynayan çocuklar...
İmparatorluk Sarayı’ndan şimdiye dek yalnızca resmî törenler için çıkmış olan Blair için bütün bunlar yepyeniydi.
Gözleri merakla parlayan, başını her yöne çevirerek etrafı inceleyen Blair’i seyreden Herdin, istemsizce hafifçe güldü.
Her şeye o sakin ve mesafeli ifadeyle yaklaşan o porselen bebek gibi kadın ortalıkta yoktu.
Keşke onu daha önce dışarı çıkarsaydım.
Adımlarını Blair’in temposuna uydurarak ağır ağır yürüyordu.
Tam Blair çevresine fazla dalıp ondan uzaklaşacakken elini tuttu.
Aniden hissettiği sıcaklıkla Blair şaşkınlık içinde dönüp ona baktı.
“Çok dalarsan yolunu kaybedersin. Elimi tut.“
Blair sessizce elini ona bıraktı.
Herdin, kaybetmemek istercesine parmaklarını onun parmaklarının arasına geçirdi.
Blair şenliğin tadını çıkarıyordu.
Herdin ise Blair’i izliyordu.
Bir süre böyle yürüdükten sonra Blair bir tezgâhın önünde durdu.
Tezgâhta el işi takılar satılıyordu. Diğerlerinden farklı olarak, buraya altı ya da yedi yaşlarında görünen küçük bir kız tek başına bakıyordu.
“Hoş geldiniz, hanımefendi.“
Blair, berrak sesiyle onları karşılayan küçük kıza sıcakça gülümsedi.
“Bunları sen mi yaptın?“
“Hayır. Annem yaptı.“
“Peki annen nereye gitti?“
“Kısa bir işi çıktı. Dönene kadar dükkâna ben bakıyorum.“
“Paraları almayı da biliyor musun?“
“Evet. Annem öğretti.“
“Ne akıllı bir kızsın. Annen için de ne güzel bir yardımcı olmuşsun.“
Blair’in daha yeni tanıştığı bir çocukla böylesine rahat sohbet ettiğini izleyen Herdin, tezgâhtaki takıları işaret etti.
“Beğendiğin bir şey var mı? Bugünü hatırlatacak bir şey alayım sana.“
“Ah... Hayır. Sadece tek başına olduğu için merak edip konuştum.“
“Ama bence küçük dükkân sahibi, gerçekten bir şey alırsak daha çok sevinir.“
Blair ancak o zaman durumu fark edip küçük kıza baktı.
Konuşmalarını anlamış olan kız hemen başını salladı.
“Önemli değil. Sadece bakabilirsiniz.“
Fakat böylesine tatlı ve içten bir çocuğu görünce Blair’in içinden mutlaka bir şey satın almak geldi.
Tezgâhı dikkatlice inceledi ve kiraz çiçeği şeklinde, iplikle örülmüş küçük bir yüzük seçti.
Bugünü hatırlamak için tam yerindeydi.
“Bunu alıyorum.“
“Beş gümüş eder.“
Herdin cebinden bir altın sikke çıkarıp kıza uzattı.
“Üstünü kendine sakla. Annene verme.“
Küçük kız şaşkınlık içinde ona baktı.
Blair, çocuğa böyle tuhaf bir şey söylediği için Herdin’e sitemkâr bir bakış attı.
Ama Herdin hiçbir şey olmamış gibi davranarak önce arkasını döndü.
Blair küçük kıza veda edip aceleyle onun peşinden yetişti.
“Yüzük için teşekkür ederim, Herdin. Ona çok iyi bakacağım.“
Herdin’in bakışları Blair’in parmağındaki küçük ip yüzüğe takıldı.
Kiraz çiçeği deseninden pek hoşlanmamıştı.
Ama ince, bembeyaz parmağına fazlasıyla yakışmıştı.
Bu bile ödediği paraya değerdi.
Bir sonraki durakları, kiraz çiçeği şeklinde kremalı çörekler satan bir tezgahtı.
Tatlı kokunun cazibesine kapılıp duran Blair için Herdin onlardan da satın aldı.
Blair küçük bir lokma aldı.
Gözleri bir anda büyüdü.
Demek ki çok beğenmişti.
“Sen de tatmak ister misin? Ama oldukça tatlı...“
Bir tane seçip Herdin’e uzattı.
Herdin, çöreği tutan elini yakalayıp kendi ağzına doğru çekti.
O sırada Blair’in parmak uçları hafifçe dudaklarına değdi.
Parmaklarında hissettiği o yabancı temas Blair’i irkiltti.
Ama Herdin sadece hafifçe güldü.
“Fena değilmiş.“
Kiraz çiçeklerinin tam açtığı o manzaranın önünde, bir anlığına Herdin’in mavi gözleri Blair’e, üzerine taç yaprakları düşmüş bahar gölünü andırdı.
Tam o sırada yakınlardan bir çan sesi yükseldi.
Ses, tam karşılarındaki saat kulesinin tepesinden geliyordu.
Farkına bile varmadan kulenin önüne kadar gelmişlerdi.
Blair başını olabildiğince geriye atıp kulenin zirvesine baktı.
Oradan görünen manzaranın çok güzel olduğunu duymuştu.
“Herdin, daha önce oraya çıktın mı?“
“Çıkmak mı istiyorsun?“
Ne demek istediğini hemen anlayıp sordu.
Blair başını salladı.
Herdin, heyecanla ışıldayan gözlerine baktıktan sonra ayakkabılarına göz gezdirdi.
“Ama o ayakkabılarla pek kolay görünmüyor.“
“Çıkabilirim. Seni bekletmem.“
Kararlılıkla konuşmasını izleyen Herdin, rahatça başını salladı.
Blair saat kulesinin merdivenlerini ilk çıkan kişi oldu.
Herdin ise birkaç basamak gerisinden, ağır adımlarla onu takip etti.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi