Bölüm 69
Herdin, sanki onun son nefesine kadar her şeyini elinden almak istercesine Blair’i kendine hapsetmişti.
Nefessiz kalan Blair göğsünü iterek ondan uzaklaşmaya çalıştıysa da, Herdin yerinden bir adım bile kıpırdamadı. Aksine, ensesini kavrayıp onu yeniden kendine çekti; durmaksızın, acımasızca öpmeye devam etti.
Bu öpücükte ne rıza vardı ne de şefkat.
Onu ileriye taşıyan tek şey, dizginlenemeyen bir sahip olma arzusuydu.
Blair’in sonunda nefes alabilmesinin tek sebebi, artık gerçekten nefessiz kalmış olmasıydı. Başının içi uğulduyor, bilinci bulanıklaşıyordu.
Tam o sırada Herdin’in dudakları boynuna indi ve tenini sertçe emdi.
Birkaç saniye sonra Blair kendine gelebildi. Kurtulmaya çalışarak kıvranırken sesi neredeyse yalvarırcasına titredi.
“Önce... önce yıkanmama izin verir misin...? Önce üzerimi temizlemek istiyorum.“
Dışarıdan yeni dönmüştü.
Üstelik ormanda dolaşmıştı.
Teninin kirlenmiş olduğunu hissediyordu.
Fakat Herdin onu duymamış gibi davrandı.
Elini uzatıp elbisesinin ön kısmını aşağı çekti.
Gözlerinde ürpertici bir soğukluk vardı.
“Onunla görüştün, değil mi?“
Dudaklarından dökülen ses, aralarındaki bu kadar kısa mesafeye rağmen insanın içine işleyen kadar soğuktu.
Üzerindeki elleri ise sert ve hoyrattı.
Blair kaşlarını çatarak hızla kolunu tuttu.
“Herdin, bekle...“
Ama Herdin ona kaçacak en küçük bir fırsat bile vermeye niyetli değildi.
Avucunu Blair’in yanağına koyup yüzünü kendisine çevirdi.
“Cevap ver.“
Sesi sertleşti.
“Sana bir şey sordum.“
Parmaklarının baskısı arttı.
Blair hafifçe nefesini çekti ve güçlükle konuşabildi.
“...Neden endişelendiğini biliyorum. Ama şu an başka bir seçeneğimiz yok. Dikkatli olacağım. Sana zarar verecek hiçbir şey olmayacak...“
Blair cümlesini tamamlayamadan Herdin elini elbisesinin içine soktu.
Şaşkınlıkla nefesi kesildi ve sözleri yarıda kaldı.
Herdin, Mikhail’den geriye kalmış en ufak bir iz arıyordu.
Ancak bulabildiği tek şey, Blair’in saçlarında daha önce kalmış hafif bir erkek parfümü kokusuydu.
O bile artık neredeyse tamamen silinmişti.
Bunu fark ettiği anda içinde kısa süreli bir rahatlama hissetti.
Ama hemen ardından kendi hâline acı acı güldü.
Bu davranışından gerçekten bıkmıştı.
Kendi kendisine öfkeleniyordu.
Fakat onu bundan daha çok öfkelendiren şey...
Bunu doğrulamış olmasının hiçbir şeyi değiştirmemesiydi.
O kısa rahatlama dışında...
Hiçbir şey değişmemişti.
Bu kadın hâlâ tek bir şey düşünüyordu.
Ondan kaçmayı.
Tek öğrendiği şey, kaçacağı sığınağın o lanet adam olmadığıydı.
Hepsi bundan ibaretti.
Ve içini dolduran bütün öfke...
Kollarının arasındaki bu kadına yöneldi.
Sürekli kendisinden uzaklaşmak isteyen bu kadına.
“Önce geçmişte ne olduğunu ortaya çıkarmamız gerekmiyor mu?“
“...“
“Buradaki hiçbir şey sonuçlanmamışken... neden şimdiden kaçmayı düşünüyorsun?“
“Kaçmayı düşünmüyorum. Anlaşmamıza sadık kalacağımı söyledim. Sana söz verdim...“
“...“
“Bunu biliyorsun.“
Blair’in sesi titredi.
“Hatta bunu en iyi bilen sensin. Her gece korkumu yenebilmek için çalışıyorum.“
Gözyaşlarının eşiğinde titreyen Blair’in gözlerini izleyen Herdin’in bakışları daha da soğudu.
Evet.
Biliyorum.
Herkesten daha iyi biliyorum.
Bütün bunları yalnızca benden ayrılmaya hazırlanmak için yaptığını...
Bir anlığına bunu unutmuştu.
Masum görünen yüzüne aldanmıştı.
“Ama kim bilir...“
Herdin alçak bir sesle devam etti.
“Belki de kendi annenin bile seni gözden çıkarmış olabileceğini fark edince korktun.“
“...“
“Ve şimdi... iş işten geçtikten sonra kaçmaya çalışıyorsun.“
Aslında hem Herdin hem de Blair...
Katrina’nın kendi amaçları uğruna öz kızını bile kullanmış olabileceğinden uzun zamandır şüpheleniyordu.
İkisi de bunu yüksek sesle dile getirmeye cesaret edememişti.
Fakat Herdin o ihtimali ilk kez kelimelere döktüğü anda...
O buz gibi sözler Blair’in kalbine saplanan keskin bir hançere dönüştü.
Çünkü bu ihtimal...
Yıllardır içinde taşıdığı kendinden nefret duygusuyla fazlasıyla örtüşüyordu.
Her şeye karşı sakin kalabilen Blair’in gözleri şiddetle titremeye başladı.
Bunu gören Herdin dudaklarını acımasızca kıvırdı.
Üstelik durmadı.
“Çünkü gerçeği öğrenmektense...“
“...“
“Terk edilmiş olduğunu hiç öğrenmemeyi tercih edersin.“
“...“
“Bu konuda hep iyiydin, değil mi?“
Keşke gerçekten öyle olsaydı.
Keşke o kadın seni gerçekten terk etmiş olsaydı.
Canın yansaydı...
Ve artık benden kaçacak gücü bulamasaydın.
“Bu kadar istediğin boşanmayı...“
Herdin sözlerini ağır ağır sürdürdü.
“O olayın gerçeği ortaya çıkmadan sana vermeyeceğim.“
Islanan parmağını Blair’in yanağında yavaşça gezdirdi.
Bu dokunuş açıkça tensel bir anlam taşıyordu.
Ve tam da bu yüzden Blair’in içindeki son direnç de parçalandı.
“O zamana kadar boş hayaller kurmayı bırak.“
“Beni dinle.“
Herdin’in buz gibi sesi kulaklarında yankılanırken Blair’in gözlerinden yaşlar taştı.
Karşısındaki Herdin...
Geçmişteki Herdin’le üst üste biniyordu.
Sonunda...
Hiç değişmemişsin.
Ben de değişmedim.
Seni yeniden sevdim.
Bir kez daha onun tarafından incinmek...
Kendini bu hâlde görmek...
Hem gülünç hem de acınasıydı.
Kapanmış sandığı yaralar yeniden açılıyor, içine keskin dikenler saplanıyordu.
Blair’in gözlerinden sessizce süzülen yaşları izleyen Herdin’in içinde tarif edemediği karanlık bir haz filizlendi.
Deliceydi.
Ama en azından şu anda...
Kendisinin Blair için son derece önemli biri olduğunu hissediyordu.
Garip bir sarhoşluktu bu.
Blair’in gözyaşları da...
Acısı da...
Hepsi yalnızca kendisine aitti.
Ama aynı anda...
Onu her gördüğünde içinde beliren o silik huzursuzluk yeniden baş göstermeye başladı.
Kollarının arasındaki bu kadın...
Bir gün yok olup gidecekmiş hissi...
Onu çıldırmanın eşiğine getiriyordu.
Herdin yeniden eğilip onu öptü.
Blair yüzünü çevirerek kaçmaya çalıştı.
Ama Herdin eliyle yüzünü sabitleyip buna izin vermedi.
Onu öpmeyi sürdürürken kollarına aldı.
Hiç duraksamadan yatağa yatırdı ve üzerine eğildi.
“Ah...“
Blair ona karşı koymadı.
Ama dudakları her fırsat bulduğunda onunkinden uzaklaşıyordu.
Oysa bedeni hâlâ ona karşılık veriyordu.
Hâlâ onu istiyordu.
Kalbi de hâlâ yalnızca onun için çarpıyordu.
İşte bütün bunlar dayanılmazdı.
Bedeni daha şiddetli titremeye başlayınca artık dayanamadı.
Kollarını Herdin’in sırtına doladı.
Sanki dikenlerle kaplı bir yastığa sarılıyordu.
Çıkaramadığı her diken kalbine biraz daha saplanıyordu.
~~~
Çakmağın alevi sönmek üzereymiş gibi birkaç kez titredi.
Sonunda mumun fitili tutuştu.
Mum yanar yanmaz Blair çakmağı kapattı.
Onu izleyen Lina hayretle nefesini tuttu.
“Aman Tanrım! İyi misiniz, Hanımefendi?“
“Evet.“
Blair hafifçe gülümsedi.
“İyiyim.“
Alnı yoğun ter damlalarıyla kaplıydı.
Nefesi hâlâ düzensizdi.
Elleriyse hafif hafif titriyordu.
Ama eskiden küçücük bir alev gördüğü anda panik krizine giren hâliyle kıyaslandığında...
Bu inanılmaz bir ilerlemeydi.
Yanında herkesten daha uzun süre bulunan Lina da bununla büyük gurur duyuyordu.
“Harikasınız!“
Gerçekten hayranlıkla konuştu.
“Ben hiç fobi yaşamadım ama bunun ne kadar zor olduğunu anlayabiliyorum. Bu gidişle tek başınıza bile yaşayabilirsiniz.“
Lina’nın gelişigüzel söylediği bu söz Blair’in irkilmesine neden oldu.
Elbette Lina’nın sözleşmeli evlilikten haberi yoktu.
Ama yine de...
Lina, Blair’in hâlâ mumun alevine baktığını görünce hemen üfleyerek söndürdü.
“Şey... Öylesine söyledim.“
Gülmeye çalıştı.
“Beni bırakıp gitmeyi falan aklınıza getirmeyin sakın.“
“Hı hı...“
“Zaten bir düşesin tek başına bir yere gitmesi de mümkün değil.“
Lina, sanki bunu kendi başarısıymış gibi gururla gülümsüyordu.
Blair ise yalan söylemek yerine yalnızca ona karşılık gülümsedi.
Herdin’le tartıştıkları geceden bu yana...
Ateş korkusunu yenme çalışmaları artık birlikte yapılmıyordu.
O günden sonra Blair tek başına çalışmaya başlamıştı.
Bu, Herdin’in geceleri odasına gelmediği anlamına gelmiyordu.
Gece olduğunda yine geliyor...
Her zamanki gibi onunla birlikte oluyor...
Sonra tek kelime etmeden gidiyordu.
Blair konuşmak istemediği için susuyordu.
Herdin ise sanki onun bedeninden başka hiçbir şeye ilgi duymuyormuş gibi davranıyordu.
Bazen bu acımasızlığı onu vahşi bir hayvanı andıracak kadar ileri gidiyordu.
Geceler boyunca aralarında yalnızca ağır nefes alışları ve bastırılmış sesler vardı.
Sonunda Herdin...
Hiçbir tepki vermeyen Blair’den vazgeçmiş olacak ki...
Onun odasına gelmeyi de bıraktı.
O gece yaptıkları konuşmayı düşününce...
İsteseydi Blair’i anılarını daha çabuk hatırlamaya zorlayabilirdi.
Ama buna dair en küçük bir işaret bile göstermedi.
Davranışları...
Yaşananlar...
Her şey, önceki yaşamındaki olaylara ürkütücü derecede benziyordu.
Yine de bu kez farklı olan bir şey vardı.
Blair artık hiçbir şey yapmadan beklemeye niyetli değildi.
Herdin’in istediği şey...
İmparatoriçe’nin sarayında yaşananların gerçekleriydi.
Öyleyse...
Ona istediğini verecek...
Ve ardından gidecekti.
Bunu Herdin için yapmıyordu.
Yalnızca...
Kendine verdiği sözü bozmak istemiyordu.
Ne olursa olsun...
Gerçekten kaçmayacaktı.
Ve...
Esmeralda için de.
“Hanımefendi, Madam Loreline geldiler.“
Blair dalgın dalgın çakmağın kapağını açıp kapatırken kapı çalındı.
Ardından Meli’nin sesi duyuldu.
“İçeri alın.“
İzin verilince Lina odadan çıktı.
Agnes içeri girdi.
“Hoş geldiniz, Agnes.“
Blair gülümseyerek onu karşıladı.
“Dün gece şiddetli yağmur yağmıştı. Umarım gelirken yollar sizi zorlamamıştır.“
“Neyse ki bakımlı yolları kullandık. Yolculuğumuz rahat geçti. İlginiz için teşekkür ederim.“
Her zamanki gibi sıcak gülümseyen Agnes selam verdikten sonra Blair’in elindeki çakmağı fark etti.
Gözleri şaşkınlıkla büyüdü.
“Bu... çakmak mı?“
“Evet.“
Blair başını salladı.
“Mum yakma alıştırması yapıyordum.“
“Demek Dük Hazretleriyle yaptığınız çalışmalar işe yarıyor.“
Agnes memnuniyetle gülümsedi.
“Bu kadar kısa sürede alışacağınızı hiç düşünmemiştim. Demek ki insanın en büyük desteği gerçekten eşi oluyormuş.“
Blair cevap vermedi.
Sadece belirsiz bir tebessümle karşılık verdi.
Agnes bu muğlaklığın ardındaki anlamı fark etmedi.
“Peki bugün beni neden seraya değil de yatak odanıza çağırdınız?“
Bir an duraksadı.
“Yoksa kendinizi iyi hissetmiyor musunuz?“
“Hayır.“
Blair kısa bir sessizliğin ardından kararını vermiş gibi konuştu.
“Hipnozu denemek istiyorum.“
Agnes’in yüz ifadesinden bu fikri pek hoş karşılamadığı belliydi.
“Dük Hazretleri’nin bundan haberi var mı, Hanımefendi?“
“Hayır.“
Blair derin bir nefes aldı.
“Ama artık daha fazla bekleyebileceğimi sanmıyorum.“
“Daha fazla bekleyememek derken?“
“Eğer annem gerçekten o olayın içindeyse...“
“...Oturup hiçbir şey yapmadan beklemeyecektir.“
“Eğer harekete geçerse...“
“Gerçekler sonsuza dek örtbas edilebilir.“
Blair gerçeği tamamen çarpıtmak yerine...
Asıl amacını gizleyip yalnızca bir kısmını anlattı.
Böylece Agnes’i yavaşça kendi tarafına çekmeye çalışıyordu.
Çünkü Agnes’in hem hizmet ettiği Herdin’e...
Hem de Delmark Hanedanı’na duyduğu sadakati çok iyi biliyordu.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.