Bölüm 65
Fakat o cesur kararlılık uzun sürmedi.
Merdivenlerin yaklaşık yarısına geldiklerinde Blair’in hâli belli olmaya başlamıştı. Bir süredir nefesi sıklaşmıştı; ayağındaki ayakkabılar yüzünden ayakları da zonkluyordu.
Başlangıçta onun arkasından çıkan Herdin ise şimdi önüne geçmişti.
İlk adımını attığındaki o sakin temposunu hiç bozmamış, nefesi bile düzensizleşmemişti.
Blair’in geride kaldığını fark eden Herdin dönüp ona baktı.
“Az önce bunu rahatlıkla başaracağını söyleyen kimdi?“
Ne kadar sinir bozucu bir adamdı.
Kendisiyle alay eden Herdin’e somurtkan bir bakış fırlatan Blair dudağını ısırdı ve inatla merdivenleri tırmanmaya devam etti. İçindeki rekabet duygusu iyice alevlenmişti.
Yanından geçip giden Blair’i izleyen Herdin, kayıtsız bir tavırla konuştu.
“Benden seni taşımamı istersen, zirveye kadar kucağımda götürürüm.“
“...Gerek yok. Kendim çıkabilirim.“
Kararlılıkla öne yürüyen Blair’i gören Herdin hafifçe güldü.
Onun kaybetmeyi asla kabullenmeyen inatçı hâli, çocukken ilk tanıştıkları günleri hatırlatıyordu.
Uzun ve yorucu tırmanışın ardından ikisi de sonunda tepeye ulaştı.
Yükseklerden esen serin bir rüzgâr, Blair’in alnındaki ter damlalarının üzerinden usulca geçti.
Ani esen rüzgâra karşı gözlerini bir anlığına kapattı. Yeniden açtığında ise başkentin tamamı gözlerinin önüne serilmişti.
Hayranlığını gizleyemeyen kısık bir ses dudaklarından döküldü.
“Vay...“
Gün batımından hemen önce gökyüzünün büründüğü o altın renkli saat başlamıştı.
Altında, çiçeklerini sonuna kadar açmış kiraz ağaçları uzanıyor; bahar rüzgârında festivalin beş renkli sancakları dalgalanıyor, masmavi bir nehir de başkentin tam ortasından kıvrılarak akıyordu.
Bu manzaranın tam ortasında, ömrünü geçirdiği imparatorluk sarayını ve az önce ayrıldıkları tapınağı seçebiliyordu.
Her şeye buradan bakınca, hayatı boyunca içinde yaşadığı dünyanın aslında ne kadar küçük olduğunu daha iyi anlamıştı.
Ve bundan sonra adım atacağı dünyanın ne kadar engin olduğunu da...
Blair, büyülenmiş gibi manzarayı sessizce içine çekti.
Uzun zamandır görmek istediği manzara tam da buydu.
Rüzgâr, yüzüne düşen birkaç saç telini havalandırıp dans ettirdi.
Altında ise terle hafifçe nemlenmiş zarif beyaz boynu gün ışığında parlıyordu.
Herdin onu sessizce izledi.
Ardından ceketini çıkarıp usulca Blair’in omuzlarına örttü.
Blair bunun üzerine dönüp ona baktı.
Ancak o an Herdin, menekşe rengi gözlerle dolu dünyasının içine girebildi.
“Teşekkür ederim, Herdin. Gerçekten uzun zamandır buraya çıkmak istiyordum.“
Blair içtenlikle gülümsedi.
O parlak gülümsemeyi yeniden kendisine yönelttiğini görmeyeli epey olmuştu.
Herdin, dünyayı seyreden Blair’in yanında sessizce durdu; onun yerine manzaraya bakan kadını uzun uzun izledi.
Çiçeklerini açmış kiraz ağaçlarının arasında duran hâli de, üzerine dökülen gün batımının altın ışıkları altında duran hâli kadar güzeldi.
Ve ilk kez, yıllardır nefret ettiği bu mevsimin...
Lanet olası kiraz çiçeklerinin açtığı bu mevsimin...
Belki de artık eskisi kadar katlanılmaz olmayabileceğini düşündü.
İkisi de güneş tamamen batana kadar manzarayı seyrettikten sonra merdivenlerden inmeye koyuldular.
Önden yürüyen Herdin, tuhaf bir şey fark edince dönüp arkasına baktı.
“Blair?“
Blair, duvara tutunmuş hâlde titreyen bacaklarını güçlükle hareket ettirerek merdivenleri birer birer iniyordu.
Çıkarken kendini fazla zorladığı için artık gücü tamamen tükenmişti.
Dürüst olmak gerekirse...
Yeni doğmuş bir ceylan yavrusunu andırıyordu.
Narîn biri olduğunu biliyordu ama...
Bu kadarını hiç beklememişti.
Herdin birkaç saniye şaşkınlıkla ona baktı.
Sonra kendini tutamayarak kahkahaya boğuldu.
“...Gülme.“
Gülerken yüzünde beliren o kusursuz ifade...
Bir kez daha...
Sinir bozucu derecede yakışıklıydı.
Ve tam da bu yüzden, aynı ölçüde sinir bozucuydu.
Blair dişlerini sıktı ve merdivenleri tek tek inmeye devam etti.
Derken biraz acele etmeye kalkınca...
“Ah!“
Bir anda dengesini kaybetti ve yüzüstü düşmek üzere öne savruldu.
Herdin göz açıp kapayıncaya kadar yanına ulaşıp belinden kavradı ve onu yere düşmeden tuttu.
“Dikkat et.“
“Şey... Teşekk—“
Blair doğrulmaya fırsat bulamadan Herdin onu bir hamlede kucağına aldı.
Blair, boğazından yükselmek üzere olan çığlığı güçlükle bastırdı.
“B— Beni indir.“
“Bunun pek akıllıca olacağını sanmıyorum. Bu gidişle aşağıya ancak yarın sabah varırsın.“
“...“
Şu anki hâline bakılırsa bunun hiç de imkânsız olmadığını biliyordu.
Karşı çıkacak tek bir sözü bile yoktu.
Sonunda Blair sessizce kollarını Herdin’in boynuna doladı ve onun istediği gibi kucağında gitmeyi kabul etti.
“...Ağır mıyım?“
“Hmm... Kollarım kopacak gibi hissediyorum.“
“...“
Bu alaycı cevap üzerine Blair dudaklarını memnuniyetsizce büzdü.
Yine de...
Bir hanımefendiye karşı, sırf onu rahatlatmak için bile olsa biraz nazik davranamaz mıydı?
Onun yüz ifadesini gören Herdin hafifçe güldü.
“Madem karıma bu kadar hizmet ettim, sanırım bir dilek istemeyi hak ettim.“
“Dilek mi?“
“Evet. Bir dilek.“
Yüzündeki muzip ifadeyi gören Blair, Herdin şartlarını söylemeye fırsat bulamadan aceleyle araya girdi.
“Tuhaf bir dilek olmadığı sürece.“
“Bu şart hiç hoşuma gitmedi.“
“...Demek gerçekten tuhaf bir şey isteyecektin.“
“Önce ’tuhaf’ın ne demek olduğunu tanımlamalısın.“
“Yani... Müstehcen bir şey...“
Blair cümlesinin ortasında duraksadı.
Onun ustalıkla kurduğu tuzağa düştüğünü ancak o an fark etmişti.
Hemen ağzını kapattı.
Herdin ise son derece rahat görünüyordu.
“’Müstehcen bir şey...’ Sonrası ne?“
“...Söylemeyeceğim.“
“O hâlde anlaştık. Bir dilek... Üstelik hiçbir şart olmadan.“
Blair ona bir süre temkinli gözlerle baktı.
Sonunda istemeye istemeye başını salladı.
İstediği cevabı sonunda almış olan Herdin’in dudaklarının kenarında memnun bir tebessüm belirdi.
~~~
Blair, avuç içi büyüklüğündeki küçük bir tabloyu çerçevesine yerleştirip yatağının yanındaki komodinin üzerine koydu.
Resimde, bugün çıktıkları saat kulesi ve etrafını süsleyen kiraz çiçekleri vardı.
Kuleden indikten sonra arabaya giderlerken yol kenarında resim satan bir ressamdan satın almıştı.
Buna her baktığımda bugünü hatırlayacağım.
Masmavi bahar gökyüzünü...
Çiçeklerini açmış kiraz ağaçlarını...
Ve bütün o güzelliğin içinde yanında duran Herdin’i...
Tam onun yüzünü hayal ettiği sırada arkasından bir ses geldi.
“Bu tabloyu gerçekten bu kadar mı seviyorsun?“
Kulağının hemen dibinden gelen tok sesle irkilen Blair arkasını döndü.
Ne zaman fark ettirmeden yanına geldiğini bile anlayamamıştı.
Herdin olduğu yerde dururken çerçeveyi usulca elinden aldı ve tabloya baktı.
Sırtının hemen arkasında duran bedeninin sıcaklığı...
Yüzünün bu kadar yakın olması...
Yanlışlıkla biraz daha derin nefes alsa nefesi ona değecek kadar yakındı.
Göz göze gelmekten çekinen Blair aceleyle bakışlarını karşıya çevirdi.
Odanın sessizliği içinde kalbinin gürültüyle çarpışını duyacağından korkuyordu.
Sessizliği bozmak istercesine başını sallayıp cevap verdi.
“Evet... Çok sevdim. Buna her baktığımda bugünü hatırlayacağımı hissediyorum. Kiraz çiçekleri çok güzeldi... Yüzük satan o küçük kız da çok tatlıydı...“
Herdin’in aklına Blair’in parmağındaki o kaba saba yüzük geldi.
Karısının beyaz ve zarif elleri, böylesine basit bir yüzüğü bile güzel gösteriyordu.
“Kiraz çiçeği kremalı puflar da çok lezzetliydi.“
Blair’in kremalı pufu küçük lokmalar hâlinde yiyişi...
Ağzında kalan tatlı krema...
Ve dişleri istemeden parmağına değdiğinde Blair’in şaşkınlıkla irileşen gözleri...
Hepsi yeniden gözlerinin önüne geldi.
“Bir de saat kulesine çıkmak çok zordu ama...“
“Manzara gerçekten çok güzeldi.“
Farkına bile varmadan Blair, aralarındaki mesafeyi unutmuş, bütün dikkatini bugünü anlatmaya vermişti.
Herdin ise neşeyle konuşan Blair’i sessizce izliyordu.
Onun yumuşak, canlı sesi kulağına son derece hoş geliyordu.
Parıldayan menekşe rengi gözleri...
Ne kadar güzel olduklarını bir kez daha düşünmeden edemedi.
“Ve dönüş yolunda da... Senin sayende—“
“Blair.“
Herdin, sözünü bitirmesini bekleyemedi.
Sadece adını fısıldadı.
Blair, onun alçak sesine sinen o belli belirsiz sıcaklığı fark edemeden refleksle başını çevirip ona baktı.
Herdin bu fırsatı kaçırmadı.
Bir anda dudaklarını Blair’in dudaklarına bastırırken ince belini de kendine doğru çekti.
Blair şaşkınlıkla irkildi.
Ardından, sonunda ona teslim olmuş gibi gözlerini usulca kapattı.
Herdin onu bu hâliyle yatağa yatırdı ve öpmeye devam etti.
Başta yalnızca dudaklarına hafifçe dokunup ayrılan öpücükleri, giderek onu bütünüyle yutmak istercesine daha derin ve daha sert bir hâl aldı.
“Mmh...“
Nefesi tükenen Blair, boğuk bir inilti çıkararak onu hafifçe itmeye çalıştı.
Bunun üzerine Herdin dudaklarını onun bembeyaz boynuna indirdi.
Dudaklarının değdiği her yere çiçekler açıyordu.
Tıpkı bugün gördüğü kiraz çiçekleri gibi...
Vücudunun her yanını o çiçeklerle süsledikten sonra ancak geri çekildi.
Yüzünde son derece memnun bir ifade vardı.
Ardından hiç vakit kaybetmeden titreyen bedenini yeniden kollarının arasına aldı ve onu sıkıca kendine bastırdı.
Kremalı pufun tatlılığına benzeyen yumuşak bir haz, Blair’in bütün bedenini usulca sarıp sarmaladı.
Herdin ıslanmış dudaklarını diliyle hafifçe yaladı ve kollarındaki kadına baktı.
“Herdin...“
Küçücük bedeni, onun bıraktığı izlerle doluydu.
Defalarca öpülmekten ve emilmekten kızarmış şiş dudakları...
Göz pınarlarında biriken yaşlar...
Ve...
O ışıl ışıl parlayan menekşe rengi gözlerin içinde...
Sanki küçük bir bahar manzarası vardı.
Blair onun bunları düşündüğünü bilse mutlaka “edepsiz“ diye çıkışırdı.
Ama dürüst olmak gerekirse...
O küçük çerçevedeki tabloya her baktığında aklına daima Blair’in tam şu hâli geleceğini hissediyordu.
Herdin, gözlerinin içindeki o baharı uzun uzun seyrettikten sonra yeniden eğildi ve dudaklarına yumuşak bir öpücük kondurdu.
Birbirine kavuşmuş iki gölgenin ardında...
Kiraz çiçekleri yağmur gibi usul usul üzerlerine dökülüyordu.
~~~
Bahar yağmuru birkaç gün boyunca kiraz çiçeklerini yere indirdi.
Herdin, yemyeşil kesilmeye başlamış bahçenin sabah manzarasını seyrederken uzun koridorda ağır adımlarla ilerledi.
Sonunda, artık kendi odasından bile daha aşina hâle geldiği odaya girdi.
Odanın hanımı hâlâ derin uykudaydı.
İçerisi sessizdi.
Ayak seslerini mümkün olduğunca hafifleten Herdin odanın içinde göz gezdirdi.
Şöminenin önündeki masada, eskiden duran lokum kâsesinin yerini artık hoş kokulu bir mum almıştı.
Son birkaç gündür Blair, ateşe alışabilmek için bu mumları yakıyor ve yavaş yavaş kendini alıştırmaya çalışıyordu.
Bunu sessizce geçip yatağa doğru yürüdü.
Tahmin ettiği gibi Blair hâlâ uyuyordu.
Herdin kolunu kaldırıp saatine baktı.
Arabayı hazırlamalarını söylediği vakte yaklaşık on beş dakika kalmıştı.
Keşke o zamana kadar kendi kendine uyansa...
Elbette isterse onu uyandırabilirdi.
Ama onu bu kadar geç saate kadar uyanık bırakan adamın elinde kalan son vicdan kırıntısı, bunu yapmamayı seçmesiydi.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.