Bölüm 70
Eğer Agnes, Herdin’in böylesine önemli bir konuda fikrine başvuracak kadar güvendiği bir vassalıysa, Blair’in Esmeralda’nın üzerine atılan haksız suçlamayı temizlemek istediğini duyduğunda mutlaka tereddüt edecekti.
Ve Blair’in yaklaşımı tam da umduğu gibi sonuç verdi.
“Fakat...“
Agnes ne kesin bir şekilde reddedebiliyor ne de kabul edebiliyordu. Onun bu kararsızlığını fırsat bilen Blair, biraz daha ısrar etti.
“Çok geç kaldım... ama merhum İmparatoriçe’nin adını temize çıkarmak istiyorum. Hâlâ da bunu istiyorum.“
“......“
“Lütfen bana yardım edin, Agnes.“
Blair’in içtenlikle yaptığı bu ricadan sonra Agnes uzun süre sessiz kaldı. Sonunda ağır bir iç çekişle pes etti.
“... Ama yalnızca bu kez.“
Nihayet beklediği cevabı alan Blair’in yüzü aydınlandı. Bunu gören Agnes sert bir sesle ekledi:
“En ufak bir zorlanma belirtisi gösterirseniz ya da herhangi bir yan etki yaşarsanız, Leydim, bu kez hiçbir itiraz etmeden sözümü dinleyeceksiniz. Anlaşıldı mı?“
“Teşekkür ederim.“
Blair, uyarıya rağmen gülümsemeye devam edince Agnes, yenilgiyi kabullenmiş birinin attığı o kısa kahkahayı bıraktı.
“Buna gerçekten bu kadar sevindiniz mi? Bu sizin için hiç kolay olmayacak.“
“Bazı şeyler, ne kadar zor olursa olsun yapılmaya değerdir.“
Blair’in, kendi travmasına yeniden göğüs germeyi böylesine sakin bir ifadeyle dile getirmesi Agnes’in yüreğini burktu. Bir anda aklına gelen düşünceyle konuştu.
“Eğer bunu Delmark Hanesi’nin sizi daha çabuk kabul etmesini istediğiniz için yapıyorsanız, buna gerek olmadığını söylemek isterim. Sırf bu yüzden sizi dışlayacak olanlar zaten hatalı taraftadır.“
Agnes’in kendisi adına bu kadar kaygılanması Blair’i gerçekten şaşırttı. Gözlerini kırpıştırdı, ardından hafifçe gülümsedi.
“... Eskiden bunun doğru olduğu bir zaman vardı. Ama artık değil.“
Bu sözleri söylerken yüzündeki tebessüme belli belirsiz bir burukluk karıştı.
“O gün yaşananlardan dolayı çok uzun süre pişmanlık duydum... Ama artık o pişmanlığı taşımaya devam etmek istemiyorum. Hepsi bu.“
Agnes, Blair’in gözlerinin sanki çok uzak bir noktaya bakıyormuş gibi dalgınlaştığını düşündü. Fakat tam o sırada büyük sarkaçlı saatin hafif sesi duyulunca düşüncelerini dağıttı.
“Pekâlâ. O hâlde başlayalım. Dük Hazretleri dönmeden önce.“
Akşamın iyice çökmeye başladığı bir saatti.
Siyah cübbeli bir kadın arabadan indi. Onu koyu yeşil cübbeli başka bir kadın takip etti.
Tapınağa doğru ilerledikleri sırada yollarını, yan kapıda nöbet tutan kutsal şövalyeler kesti.
“Üzgünüz ancak bugünlük geri dönmenizi rica edeceğiz. Tapınak gece için kapatıldı...“
Bunun üzerine siyah cübbeli kadın, iç cebinden bir şey çıkarıp gösterdi.
Üzerinde imparatorluk arması bulunan bir rozetti.
Ancak o zaman kutsal şövalyenin bakışları şaşkınlıkla yeşil cübbeli kadına çevrildi.
Göz kamaştıran platin sarısı saçlar, yakut kırmızısı gözler ve yılların dokunmaya kıyamadığı kadar güzel bir yüz...
O yüzü tanır tanımaz şövalye telaşla eğildi.
“Ö-Özür dilerim. Fark edemedim. Lütfen buyurun.“
Yanındaki, Katrina’yı hâlâ tanımadığı için şaşkınlık içinde duran diğer şövalyeye kısa bir bakış attı ve kenara çekildi.
İki kadın sessizce tapınağın içine girdi.
Fakat onları izleyen başka bir çift gözün varlığını ikisi de fark etmedi.
Adımları, özel ibadethanenin önünde durdu.
Tapınakta, sessizlik içinde dua etmek ve tefekküre dalmak isteyen yüksek rütbeli soylular için ayrılmış özel ibadethaneler bulunuyordu.
Siyah cübbeli kadın kapıda bekledi. İçeri yalnızca yeşil cübbeli kadın girdi.
Kapüşonunu geriye çektiğinde altından Katrina’nın yüzü ortaya çıktı.
Katrina tek tek mumları kendi elleriyle yakarken, kapı yeniden açıldı.
“Bu kadar acele beni çağırmanıza sebep olan şey nedir?“
Gerard, her zamanki yumuşak tebessümüyle ona doğru yürüdü.
O ana kadar hiçbir duygu göstermeyen Katrina’nın soğukkanlı ifadesi, Gerard’ı görür görmez çatladı.
Tıpkı yalnızca en çok güvendiği kişinin yanında zayıflığını gösterebilen yaralı bir hayvan gibi.
“... Kutsal Hazretleri.“
“Evet, Majesteleri. Bana her şeyi anlatabilirsiniz. Elimden gelen ne varsa yaparım.“
Katrina titreyen dudaklarını sertçe ısırdı. Ardından, uzun zamandır içine attığı acıyı sonunda dışarı bırakıyormuş gibi konuştu.
“Blair... O günün anılarını geri kazanmaya çalışıyor.“
“......“
“Ben şimdi ne yapacağım?“
Bunu soran kızıl gözlerin içinde öfke, ihanete uğramışlık ve korku birbirine düğümlenmişti.
Başka hiçbir açıklamaya gerek duymadan, sanki her şeyi en başından beri biliyormuş gibi davranan Gerard, sakin bir gülümsemeyle yaklaştı.
Titreyen elini usulca tuttu ve yumuşak bir sesle konuştu.
“İmparatorluk Prensesi sizin öz kızınız, Majesteleri. Neden bu kadar endişeleniyorsunuz? O, kendi kanından olana sırt çevirecek biri değildir.“
“Hayır... Bunu sadece onu tanımadığınız için söylüyorsunuz, Kutsal Hazretleri. O çocuk beni kendi elleriyle çamura sürükleyebilecek kadar acımasız olabilir. Onu herkesten iyi tanıyorum.“
Katrina, Blair’e hipnoz ve terapi seanslarını derhâl bırakmasını söylediğinde aldığı cevabı hatırladı.
Lütfen artık beni kontrol etmeye çalışmayın, Anne.
O gözler...
O bakış...
Sadece hatırlaması bile dişlerini öfkeyle sıkmasına yetmişti.
“O çocuk... Bana benzediğinden çok, o kadına benziyor.“
Blair doğduğunda Katrina’nın mutluluğunun tarifi yoktu.
Tıpkı kendisine benzeyen güzel bir kız çocuğu...
Babasına benzeyen bir oğulun ardından annesine benzeyen bir kız.
Kusursuz görünen bir aile...
En azından o öyle sanmıştı.
Üstelik kız çocuğu da tıpkı kendisi gibi güzeldi.
Yıllar sonra sosyete çevrelerinde ve siyasi evliliklerde üzerine düşeni fazlasıyla yerine getirecekti.
İmparator’un, kendisine benzeyen kızını el üstünde tutması, Katrina’ya göre ona duyduğu sevginin bir kanıtıydı ve bu düşünce hoşuna gidiyordu.
Esmeralda’nın Blair’e büyük bir sevgi göstermesi ise ona bambaşka bir haz veriyordu.
Sanki Esmeralda’nın sahip olamadığı bir şeye yalnızca kendisi sahipmiş gibi...
Katrina’nın hayatı kusursuzdu.
Ta ki Blair büyüdükçe günbegün Esmeralda’ya daha çok benzemeye başladığını fark edene kadar.
Başlangıçta bu durum yalnızca canını sıkıyordu.
Sen benim kızımsın. Neden?
Kendi bedeninden doğan çocuğu biri elinden çekip almış gibi hissediyordu.
Bu yüzden elinden gelen her yöntemle Blair’i kendi istediği kalıba sokmaya çalıştı.
Ama Esmeralda öldükten sonra bile...
Blair’in yüzü giderek daha çok kendisine benzemesine rağmen, içindeki özü gizlenemedi.
Blair kendi yüzüyle ona bakarken gözlerinde o kadının bakışlarını görmek...
Bunun ne kadar korkunç olduğunu kelimelerle anlatamazdı.
Sanki ölmüş bir kadının hayaleti yeniden dirilip karşısına çıkmış gibiydi.
Bir noktadan sonra Blair, sergilenip övünülecek bir kupa olmaktan çıkmış...
Mutlaka yenilmesi gereken bir rakibe dönüşmüştü.
Ve o çocuğun, kendisinden küçücük bir sevgi kırıntısı bile görebilmek için çırpınışı...
Ne kadar acınası...
Ne kadar zavallıca...
Ve ne kadar tatmin ediciydi.
Ama Blair, Delmark Hanesi’ne gelin gittiği anda her şey altüst olmuştu.
Ivan’ın planına uyup siyasi evlilik yoluyla Delmark’ın gücünü ele geçirmeye kalkışması en büyük hatasıydı.
“... O gün yaşananlar asla gün yüzüne çıkmamalı.“
Katrina bunu neredeyse yalvarırcasına mırıldandı.
Çünkü o günün gerçeği ortaya çıkarsa...
Hayatı boyunca inşa ettiği her şey bir anda yıkılacaktı.
Buna asla izin veremezdi.
Gerard, kaygı içinde titreyen Katrina’yı sakin gözlerle izledi. Ardından sessizce konuştu.
“Eğer gerçekten bu kadar endişeleniyorsanız... O hâlde şöyle yapalım.“
~~~
“İyi geceler, Leydim.“
“Sen de iyi uyu.“
Blair’in geceliğini giydiren, saçlarını özenle tarayan Meli sessizce odadan çıktı.
Blair, bir daha açılmayacakmış gibi duran kapıya kısa süre baktıktan sonra makyaj masasının önünden kalktı.
Herdin son birkaç gecedir odasına uğramıyordu ama yine de tedbirli olmak adına erkenden uyumak daha doğru görünüyordu.
Yatağa girmeye hazırlanırken ellerinin istemsizce titrediğini fark etti.
Farkında olmadan iki elini birbirine kenetledi.
Bunlar, bugün Agnes’le yaptığı hipnoz seansının hâlâ geçmeyen etkileriydi.
Blair, bedeninin iradesinden bağımsız hareket etmesine sessizce iç çekti.
Büyük bir güvenle başladıkları hipnoz başarısızlıkla sonuçlanmıştı.
Agnes’le uzun süre uğraşmışlardı ama bilinçaltındaki küçük Blair, kilitlendiği gardıroptan yine çıkamamıştı.
Belki de kilitli değildi.
Belki de kendini koruyabilmek için oraya kendi isteğiyle saklanmıştı.
Yine de önceki seansta göremediği bir şeyi bu kez görmeyi başarmıştı.
Bilinçaltında, gardırobun dar aralığından bir hizmetçi üniforması görünmüştü.
O gün olay yerinde ölü bulunan hizmetçinin kıyafeti...
Fakat bu gerçek, zaten kayıt altına alınmış olduğundan, o gün neler yaşandığını ortaya çıkarmaya yetmiyordu.
Hiçbir ipucu bulamamış olmanın hayal kırıklığını yaşayan Blair’i Agnes şöyle teselli etmişti:
“Yine de bu, anılarınızın yavaş yavaş geri döndüğünün kanıtı.“
Ancak bir sonraki seans için söz vermemişti.
“Yarın herhangi bir yan etki görülmezse, o zaman tekrar düşünürüz, Leydim.“
Bugünkü seans böyle sona ermişti.
Yatağa uzanan Blair, hâlâ hafifçe titreyen ellerini birbirine kenetleyip içtenlikle dua etti.
Yarın sabah uyandığında iyi olmayı diliyordu.
Bir süre kendini bu şekilde sakinleştirdikten sonra göz kapakları ağırlaştı ve usulca kapandı.
Uyandığında Blair ağır göz kapaklarını yavaşça araladı.
Sonra bir anda irkilerek tamamen ayıldı.
Ben... neredeyim?
Sadece yatağın yerini bir kanepenin almış olması değildi.
Burası, uykuya daldığı yatak odası değildi.
Yine de garip bir tanıdıklık hissi vardı.
Manzara...
Hatta odanın içine sinmiş yumuşak koku bile ona belli belirsiz bir nostalji hissi veriyor, içini huzurla dolduruyordu.
Blair yavaşça doğruldu.
Farkında olmadan eli gözlerine gitti ve uykulu gözlerini ovuşturdu.
O el...
Oldukça küçüktü.
Bunu fark ettiği anda ağzından istemsizce sözler döküldü.
“Majesteleri?“
Başını kaldırdı.
Yatağın ayakucunda, yerde diz çökmüş birisi bir işle meşguldü.
“Aman Tanrım. Bu kadar erken mi uyandın, Blair?“
Hatırladığı ses...
Hatırladığı yüz...
Ama artık onun için bir travmaya dönüşmüş olan İmparatoriçe Esmeralda tam karşısındaydı.
Onu gördüğü anda Blair, bunu açıklamaya gerek duymadan anladı.
... Bu bir rüya.
Aynı zamanda... sıradan bir rüya da değil.
Bu, o günlerden geriye kaybolmuş bir hatıraydı.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.