Bölüm...
Action,Fantasy,Harem,Isekai,Magic,Martial,Novel,Space,Türkçe Novel,Vampires

Bölüm 90

Kanun! ..galiba?
Yazar: Kyddrys Grup: Kyddrys Okuma süresi: 28 dk Kelime: 6.913


90.Bölüm - Kanun! ..galiba?


────────────────────

3 Ay Sonra...

Inazuma’nın en uzak adasında, terk edilmiş tapınağın içinde, Kael hareketsiz bir şekilde oturuyordu. 

Gözleri kapalı, nefesi düzenliydi. Ama zihni, zaman ve yaşamın derinliklerinde kaybolmuştu.

Kanun’u anlamaya çalışıyordu.

Bazen günlerce aynı pozisyonda kalıyor, hareket etmiyor, yemek yemiyor, su içmiyordu. 

Bazen ise haftalarca tapınağın dışına çıkıp, Inazuma’nın doğasında yürüyor, gökyüzüne bakıyor, rüzgarı dinliyordu. Ama her zaman, zihni o iki Kanun ile meşguldü, Zaman ve Yaşam.

Bu üç ay boyunca, ailesi ve kızları onu birkaç kez ziyaret etmişti. Nimara, Celeste, Elaria, Lumina, Seraphina ve Vespera Prime Gezegeni’nden gelip onunla vakit geçiriyor ve yalnız olmadığını hatırlatıyorlardı. 

Carlos ve Maria da bir kez gelmiş, oğullarının gözlerindeki kararlılığı gördüklerinde sessizce geri dönmüşlerdi.

Ama bu ziyaretlerden biri, diğerlerinden farklıydı.

...

O gün, Kael’in yanına sadece Nimara, Celeste, Elaria ve Lumina gelmemişti. Onlarla birlikte, Kael’in yarattığı ilk varlık olan, kızı Makoto da gelmişti.

Makoto, uzun siyah saçları ve parlak gözleriyle, diğer kızların arasında zarif bir şekilde duruyordu. Kael’i gördüğünde yüzünde hafif bir gülümseme belirmişti.

“Baba,“ dedi Makoto, sesi yumuşaktı. “Uzun zamandır görüşemedik.“

Kael, kızına döndü ve hafifçe gülümsedi. “Makoto. Hoş geldin.“

Ama Makoto’nun gözleri, Kael’in arkasındaki tapınağa, orada beliren diğer figüre kaydı.

Archon Makoto.

Inazuma’nın Yıldırım Archon’u, merakla gruba bakıyordu. Ei’nin yanında sık sık görünmese de, bu yabancıların Kael ile olan bağını merak etmişti. Kael’in ailesiyle tanışmak için gelmişti.

“Bunlar...“ dedi Archon Makoto, nazikçe. “Ailen mi, Kael?“

Kael, başını salladı. “Evet. Bunlar benim... kızlarım. Ve bu,“ dedi, yanındaki Makoto’yu işaret ederek, “benim yarattığım ilk tanrıça. Adı da Makoto.“

Archon Makoto, kaşını kaldırdı. “Makoto mu? Aynı isim mi?“

Kael, hafifçe gülümsedi. “Evet. Senin varlığından uzun zamandır haberdardım Makoto ve onu yaratırken.. seni düşünüyordum.“

Archon Makoto, Kael’in sözleri karşısında bir an duraksadı. Kaşları, hafifçe kalktı. Gözlerinde, şaşkınlık ve merak karışımı bir ifade belirdi.

“Beni mi düşündün?“

Kael, başını salladı. “Evet. Senin varlığını, duruşunu, halkına olan sevgini... Hepsi beni etkilemişti. Onu yaratırken, senin gibi nazik, bilge ve merhametli olmasını istedim.“

Archon Makoto, bu sözler karşısında hafifçe kıkırdadı. Elini, dudaklarının önüne koyarak, “Vay canına,“ dedi. “Demek beni ilham kaynağı olarak kullandın. Bu, oldukça... ilginç.“

Kael, omuz silkti. “Ne yapabilirim? Sen, tanıdığım en etkileyici varlıklardan birisin.“

Archon Makoto, başını iki yana salladı. “Kael, Kael... Eğer Ei bunu duysa, ne derdi acaba? Onun ablası, bir yabancı tarafından ilham kaynağı olarak kullanılmış.“

Kael, hafifçe gülümsedi. “Ei’nin ne düşündüğü umurumda değil. Ama senin ne düşündüğün, benim için önemli.“

Archon Makoto, bu sözler karşısında hafifçe utandı. Yüzüne, nazik bir kızarıklık yayıldı. “Kael, bu kadar iltifat etmene gerek yok. Ben sadece bir Archon’um.“

“Evet,“ dedi Kael, gözlerinin içine bakarak. “Ama aynı zamanda, sıradan bir kadınsın.“

Archon Makoto, bu sözler karşısında bir an sessiz kaldı. Sonra, hafifçe gülümsedi. “Sen çok tuhaf bir adamsın, Kael.“

Kael, başını salladı. “Bunu daha önce de söylemiştin (* ̄ー ̄)...“

Archon Makoto, kahkaha attı. “Haklısın (* ̄∇ ̄*)..“

Kael, devam etti, “Gerçekten, Makoto. Senin gibi birini düşünerek bir varlık yaratmak... Benim için büyük bir onur.“

Archon Makoto, başını eğdi. “Kael, eğer böyle devam edersen, kızarırım.“

Kael, gülümsedi. “Kızarmak yakışıyor sana.“

Archon Makoto, başını iki yana salladı. “Kael, sen bir baş belasısın.“

Kael, omuz silkti. “Bunu da daha önce duymuştum.“

...

Yaratılan Makoto’nun yüzündeki ifade, diğerlerinden farklıydı. Gözleri, Archon Makoto ile Kael arasında gidip geliyordu. Kael’in o kadına bakışı, ona bakışından farklıydı. Daha sıcak, daha... yakın.

Yaratılan Makoto, içinde garip bir kıvılcım hissetti. Ama ne olduğunu anlamlandıramadı.

...

Ziyaret sona erdiğinde, diğer kızlar ve aile Prime Gezegeni’ne dönmek için hazırlanırken, yaratılan Makoto yerinden kıpırdamadı.

Nimara, ona döndü. “Makoto, gelmiyor musun?“

Yaratılan Makoto, başını iki yana salladı. “Ben biraz daha kalacağım. Babamla konuşmam gereken bir şey var.“

Nimara, bir an duraksadı. Ama sonra başını salladı. “Pekala. Ama geç kalma.“

Kızlar ve aile, boyut kapısından geçip gittiler. Geride, sadece Kael, yaratılan Makoto ve uzakta duran Archon Makoto kaldı. Archon Makoto, nazikçe başını sallayarak onlara veda etti ve Inazuma’ya doğru yola çıktı.

Ve sonra, yaratılan Makoto, Kael’e döndü.

“Baba.“

Kael, kızına baktı. “Evet, Makoto?“

Makoto, bir adım öne çıktı. Gözleri, Kael’in gözlerinin içine bakıyordu. “O kadın kim?“

Kael, kaşını kaldırdı. “Hangi kadın?“

“O Archon denilen varlık.. Makoto.“ Yaratılan Makoto’nun sesi, hafifçe keskinleşmişti. “Ona bakışın, bana bakışından farklıydı. Neden?“

Kael, bu soru karşısında bir an duraksadı. “Makoto, o sadece bir arkadaş. Bana zor zamanımda destek oldu.“

“Destek mi?“ Yaratılan Makoto, başını iki yana salladı. “Sana nasıl destek oldu? Ben de varım, baba, ben de senin yanındayım ama ona bakarken... sanki onu daha önemli görüyorsun.“

Kael, derin bir nefes aldı. “Makoto, sen benim kızımsın, sen yarattığım ilk varlıksın senin benim için ne kadar değerli olduğunu biliyorsun.“

“O zaman neden ona öyle bakıyorsun?“ dedi Makoto, sesi titriyordu. “Neden onunla benim aramda bir fark var? Ben de senin yanında olmak istiyorum, baba. Ama sen hep mesafe koyuyorsun.“

Kael, kızına doğru bir adım attı. “Makoto, seni kızım olarak görüyorum, seninle aramda bir sınır olmalı, o yüzden mesafe koyuyorum ama bu, seni sevmediğim anlamına gelmez.“

Makoto, gözlerini Kael’den kaçırdı. “Belki de... ben sadece kızın olmak istemiyorum.“

Kael, bu sözler karşısında şaşkına döndü. “Ne demek istiyorsun?“

Makoto, başını kaldırdı. Gözlerinde, kararlılık ve kırgınlık vardı. “O Archon gibi olmak istiyorum, Syr, Nimara, Elaria, Celeste ve Lumina gibi.. senin yanında, seninle... yakın olmak istiyorum.“

Kael, bir an sessiz kaldı. Sonra, başını iki yana salladı. “Makoto, sen benim kızımsın. Ve bu, asla değişmeyecek.“

Makoto’nun gözleri, doldu. “Peki ya ben değişmek istersem?“

“...“ Kael, kızına doğru bir adım attı ve ellerini omuzlarına koydu. “Makoto, duyguların karmaşık olabilir. Ama sen benim kızımsın. Ben seni öyle görüyorum. Ve seni kaybetmek istemiyorum.“

Makoto, başını eğdi, gözlerinden sessizce gözyaşları akıyordu.

Kael, onu kendine çekti ve sarıldı. “Üzgünüm, Makoto..“

Makoto, başını Kael’in göğsüne yasladı. “Neden bu kadar zor, baba?“

Kael, başını okşadı. “Çünkü aşk, her zaman kolay değildir.“

...

Uzun bir sessizlik oldu. Sonra, Makoto yavaşça geri çekildi. Gözlerini sildi.

“Anlıyorum,“ dedi, sesi hala titriyordu. “Belki de... zamanla geçer.“

Kael, başını salladı. “Zaman, her şeyin ilacıdır.“

Makoto, hafifçe gülümsedi. “Peki. Ben gidiyorum. Ama bir gün, bu duyguları aşmayı başaracağım.“

Kael, başını salladı. “Biliyorum.“

Makoto, arkasını döndü ve boyut kapısına doğru ilerledi. Kapıdan geçmeden önce, bir an durdu.

“Baba.“

“Efendim?“

Makoto, başını çevirdi, gözlerinde tuhaf bir irade vardı. “Seni seviyorum ve her zaman seveceğim.“

Kael, gülümsedi. “Ben de seni seviyorum, kızım.“

Makoto, kapıdan geçip gitti.

...

Kael, yalnız kaldı, derin bir nefes aldı. Gözlerini, uzaklardaki gökyüzüne dikti.

“Zaman, her şeyin ilacıdır.. umarım.“ dedi, kendi kendine Kael.

...

Makoto’nun Görüş Açısı..

Haftalar geçmişti. Inazuma’nın en uzak adasındaki o terk edilmiş tapınak, artık sadece bir tapınak değildi. 

Bir sığınaktı, bir laboratuvardı qma aynı zamanda, içinde değer verdiği birinin hapsolduğu bir kafes.

Makoto, Tenshukaku’nun terasında durmuş, uzaklardaki o adaya bakıyordu, gözleri, dalgın ve hüzünlüydü, eli, korkuluğun üzerinde, hafifçe titriyordu.

“Kael,“ dedi sessizce. “Ne yapıyorsun?“

Ama cevap gelmedi. Sadece rüzgar, kiraz çiçeklerini savuruyordu.

...

Birkaç gün sonra, Ei, ablasının yanına geldi. Yüzünde endişe vardı. Mor gözleri, Makoto’nun dalgın bakışlarını takip etti.

“Abla,“ dedi Ei, sesi sertti. “O adam hala orada mı?“

Makoto, başını salladı. “Evet, haftalardır çıkmıyor.“

Ei, kaşlarını çattı. “Ne yapıyor orada? Ölü mü, diri mi?“

Makoto, başını iki yana salladı. “Bilmiyorum ama içeriden gelen enerji.. çok garip...“

Ei, bu sözler karşısında bir an sessiz kaldı. Sonra, derin bir nefes aldı. “Eğer ölürse, sorumlusu sen olmayacaksın ama eğer bir şey yaparsa... ben onu durduracağım.“

Makoto, başını salladı. “O bir şey yapmayacak, Ei. Sadece... anlamaya çalışıyor.
Ve büyük ihtimalle onun kılına bile.. zarar veremezdin Ei.“

Ei, başını iki yana salladı. “...“

Makoto, uzaklardaki adaya baktı, içinde garip bir his vardı. 

Kael’i özlüyordu ama aynı zamanda, onun ne kadar güçlü olduğunu da biliyordu eğer bir şey yapıyorsa, bunun bir nedeni vardı.

...

Birkaç gün sonra, Kael’in ailesi ziyarete geldi. Makoto, onları karşıladı, yüzünde nazik bir gülümseme vardı ama içinde, hüzün vardı.

Nimara, Celeste, Elaria, Lumina, Seraphina ve Vespera... Hepsi, Prime Gezegeni’nden gelmişti. Carlos ve Maria da onlarla birlikteydi.

“Makoto,“ dedi Nimara, sesi endişeliydi. “Kael gerçekten oradan çıkmıyor mu?“

Makoto, başını salladı. “Evet, haftalardır çıkmıyor. Ama içeriden gelen enerji... sanki bir şeyler değişiyor.“

Celeste, “büyük ihtimalle kanuna ulaşmaya çalışırken bir aydınlanma durumuna girdi.“

Makoto, başını iki yana salladı. “Bilmiyorum ama sanırım dediğin gibi Kanun’u anlamaya çalışıyor ve bu süreç, uzun sürebilir.“

Carlos, derin bir nefes aldı. “Oğlum güçlü, eğer bir şey yapıyorsa bunun bir nedeni vardır.“

Maria, gözleri dolu bir şekilde, “Ama ne kadar sürecek? Ne zaman çıkacak?“

Makoto, başını eğdi. “Bilmiyorum ama söz veriyorum ki onu izlemeye devam edeceğim.“

...

O gece, Makoto tapınağın dışında oturdu. Gözleri, kapıya dikilmişti. İçeriden gelen o altın rengi ışık, giderek daha da parlıyordu. Ve sonra, bir ses duydu. Kael’in sesi.

“Zaman...“

Makoto, nefesini tuttu.

“...Yaşam...“

Ses, derin ve yankılıydı. Sanki evrenin ta kendisi konuşuyordu.

“...Birbirinden ayrı değiller.“

Makoto, ayağa kalktı. “Kael?“

Ama cevap gelmedi, sadece o altın rengi ışık, daha da parladı ve sonra.. her şey sessizleşti.

...

O geceden sonra, Kael’in durumu değişmedi.
Makoto fark edememiş olsada. 

Kael, artık sıradan bir Sonsuz değildi. Sanki zaman ve yaşam, onun bedeninde birleşmeye başlamıştı.

Kael, Kanun’u anlamaya başlamıştı. Ama bu süreç, yıllar sürebilirdi.

...

Aylar geçti. Kael, hala tapınağın içindeydi ama artık kimse endişelenmiyordu çünkü herkes, onun bir amacı olduğunu biliyordu.

Ve bu sırada, Teyvat’ta başka şeyler de oluyordu.

Khaenri’ah’ta, garip hareketlenmeler başlamıştı. Kraliyet sarayında, yasak bilgiye olan ilgi artmıştı. Abyss Order’ın gölgeleri, daha da derinleşiyordu.

Makoto, bu haberleri duyduğunda, içinde garip bir his uyandı. 

Bu, onun bildiği.. Kael’in ona anlattığı geleceğin başlangıcıydı. Khaenri’ah’ın felaketi.

“Kael,“ dedi Makoto, sessizce. “Umarım bu sefer, her şey farklı olur.“

Ama Kael, hala o odanın içindeydi ve ne kadar zaman, akıp gitsede, Kael’den hiçbir haber yoktu.

...

5 Yıl Sonra [Evet 5 Yıl.. Zaman atlaması gerekiyordu.. Kael 6 yaşında amk]

...

...

...

Sabah güneşi, perdenin aralığından süzülüp yatağın üzerine altın rengi bir çizgi bırakıyordu. Kael, gözlerini yavaşça açtı. 

Odada, hafif bir çiçek kokusu vardı, lavanta. Syr’in sevdiği kokuydu, her sabah aynı koku, aynı yoğunlukta, aynı anda... Sanki bir şişeden düzenli olarak salınıyordu.

Yanına döndü. Syr hala uyuyordu. Saçları, yastığa dağılmıştı, dudakları, hafifçe aralanmıştı. 

Kael, onun alnına nazikçe bir öpücük kondurdu, dudaklarının değdiği yer, her zamanki gibi ılıktı. 

Ama bu sabah, farklı bir şey hissetti, bir an için, Syr’in teni sanki bir milimetre geri çekilmiş gibiydi. Sonra tekrar normale döndü.

“Günaydın,“ dedi fısıltıyla.

Syr, homurdanarak kıpırdandı. “Beş dakika daha...“

Kael, gülümsedi. “Olur.“ Ama gülümsemesi, yüzünde tam olarak oturmuyordu, sanki bir maske takmış gibiydi.

Yataktan kalktı, mutfağa geçti, kahve makinesini çalıştırdı. 

Tık. Tık. Tık. 

Sekiz saniyede bir aynı mekanik ses, tam ekiz saniye, her zaman sekiz saniye. 

Kael, makinenin yanına gidip içine baktı, su seviyesi, her zamanki gibiydi, hahve çekirdekleri, her zamanki gibiydi. Her şey, her zamanki gibiydi.

Pencereden dışarı baktı. Bahçede, çiçekler açmıştı. Kuşlar, cıvıldıyordu. Gökyüzü, masmaviydi. 

Ama Kael, bir şey fark etti. Kuşlar, hep aynı sırayla uçuyordu. Önce mavi tüylü olan, sonra sarı olan, sonra kırmızı gagalı olan... Her sabah aynı sıra.

“Bugün de aynı...“ diye mırıldandı. Sonra omuz silkti. “Neyse.“

Kahvesini aldı, bahçeye çıktı. Çimlere oturdu. Güneş, yüzünü ısıtıyordu, gözlerini kapattı. Güneşin sıcaklığı, tam olarak doğru geliyordu. Sanki bir termostat tarafından ayarlanmış gibiydi.

“Kael!“

Syr’in sesi, arkasını döndü.. Syr, kapının önünde duruyordu. Üzerinde, onun eski, yırtık pijamaları vardı. 

Saçları, hala dağınıktı ama gülümsüyordu ve gülümsemesi, her zamanki gibi parlaktı. Belki biraz fazla parlaktı, sanki aydınlatma, yüzünün tam olarak doğru açıya ayarlanmıştı.

“Kahve yaptın mı?“

Kael, başını salladı. “Evet ve, senin için de var.“

Syr, koşarak yanına geldi ve yanına oturdu. Başını omzuna yasladı. “Bugün ne yapmak istiyorsun?“

Kael, düşündü. “Belki sahile gideriz. Hava çok güzel.“

Syr, başını kaldırdı. Gözleri, mutlulukla parlıyordu. “Harika fikir.“

...

Sahildeydiler. Dalgalar, kumsala vuruyordu. Kael, ayaklarını ıslak kuma bastı, soğuktu tam olarak doğru soğukluktaydı. 

Ne fazla ne eksik, Syr, ayakkabılarını çıkarmış, suyun kenarında koşuyordu, kahkahaları, rüzgarla birlikte yayılıyordu.

Kael, onu izledi, ne kadar mutluydu, ne kadar güzeldi. Ama içinde, garip bir his vardı, sanki bu anı, daha önce yaşamıştı. 

Sanki bu sahne, tekrar ediyordu. Rüzgarın geliş yönü, dalgaların kuma vuruş hızı, Syr’in sağa doğru savrulan gümüş saç teli... Her şey, hafızasındaki bir filmin karesi gibiydi. Tam olarak aynı.

“Kael?“ Syr, yanına geldi. “Ne bakıyorsun öyle?“

Kael, gülümsedi. “Sana.“ Ama bu sefer, kelime ağzından çıkarken, içinde yabancılık hissetti. Sanki bir repliği tekrarlıyormuş gibi.

Syr, kıkırdadı. “Romantik herif.“

Kael, elini uzattı, Syr elini tuttu parmakları birbirine geçti, sıcaktı ama Kael, bu sıcaklığın arkasında bir boşluk hissetti, sanki parmaklarının arasından, gerçek bir şey değil de, bir enerji akıyormuş gibi.

Kumsalda yürümeye devam ettiler. Kael, ayak izlerine baktı, dalgalar, gelip izlerini siliyordu. Ama her seferinde, izler aynı şekilde siliniyordu. Aynı hızda, aynı şekilde.

Syr, aniden durdu. “Kael, bak! Deniz kabuğu!“

Eğildi, yerden bir kabuk aldı. Kael, kabuğa baktı. Mükemmeldi. Hiçbir çizik, hiçbir kırık yoktu. Sanki bir vitrinden alınmış gibiydi.

“Güzel,“ dedi Kael.

Syr, kabuğu kulağına dayadı. “Denizin sesini duyabiliyor musun?“

Kael, başını salladı. Ama içinden, ’Denizin sesi mi, yoksa önceden kaydedilmiş bir efekt mi?’ diye geçirdi.

...

Öğleden sonra, eve döndüler. Syr, mutfağa girip yemek hazırlamaya başladı, Kael, salonda oturmuş, kitap okuyordu ama gözleri, sayfadaki kelimeleri takip etmiyordu. 

Her cümle, tam olarak olması gerektiği gibiydi. Her virgül, her nokta, her vurgu... Sanki bir editör tarafından defalarca düzeltilmişti.

“Kael, tuz nerede?“ diye seslendi Syr mutfaktan.

Kael, başını kaldırdı. “Sol üst rafta.“

Syr, bir an duraksadı. “Hangi sol üst raf?“

Kael, kaşlarını çattı. “Her zaman orada durur.“

Syr, kıkırdadı. “Haklısın, buldum.“

Kael, tekrar kitabına döndü ama içindeki o his, geçmiyordu.. bir şey yanlıştı, daha önce de bu konuşmayı yapmışlardı, aynı kelimelerle, aynı tonlamayla.

Kitabı kapattı. Kapağına baktı. Yazarın adı yoktu. Yayınevi yoktu. Sadece bir başlık vardı 

“Mutlu Hayat.“ 

Kael, kitabı tekrar açtı, içindeki kelimeler, rastgele seçilmiş gibiydi ama hepsi, bir şekilde, onun hayatına uyuyordu.

...

Akşam oldu ve yemek yediler, Syr yine aynı yemeği yapmıştı, domates soslu makarna. Kael, makarnayı ağzına götürdü. 

Tadı, tam olarak doğruydu, ne fazla tuzlu ne az. Sanki bir restoran menüsünden seçilmiş gibiydi.

Sonra, televizyon izlediler. Ekranda eski bir sit-com oynuyordu, oyuncular gülüyor, arkadan yapay alkış sesleri geliyordu. 

Kael, sit-com’daki şakaları daha karakterler söylemeden biliyordu, kelimesi kelimesine.

Syr, Kael’in kollarının arasında uyuyakalmıştı. Kael, ona baktı, saçlarını okşadı ve içinden, bir ses fısıldadı

< Bu gerçek değil. >

Kael, başını iki yana salladı. “Saçmalık,“ dedi sessizce. “Her şey gerçek.“

Ama o ses, bir daha fısıldadı:

< O zaman neden bu sahneyi daha önce de yaşadığını hissediyorsun? >

Kael, dondu.. evet, bu sahneyi daha önce yaşamıştı tam olarak bu anı aynı yemek, aynı dizi, aynı pozisyon, televizyondaki karakterin tam o saniyede yapacağı espriyi bile önceden biliyordu.

Ama ne zaman? Hatırlamıyordu.

Syr, uykusunda mırıldandı. Kael, ona sıkıca sarıldı. “Bu gerçek,“ dedi. “Bu gerçek.“

Ve o ses, sustu.

...

Gece yarısı. Kael gözlerini açtığında oda tamamen zifiri karanlıktı, yanında yatan Syr’in nefes alıp verişini duyuyordu ama göğsü yükselip alçalırken çıkan ses, bir insanın nefesinden çok, düzenli çalışan bir saat mekanizmasını andırıyordu. Her nefes, tam olarak aynı aralıkta. Bir metronom gibi.

Kael yataktan yavaşça sıyrıldı ayakları, yere değdiğinde, soğuk bir zemin hissetti ama soğukluğu, doğal değildi, sanki bir ayar yapılmıştı ve o ayar, “soğuk“ olarak belirlenmişti.

Mutfak penceresine doğru yürüdü, Ayak sesleri, odada yankılandı ama yankılanma süresi, her adımda aynıydı, ne kısa ne uzun.

Dışarı baktı, bahçe oradaydı, gökyüzü oradaydı. Ama yıldızlar... Yıldızlar kıpırdamıyordu. Bir saat boyunca gökyüzünü izledi, tek bir yıldız bile yer değiştirmedi, rüzgâr yaprakları kımıldatıyordu ama ağaçların gölgeleri zeminde sabit kalıyordu. Sanki bir diorama’nın içindeydi.

Kael şakaklarını sıktı. “Sadece yorgunum,“ diye fısıldadı kendi kendine. “Genesis Layer... Dünya... Savaşlar... Çok fazla yük taşıyorum.“

Kendi kendine konuştuğu kelimeler ağzından çıkar çıkmaz, zihninde garip iki kelime çaktı: Genesis Layer.

“Genesis Layer da ne?“ diye sordu kendi kendine. Bir an için devasa bir evreni, altın ışık saçan bir sarayı, sistem panellerini ve yüzlerce galaksiyi hatırlar gibi oldu ama bu düşünce, tıpkı suyun üzerine düşen bir damlanın yarattığı halkalar gibi hızla kayboldu.

“Rüya görüyordum herhalde,“ dedi.

Arkasında bir ayak sesi duyuldu, Syr, koridorun karanlığında duruyordu. Yüzü gölgede kalmıştı ama gülümsemesi seçilebiliyordu, gülümsemesi, tam olarak doğru açıdaydı.. dişleri, tam olarak doğru beyazlıktaydı.

“Kael? Neden ayaktasın? Yatak soğudu...“

Kael ona doğru döndü. “Syr, hiç... buraya ait değilmişiz gibi hissettin mi?“

Syr birkaç adım yaklaştı ışık yüzüne vurduğunda, gözlerinin içindeki o tanıdık sıcaklık vardı ama o sıcaklık, tıpkı bir ampulün verdiği ışık gibiydi, ne fazla ne az.

“Saçmalama,“ dedi Syr. “Biz hep buradaydık. Sen, ben ve bu küçük evimiz. Başka neresi olabilir ki?“

Kael, Syr’e sarıldı, Syr’in bedeni sıcaktı, kalp atışlarını duyabiliyordu ama kalp atışları, düzenliydi, hatta belki de çok düzenliydi ve insan kalbi, bu kadar düzenli atmazdı.

Her şey o kadar somut, o kadar dokunulabilirdi ki... Kael şüphelerini zihninin en derin köşesine itti.

..

Günler sonra yine aynı döngü başladı.

Sabah güneşi perdenin aralığından süzüldü. Lavanta kokusu, hahve makinesi, sekiz saniyede bir tık sesi, aynı kuşlar, aynı sırayla uçtu. 

Kael, bu sefer fark etti. Aynı araba, aynı saatte, aynı yöne doğru geçti.

Bahçeye çıktı ve çimlere oturdu.

“Kael!“

Syr’in sesi. Arkasını döndü. Yırtık pijamalar. Dağınık saçlar. Parlak gülümseme.

“Kahve yaptın mı?“

“Senin için de var,“ dedi Kael. Cümleyi kurarken, bu kelimeleri ağzından kendisinin mi çıkardığını, yoksa bir senaryoyu mu okuduğunu ayırt edemedi.

...

Pazar yerine gittiler, domates aldılar, fırından taze ekmek aldılar, fırıncı her zamanki gibi “İyi günler Kael Bey!“ dedi. 

Aynı tonla, aynı mimiklerle, yoldan geçen yaşlı kadın yine aynı noktada köpeğinin tasmasını düzeltti, küçük bir çocuk yine aynı kırmızı topu düşürdü ve top yine tam üç kez zıplayıp Kael’in ayağının dibinde durdu.

Kael topa baktı, topu geri fırlatmadı.. Sadece baktı.

Çocuk durdu, fırıncı durdu, yoldan geçen yaşlı kadın durdu, köpek havlamayı kesti, kuşlar dondu.

Tüm şehir, hareket etmeyi kesti, rüzgâr durdu, bulutlar durdu ve Kael’in nefesi bile bir an için durdu.

Sonra, her şey devam etti, çocuk topu bekledi, fırıncı ekmeği kesti, kadın köpeğini yürüttü.

Ama Kael, o anı gördü, o donmuş anı.

Syr hemen yanında belirdi. Koluna girdi. “Kael, topu çocuğa versene aşkım. Bekliyor.“

Kael gözlerini Syr’e çevirdi. Syr gülümsüyordu. Ama o gülümseme... Yüzündeki kaslar biraz fazla sabitti, sanki bir maskeydi, gülümsemesi, gözlerine ulaşmıyordu.

Kael eğildi, topu çocuğa uzattı, top çocuğun eline değdiği an, dünyadaki ses ve hareket aniden geri geldi, kuş kanat çırptı, yaşlı kadın yürümeye devam etti, fırıncı tezgâhını sildi.

Kael geriye doğru bir adım attı. Alnından soğuk terler dökülüyordu.

“Kael? İyi misin? Solgun görünüyorsun,“ dedi Syr, elini alnına koyarak.

Kael, Syr’in elini hissetti, sıcaktı ama bu sefer, sıcaklığın arkasındaki boşluğu daha net hissediyordu.

“İyiyim...“ dedi Kael. Ama sesi titriyordu. “Sadece... eve dönelim.“

...

Gece olduğunda Kael uyumadı, uyumaktan korkuyordu, çünkü uyuduğunda, rüya görüyordu ve bu rüya, gerçekten daha gerçek geliyordu.

Syr yanında derin bir uykudayken, Kael gözlerini tavana dikti, zihnindeki o ses artık fısıldamıyordu; adeta yankılanıyordu.

< Bu bir kurgu. >

< Bu bir döngü. >

< Syr nerede? >

Syr burada, dedi Kael kendi kendine. Yanımda yatıyor.

Ama ses devam etti

< Peki ya neden her gün aynı? Neden bugün, dünle aynı? Neden yarın, bugünle aynı olacak? >

Kael, yanına döndü, Syr hala uyuyordu ama bu sefer, Kael onu dikkatle inceledi, Syr’in göz kapakları, hareket etmiyordu, rüya görmüyordu. Nefesi, düzenliydi.. çok düzenliydi.

Kael, elini uzattı, Syr’in omzuna dokundu ama parmakları... Bir an için Syr’in bedeninin içinden geçti, tıpkı bir sis perdesine dokunur gibi.

Kael çığlık atarak elini geri çekti, gözlerini ovuşturdu, tekrar baktı ve Syr oradaydı, kanlı canlı yatıyordu.

Ama Kael, artık emindi.

Bu gerçek değil.

Yataktan fırladı ve lavaboya doğru geçti sonra ise aynanın karşısına geçti, kendi yüzüne baktı. Yansıması... Yansımasındaki gözler kırmızının ve altının en saf tonuyla parıldıyordu ama kendisi aynaya baktığında sadece sıradan kahverengi gözler görüyordu.

“Ben kimim?“ diye sordu aynadaki aksine.

Aynadaki yansıma hareket etmedi, Kael elini kaldırdı ama aynadaki Kael elini kaldırmadı. Aynadaki yansıma sadece ona baktı, gözlerinde, derin bir hüzün vardı.

Dudakları kıpırdadı

“Kanun.. ona ulaşmalıyım.. Ona ULAŞMALISIN!“

Kael aynayı yumrukladı, cam paramparça oldu, aynanın kırılan parçaları yere döküldü ama hiçbir ses çıkmadı, sessizlik... Mutlak bir sessizlik.

Kael ellerine baktı, kesikler yoktu, kan yoktu. Aynanın parçaları, yerde duruyordu ama içlerinden, başka bir ayna parlıyordu ,e o aynada, gerçek Kael duruyordu. Gözleri, altın ve kırmızı parlıyordu.

“Uyan,“ dedi gerçek Kael. “Bu sadece bir rüya.“

Kael arkasını döndü, Syr yatakta oturmuş, ona bakıyordu, yüzünde hiçbir endişe yoktu, sadece dingin ve yapay bir huzur.

“Kael,“ dedi Syr. Sesi bu sefer her zamankinden farklıydı. Daha derin, daha yankılı. Sanki odanın her yerinden geliyordu. “Neden zorlaştırıyorsun? Burası bizim cennetimiz. Başka hiçbir şeye ihtiyacımız yok.“

Kael geriledi. Bedenindeki bir şey, hücresel düzeyde bir güç uyanmaya çalışıyor ama görünmeyen devasa zincirlerle bastırılıyordu.

“Sen...“ dedi Kael, sesi dehşetle kısılarak. “Sen gerçek Syr değilsin.“

Syr yataktan kalktı, ona doğru yavaşça yürümeye başladı. 

Adım.. Adım.. Adım..

Ayakları, yere değdiğinde hiç ses çıkmıyordu.

“Ben senin istediğin Syr’im,“ dedi Syr. “Kazanmak zorunda olmadığın, savaşmak zorunda olmadığın, kimseyi kaybetmediğin o gerçeklik. Neden uyanmak istiyorsun ki? Dışarıda sadece acı ve sorumluluk var.“

Kael başını tuttu. Zihninde görüntüler patlamaya başladı, Donmuş bir kristal.. Altın renkli bir katman...Devasa bir canavar.. ve Kanun...

“Hayır...“ Kael yere diz çöktü. “Syr ölü... Hayır, dondu! Onu kurtarmalıyım!“

Syr tam önünde durdu, eğildi, Kael’in çenesini tuttu, dokunuşu sıcaktı ama Kael artık o sıcaklığın arkasındaki sahteliği hissedebiliyordu. Sanki bir ısıtıcıdan geliyordu.

“Uyanırsan,“ dedi Syr fısıltıyla, “beni bir daha asla böyle göremeyebilirsin. Bu rüya, sana gerçekten daha mutlu bir hayat veriyor, neden vazgeçiyorsun?“

Kael gözlerini kapattı, gözyaşları yanaklarından süzüldü.

“Çünkü,“ dedi, sesi artık kırık değil, yavaş yavaş o ilahi otoritesine kavuşuyordu. “Bu sen değilsin. Sen, sadece onun bir gölgesisin ve ben, bir gölgeyle yaşamak istemiyorum, gerçek Syr’i uyandıracağım ne pahasına olursa olsun.“

İçindeki o bilinmeyen güç, o Bilinmezlik fiziği, rüya aleminin dokusunu çatlatmaya başladı, etraftaki duvarlar, gökyüzü, pencere... Her şey bir illüzyon gibi dalgalanıyordu.

Syr’in yüzü, bir an için bozuldu. Gülümsemesi, yerini acı bir ifadeye bıraktı.

“Peki,“ dedi Syr, sesi artık sadece bir fısıltıydı. “Öyleyse git ama unutma, Kael, bu rüya, her zaman burada olacak, ne zaman pes edersen, kapılarım sana açık.“

Kael, ayağa kalktı. Gözlerini açtı. Artık gözleri, sıradan kahverengi değildi. Altın ve kırmızı, saf bir şekilde parlıyordu.

“Gitmeyeceğim,“ dedi Kael. “Bu rüyayı yok edeceğim. Ve gerçek Syr’i bulacağım.“

Dünya çatlamaya başladı. Ayna, duvarlar, gökyüzü... Her şey, birer birer kırılıyordu. Ve Kael, o kırıkların arasından, gerçekliğe adım attı.

...

[ Ding... ]
[ Yaşam Konsepti - Mutlak Yaşam → 『Yaşam Kanunu – Yggdrasil’in Otoritesi』ne Evrildi!!

...

Zaman Konsepti - Mutlak Kronostasis → 『Zaman Kanunu – Chronos’un Otoritesi』ne Evrildi!! ]

...

[ Ding... ]
[ Yeni Beceri Edinildi: 『8.Günah – Takıntılık』 ]

[ Beceri: 『8.Günah – Takıntılık』
Kademe: Aşkın Göksel
Tür: Pasif

Açıklama:

Kullanıcısının herhangi bir şeye karşı duyduğu arzuyu, isteği veya amacı takıntı seviyesine ulaştığı anda güçlendiren Takıntı Otoritesidir.

Kael neye takıntılı hâle gelirse, 『Takıntılık』 o şeyi elde etme, gerçekleştirme veya ona ulaşma ihtimalini pasif olarak artırır. 

Eğer söz konusu şeyin gerçekleşmesi yalnızca zaman meselesiyse, gerçekleşme süreci 100 kat hızlandırılır. 

Ayrıca hedefe ulaşmak için gereken koşulların oluşması, gerekli fırsatların ortaya çıkması ve olayların birbirini takip etmesi de fark edilmesi güç bir şekilde Kael’in arzusunu gerçekleştirecek yönde ilerler.

Ancak bu gücün bir bedeli vardır.

『Takıntılık』 yalnızca Kael’in takıntısını gerçekleştirmez; aynı zamanda onun takıntısını besler ve derinleştirir. 

Kael bir şeyi ne kadar fazla isterse, beceri o arzuyu o kadar güçlü hâle getirir. Böylece Kael’in zihni, zamanla gerçek hedefinden ayrılması giderek zorlaşan bir döngüye girebilir.

Bunun yanında, becerinin derinliklerinde Kael’in ruhuna bağlı bir “şeytan’“ bulunmaktadır. Bu şeytan, Kael’in en büyük arzularını kullanarak ona mükemmel bir gerçeklik sunabilir ve onu sonsuz bir rüya âleminde tutmaya çalışır.

Bu rüya âleminde Kael’in kaybettiği kişiler geri dönebilir, ulaşamadığı şeylere sahip olabilir ve hiçbir şey istediği gibi gitmeme ihtimali olmadan yaşayabilir.

Fakat bu gerçeklik bir yanılsamadır.

Kael’in rüyadan çıkabilmesi için yalnızca rüyanın sahte olduğunu fark etmesi yeterli değildir. Kendi takıntısının yarattığı arzuyu aşması ve gerçekliği, istediği gerçeklikten daha değerli kabul etmesi gerekir.

『Takıntılık』 bu nedenle hem Kael’in arzularını gerçekleştiren bir güç, hem de onun iradesini sınayan çift taraflı bir Otoritedir.

───

Etkiler:

Takıntı: Syr’i diriltmek
Amaç: Yaşam ve Zaman Kanunlarına ulaşmak.
Etki: Kanun Öğrenme Hızı ×100. ]

...

[ Kullanıcı: Kael Oksileon
Yaş: 6 → 11 (+20)
Tür: İnsan 
Durum: Mükemmel 

Yetiştirme: Sonsuz [0/24,35QDc]
Beden Arıtma: Mutlak Varlık [???]

───○ Sistemler ○───

• 『Dükkan Sistemi』 – [İlahi (10%)]
• 『Mutlak Harem Sistemi』 – [Tanrı]

───○ Ruh vb. ○───

Ruhsal Yoğunluk: 159Sp → 947,4Sp

───○ Fizikler ○───

• ??? (Kademe Yetersiz)
• Kozmik Varlık Fiziği [Süper Efsanevi]
• Sonsuz Fizik [Süper Efsanevi]

───○ Mutlak M. Bedeni Saflığı ○───

Mutlak Mana Bedeni Saflığı: 100%

───○ İstatikler ○───

 Can: Mutlak Varlık [2.Kademe] → [3.Kademe]
 Mana: 1,8Dc/1,8Dc → 11,6Dc/11,6Dc (100%)

 Güç: Mutlak Varlık [2.Kademe] 
 Canlılık: Mutlak Varlık [2.Kademe] → [3.Kademe]
 Çeviklik: Mutlak Varlık [2.Kademe] 
 Zeka: 25Qn [NİHAİ AŞKINLIK]

───○ Elementler ○───


• Su Elementi: 100%
• Ateş Elementi: 100%
• Rüzgar Elementi: 100%
• Toprak Elementi: 100%

• Buz Elementi: 100%
• Doğa Elementi: 100%
• Yıldırım Elementi: 100%

• Işık Elementi: 100%
• Karanlık Elementi: 100%

• Yaşam Elementi: 100%
• Ölüm Elementi: 100%

• Boşluk Elementi: 100%
• Uzay Elementi: 100%

• Zaman Elementi: 100%
• Düzen Elementi: 100%
• Kaos Elementi: 100%

───○ Konseptler ve Kanunlar ○───

• Su Konsepti - İlk Okyanus
• Ateş Konsepti - Sonsuz Sonsuzluk 
• Rüzgar Konsepti - Ebedi Fırtına
• Toprak Konsepti - Mutlak Dünya

• Buz Konsepti - Mutlak Sıfır
• Doğa Konsepti - Yggdrasil
• Yıldırım Konsepti - Ebedi Yıldırım 

• Işık Konsepti
• Karanlık Konsepti

• 『Yaşam Kanunu – Yggdrasil’in Otoritesi』
• Ölüm Konsepti - Mutlak Ölüm

• Boşluk Konsepti 
• Uzay Konsepti - Sonsuzluk

• 『Zaman Kanunu – Chronos’un Otoritesi』

───○ Beceriler ○───

───◇ Ana Beceriler ◇───

• 『Sonsuz Yaratım Sanatı』 [Nihai] [15/15]

───◇ Günahlar ◇───

• 
• 『2.Günah – Açgözlülük』 [Sonsuz]
• 
• 
• 
• 
• 
• 『8.Günah – Takıntılık』 
───◇ Fiziksel & Savaş ◇───

• 『Kaçma Oranı』 [Sonsuz] [MAX]
• 『Antrenman Verimliği』 [Aşkın Tanrı] [MAX]
• 『Sonsuzluğun Yumruğu』 [Sonsuz] [15/15]
• 『Vücut Güçlendirme』 [Sonsuz]
• 『Sınır』 [Sonsuz]

───◇ Mana & Enerji ◇───

• 『Mutlak Enerji Uyumlaması』 [Göksel] [MAX]
• 『Enerji』 [Efsanevi] [4/15] [MAX]
• 『Mana Yenileme』[Efsanevi] [5/15] [MAX]
• 『Mana Sıkıştırma (Evrensel)』 [Nadir] [10/15] [MAX]
• 『İkili Mana Toplama』 [Sonsuz] [15/15]
• 『Mana Dalgalanması』 [Sonsuz]
• 『Kalıcı Mana Arttırma』 [Sonsuz] [15/15]
• 『Çekirdek Bağlantısı』 [Sonsuz] [15/15]
• 『Çekirdek ve Vücut Geliştirme Değerlendirmesi』 [Sonsuz]
• 『Hiçliğin Egemenliği - Mutlak Otorite』 [Sonsuz]
• 『Ruh Yiyici』 [Göksel]
• 『Ruh Avcısı』 [Antik Tanrı]

───◇ Element & Büyü ◇───

• 『Sonsuz Elemental Hükümdar』 [Sonsuz]

───◇ Destek & Yardımcı ◇───

• 『Ganimet ve Kalite Artışı』 [Sonsuz] [MAX]
• 『Kopyalama』 [Ultra Efsanevi] [MAX]
• 『Tüm Dillerin Ustası』 [Sonsuz]
• 『Değerlendirme』 [Sonsuz]
• 『Aura Gizleme』 [Sonsuz]
• 『Mutlak Hafıza』 [Sonsuz]
 ↳ 『Kütüphane』 (Bağlı Beceri)
• 『Nihility Gözleri』 [Sonsuz]
• 『Ruhsal Damla』 [Sonsuz]
• 『Ruhsal Değerlendirme』 [Sonsuz]
• 『Yüce Köken Klonu - Sonsuz Benlik』 [Sonsuz]
• 『Boşluk Yeniden Doğuşu』 [Antik Göksel]

───◇ Yaratım & Manipülasyon ◇───

• 『Beceri Yaratma ve Aktarma』 [Sonsuz]
• 『Beceri ve Yetenek Sınır Aşımı』 [Sonsuz] [MAX]

───◇ Uzay & Boyut ◇───

• 『Nihility Geçidi』 [Nihai]
• 『Genesis Layer』 [Sonsuz]
• 『Boyut Kapısı』 [Aşkın Tanrı] [15/15]

───○ Yetenekler ○───

• 『Sonsuzluk ve Aşk』 [Üstün Sonsuzluk]
• 『İmparatorun Kılıç Ustalığı』 [???]
• 『İmparatorun Kılıç Niyeti』 [Düşük Düzey]
• 『Mana Hücresi』 [Sonsuz]
• 『Kılıç Niyeti ve Element Harmanı』 [Sonsuz]
• 『Kılıç Dahisi』 [Sonsuz]
• 『Meleğin Dokunuşu』 [Sonsuz]
• 『Yaratıcı』 [Sonsuz]
• 『Mana Doğumu』 [Sonsuz]
• 『Simya Dahisi』 [Sonsuz]
• 『Boşluk』 [Sonsuz] ]

[ +3.684No Enerji
Mevcut Enerji Miktarı: [4,38Dc/32,6Dc] ]

Kael, gözlerini açtı.

İlk hissettiği şey, gerçeklikti. Toprak kokusu, tapınağın rutubetli havası, ince bir toz tabakasının kapladığı ahşap zemin... Rüyanın aksine, her şey kusurluydu, her şey gerçekti.

Ellerine baktı hâla titriyorlardı, rüyadan çıkarken hissettiği o son anın yankısı, bedeninde hala dolaşıyordu ama artık uyanıktı.. artık gerçekteydi.

“Kanunlar...“ diye mırıldandı, sesi boğuktu. “Yaşam.. Zaman.. Artık onlar benim.“

Ama içinde, rüyadaki Syr’in son sözleri hala yankılanıyordu.

*“Uyanırsan, beni bir daha asla böyle göremeyebilirsin.“*

Kael, başını iki yana salladı. “Bu sen değildin,“ dedi kendi kendine. “Sadece bir gölgeydi.“

Ayağa kalktı, bacakları, beş yıllık hareketsizliğe rağmen sapasağlamdı. 

Mutlak Varlık bedeni, onu asla yarı yolda bırakmazdı, tapınağın kapısına doğru yürüdü, elini tahta kapıya koydu ve itti.

Kapı, gıcırdayarak aralandı. Dışarıdan, Inazuma’nın öğleden sonra güneşi vurdu yüzüne. 

Ama Kael, sıcaklığı hissetmedi, çünkü havada, keskin bir şey vardı..

Ölüm..

Ve daha da kötüsü... Yas.

Kael, durdu ve nefesini tuttu, gözleri, Inazuma’nın ana karasına doğru kaydı. 

Her şey sessizdi.. çok sessizdi, Inazuma’nın sokaklarından yükselen o canlı uğultu yoktu, sadece... boşluk.

Ve sonra onu hissetti, uzaktan gelen bir enerji. Karanlık, iğrenç ve hasta.. tanıdık bir Aura değildi ama Kael, onun ne olduğunu biliyordu. Çünkü bu, bu dünyanın hikayesinde anlatılmıştı.

“Hayır...“ dedi Kael, sesi fısıltı gibiydi. “Bu çoktan oldu.“

Kael, ışınlandı.

...

Inazuma’nın ana karasına vardığında, gördüğü manzara onu durdurdu.

Şehir, yıkılmıştı. Sokaklar, boştu. Evler, yanmıştı. Ve ortada, devasa bir yarık vardı, içinden o iğrenç enerji hala sızıyordu ama mühürlenmişti. 

Zayıf, titrek, ama mühürlenmişti, etrafında kırmızı bir enerji dalgalanıyordu. Bir ruhun son nefesi.

Kael, o enerjiyi tanıdı. Kitsune Saiguu.

“Geç kaldım,“ dedi Kael, sesi hırıltılıydı. “O çoktan öldü.“

Elini kaldırdı. 『Zaman Kanunu – Chronos’un Otoritesi』 ve 『Yaşam Kanunu – Yggdrasil’in Otoritesi』, aynı anda aktifleşti.

“Silin,“ dedi Kael.

Yarık, yok oldu. İğrenç enerji, temizlendi. Geride, sadece temiz hava kaldı. Ve Saiguu’nun ruhu, yavaşça belirmeye başladı.

Kael, Saiguu’nun yeni dirilen bedenine baktı. Gözleri, şaşkın ve kırılgandı.

“Sen...“ dedi Saiguu, sesi fısıltı gibiydi. “Ben... ölmüştüm.“

Kael, başını salladı. “Artık değilsin. Ama söyle bana... Makoto nerede?“

Saiguu’nun gözleri, acıyla doldu. “O... Göksel İlkelerin emriyle Khaenri’ah’a gitti, savaşmak için.. Ei’ye haber vermeden.“

Kael, başını iki yana salladı. “Biliyorum.“

...

Kael, Inazuma’nın dışına, Narukami Adası’nın en ucuna doğru ilerledi orada, bir figür vardı, diz çökmüş, kucağında bir başka figürü tutuyordu.

Ei.

Ve kucağında, Makoto.

Kael, sessizce yanlarına gitti. Ei, başını kaldırmadı. 

Gözleri, kızarmış ve yaşlarla doluydu. Makoto’nun bedeni, hala sıcaktı. Ama gözleri kapalıydı. Sonsuza kadar.

“Ei,“ dedi Kael, sesi yumuşaktı.

Ei, başını kaldırdı. Ve Kael’in yüzünü gördüğünde, gözlerinde bir öfke parladı.

“Sen!“ dedi Ei, sesi çığlığa dönüşüyordu. “Sen çok güçlüsün! O zaman neden ona yardım etmedin?! Neden onu kurtarmadın?! Beş yıl boyunca neredeydin?! O ölürken sen neredeydin?!“

Kael, sessizce dinledi. Ei’nin çığlıkları, rüzgarda yankılandı. Sonra, Ei’nin sesi kırıldı. Başını, Makoto’nun göğsüne yasladı.

...

Bölüm Sonu


 • Tepki Bırakmayı


 • Yorum Atmayı, unutmayın!


[ Yazar Notu: 8.Günah fikri için 『NeSquik』’e teşekkürerler. ]

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.


Ayar kaydedildi