Bölüm...
Drama, Fantasy, Historical, Isekai, Josei, Novel, Romance

Bölüm 68

Yazar: Hanagasumi Grup: : Bağımsız Okuma süresi: 8 dk Kelime: 1.901


Birdenbire, Blair’in çocukken söylediği bir söz aklına geldi.
“Ben büyüyünce saraydan ayrılacağım. Başkentten de gideceğim ve bütün dünyayı gezeceğim! Okyanusu aşıp, ta ötedeki kıtaya kadar gideceğim...“
Bu sözleri zihninde evirip çeviren Herdin, karşısında oturmuş programı ve evrakları gözden geçiren Ruth’a döndü.
“Ruth.“
“Buyurun.“
“Ardel’in doğu kıtasına açılan bir limanı olsaydı sence ne olurdu?“
Ardel İmparatorluğu kıtanın batısında yer aldığı için doğu kıyısında limanı yoktu. Bu nedenle doğu kıtasıyla ticaret yapmak isteyenler, bütün batı kıtasını dolaşmak zorunda kalıyordu.
İmparatorluğun kuzeydoğusunu kapsayan Delmark toprakları da dâhil olmak üzere doğu denizine kıyısı olan birkaç bölge vardı. Ancak buraların tamamı gelgit düzlüklerinden ibaretti. Büyük gemilerin yanaşabileceği kadar derin tek bir liman bile bulunmuyordu.
Doğu kıtasıyla ticaret...
Ivan’ın uğruna savaşmayı bile göze aldığı bu mesele, uzun zamandır Herdin’in de aklını meşgul ediyordu.
Sorun ise bunu hayata geçirmenin hiçbir yolunun görünmemesiydi.
Ruth, efendisinin neden birdenbire böyle bir soru sorduğunu anlayamamıştı ama yine de dürüstçe cevap verdi.
“Muhteşem olurdu. Şu anda başka ülkeler aracılığıyla ithal ettiğimiz doğu mallarını çok daha ucuza alırdık. Bizim ihraç ettiğimiz ürünler de aracı payı kesilmeden satılırdı. Resmen altın çağ yaşanırdı. Majestelerinin Klania’ya savaş açmak için sürekli bahane aramasının sebebi de bu zaten. Gerçi bana sorarsanız bu delilikten başka bir şey değil... Ama neden sordunuz?“
“Ribren’de, doğu kıtasına açılan bir liman inşa etmeyi düşünüyorum.“
Ribren, Delmark’ın doğu kıyısına uzanan topraklarından biriydi.
“Ama nasıl? Ribren’in denizi baştan sona gelgit düzlüklerinden oluşuyor.“
“Gelgit düzlüklerini dolduracağız. Büyük gemilerin yanaşabileceği derinliğe ulaşıncaya kadar.“
“Neyle?“
Ivan savaşmayı çözüm olarak görürken, Herdin bambaşka bir açıdan çözüm üretmişti.
“Bolca toprakla... ve bolca parayla.“
Üstelik bu yöntem savaştan bile çılgıncaydı.
Böylesine akıl almaz bir yatırımı ancak Delmark yapabilirdi.
“...Ciddi misiniz?“
Herdin’in gözlerindeki kararlılığı gören Ruth, abartısız söylemek gerekirse neredeyse arabanın tavanına sıçrayacaktı.
“Paranız çürüyüp gidiyor diye şimdi de denize mi dökeceksiniz? Madem öyle, bari bana dökün!“
Ama Herdin’in kararı kesindi.
“Dediğin gibi... Ribren Limanı hem Delmark’a hem de Ardel’e muazzam kazanç sağlar. Üstelik sadece maddi anlamda değil. Medeniyet, bilgi... Paradan çok daha değerli şeyler de beraberinde gelir.“
Gerçekten de bu limanı inşa etmeyi başarırsa, içinde yaşadıkları çağ tamamen değişecekti.
Yine de...
Denizi doldurup liman yapmak mı? Bu dahilik mi, yoksa pervasızlık mı...?
Ne kadar düşünürse düşünsün, akıl almaz bir fikirdi.
Fakat Herdin bunu gerçekten gerçekleştirmeyi planlıyor gibi görünüyordu.
“Bana ayrıntılı bir bütçe çıkar.“
Herdin bu kadar ciddi konuşunca Ruth’un karşı çıkma şansı kalmadı.
“...Emredersiniz.“
Konuşmaları tam sona ererken araba konağın önünde durdu.
Her zamanki gibi Mason onları karşılamak için bekliyordu.
“Hoş geldiniz, Dük Hazretleri.“
“Eşim nerede?“
“Öğle yemeği için bir daveti olduğunu söyleyip dışarı çıktı.“
Herdin ne tür bir davet olduğunu soracakken Mason yeniden konuştu.
“Ayrıca sizi bekleyen bir misafiriniz var, Dük Hazretleri.“
“Misafir mi?“
Bugün için planlanmış hiçbir ziyaretçi yoktu.
“Kim?“
“Tapınaktan bir rahibe. Acilen görüşmeniz gereken bir mesele olduğunu söyledi. Kimliği doğrulandıktan sonra kendisini kabul salonuna aldım.“
“Bir rahibe...“
Baş başa görüşecek kadar yakın olduğu herhangi bir rahibe var mıydı?
“Adının Miela Elias olduğu söylendi.“
Bu isim ona yabancıydı.
Fakat bir kadın rahibe olduğu söylenince aklına yalnızca tek bir kişi gelmişti.
“Çay getirin.“
Deri eldivenlerini çıkaran Herdin doğruca kabul salonuna yöneldi.
Tahmin ettiği gibi, onu bekleyen kişi gerçekten de oydu.
“Ah... Merhaba, Dük Hazretleri.“
Salonun içinde etrafı inceleyen Miela, Herdin’i görünce irkilerek ayağa kalktı.
Onu görür görmez yüzü kızarırken, Herdin’in bakışları ise tam tersine daha da soğudu.
“Tekrar karşılaşıyoruz, Rahibe. Ama bunu kendi evimde beklemiyordum. Sizi özel olarak kabul edecek kadar samimi olduğumuzu sanmıyordum.“
“Habersiz gelmenin kabalık olduğunu biliyorum, Dük Hazretleri. Ama konuşmam gereken konu, bu kabalığı göze almama değecek kadar önemliydi.“
“Nedir bu kadar önemli olan?“
Tam o sırada kapı çalındı.
Bir hizmetçi içeri girerek Herdin’in önüne çayını bıraktı.
Miela, hizmetçi çıktıktan sonra konuşmaya başladı.
“Düşes Hanım...“
Tam o anda Herdin’in başında zonklayan bir ağrı belirdi.
Aynı anda, hiç tanımadığı bir anı zihninde canlandı.
“Düşes Hanım’dan uzak durmalısınız, Dük Hazretleri. Yanında kalmaya devam ederseniz siz de önceki Dük gibi delirebilirsiniz...“
Anıdaki mekân, tam da içinde bulundukları odaydı.
Sahne birebir aynıydı.
Fakat Miela’nın şu anda söylediği sözler, o anıdaki sözlerden tamamen farklıydı.
“Düşes Hanım’ın başka bir adamla gizlice görüştüğünü biliyor muydunuz, Dük Hazretleri?“
Ancak o zaman gerçek ile anı arasındaki sınır silinip gitti.
Anı dağıldı, gerçek yeniden yerine oturdu.
Az önce gördüğü görüntünün etkisiyle kaşlarını çatan Herdin, Miela’nın söylediklerini ancak birkaç saniye sonra tam olarak idrak edebildi.
Miela ise onun sessizliğini, anlattıklarıyla ilgilendiğine yorarak konuşmasını sürdürdü.
“Biraz önce Düşes Hanım’ın başka bir adamla aynı arabaya bindiğini kendi gözlerimle gördüm. Eğer birini peşlerinden gönderirseniz...“
“Başkalarının işine burnunu sokmaktan hoşlandığınızı bilmiyordum, Rahibe.“
Herdin, sözünü bitirmesine fırsat vermeden buz gibi bir sesle araya girdi.
Çay fincanını eline aldı.
Fincanın üzerinden ona bakan gözleri, olabileceği kadar soğuktu.
Miela irkilerek telaşla konuştu.
“Ben... Ben sadece sizin için endişelendim, Dük Hazretleri...“
“Tanıdığım biri.“
Herdin sakin bir sesle devam etti.
“Bugünkü buluşmadan da haberim vardı.“
Böyle söylemişti.
Ama Miela yine de bir şeylerin yerine oturmadığını hissediyordu.
Blair az önce kiralık bir arabaya binmişti.
Normalde soylu hanımlar kendi ailelerine ait arabaları kullanır, yanlarında da aile şövalyeleri bulunurdu.
Saklayacak bir şeyi yoksa neden yabancı bir adamla kiralık bir arabaya binsindi?
Ama Herdin çay fincanını yerine bırakırken yüzünde, karısının ihanetini ilk kez öğrenen bir adamın göstereceği en ufak bir belirti bile yoktu.
“Sanırım konuşmamız burada sona erdi.“
Yüzündeki ifade hâlâ aynıydı.
Soğuk...
Kayıtsız...
Kupkuru...
Üstelik şimdi bunlara hafif bir bıkkınlık da eklenmişti.
“Bundan sonra böyle meseleler için buraya gelmemenizi tercih ederim.“
Herdin ayağa kalktı.
“Çayınızı rahatça içebilirsiniz.“
Miela’yı salonda bırakıp dışarı çıktı.
Kabul salonunun kapısı kapanır kapanmaz dişlerinin arasından buz gibi bir kahkaha döküldü.
“...Demek sonunda gerçekten o piçle buluşmaya gittin.“
Aslında bunu yarı yarıya bekliyordu.
Eğer Blair istediği boşanmayı elde etmek istiyorsa...
Hem de söz verdiği gibi bunun suçu Herdin’e yüklenmeden gerçekleşmesini istiyorsa...
Bunun en kolay yolu bir skandal çıkarmaktı.
Yine de son zamanlarda Blair’in tavırlarını görünce...
Bir anlığına bu plandan vazgeçmiş olabileceğini düşünmüştü.
Meğer bu, yalnızca kendi kuruntusundan ibaretmiş.
Demek bütün bu süre boyunca...
Bana gülümserken de...
Kollarımda dururken de...
O küçücük kafanın içinde yalnızca benden kaçıp gitmenin hesabı vardı.
Bu gerçeği yeniden fark ettiği anda...
Ayaklarının dibinde pusuda bekleyen o huzursuzluk, öfkeye dönüşerek onu tamamen yuttu.
Öylesine ki...
Birkaç dakika önce üzerinde düşündüğü liman projesi bile zihninden silinip gitmişti.
“Hoş geldiniz, Hanımefendi.“
Blair arabadan iner inmez, her zamanki gibi Mason onu karşıladı.
Alışkanlıkla sordu.
“Dük Hazretleri döndü mü?“
“Öğleden sonraki programı son anda değişti, Hanımefendi. Planlanandan daha erken döndüler.“
Konağa girerken Blair’in adımları bir an duraksadı.
Asıl programa göre Herdin’in bu akşama kadar dönmemesi gerekiyordu.
Erken dönmüş olması...
Evde olmadığını bildiği anlamına geliyordu.
Mikhail’le görüşmesine en başından beri sıcak bakmadığını düşününce...
Akşam yemeğinde onunla yüzleşecek olma ihtimali Blair’in göğsünü sıkıştırdı.
Ama zaten bunu ondan sonsuza kadar saklamayı düşünmemişti.
Er ya da geç bu konuşmayı yapmak zorundaydılar.
Kendini toparlayan Blair odasına doğru çıktı.
Kapının önünde bekleyen Meli hemen yanına geldi.
“Hoş geldiniz, Hanımefendi.“
“Hı hı. Ben yokken önemli bir şey oldu mu?“
Kapı koluna uzandığı sırada Meli temkinli bir sesle konuştu.
“Dük Hazretleri içeride sizi bekliyorlar, Hanımefendi.“
Blair’in eli kapı kolunun üzerinde durdu.
Hazırlıklı olduğu an gelmişti.
Sadece beklediğinden biraz daha erken.
“...Üzerimi kendim değiştiririm. Sen gidebilirsin.“
Meli eğilerek oradan ayrıldı.
Blair derin bir nefes aldı ve kapıyı açtı.
İçeri girdiği anda doğruca karşısındaki koltukta oturmuş puro içen Herdin’le göz göze geldi.
Akşamın ilk ışıkları arasında siluet hâlinde oturan Herdin’in mavi gözleri, buz gibi ve kasvetli bir ışıkla parlıyordu.
Bakışları buluştuğu anda Blair’in yüreği istemsizce sıkıştı.
Gözlerini ondan kaçırarak giyinme odasına yöneldi.
“Üzerimi değiştirip hemen geleceğim. Bir dakika bekleyin.“
Tam gardırobun kapağını açacakken—
Tak.
Ne zaman arkasına geldiğini bile anlayamadığı Herdin, elini uzatıp gardırobun kapağını yeniden kapattı.
Sessiz odada çıkan ses olduğundan daha yüksek yankılandı.
Blair kapalı gardıroba birkaç saniye sessizce baktıktan sonra başını çevirdi.
Tam o anda Herdin dudaklarını onun dudaklarına bastırdı.
“Mm...“
Puronun keskin ve acı tadı, dudaklarının arasından bir anda Blair’in ağzına doldu.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi