Bölüm 193
Çeviri: Animeci_Reyiz
19. Bölüm: Şarlatan Kayboluyor
Güneş ışığı Maomao’nun göz kapaklarını araladı ve dışarıdan cıvıldayan kuşların sesini duydu.
“Hımm... Mmm...“
Yavaşça gözlerini açtı ve iyice bir gerindi. Yatak yumuşacıktı ve harika kokuyordu, üstelik karada oldukları için sallanmıyordu bile. Uzun zamandır ilk defa derin bir uyku çekmiş gibi hissetti.
Burası Anan, değil mi? diye düşündü, yeni uyanmış bir beynin puslu perdesi ardından nerede olduklarını hatırlamaya çalışarak.
Yataktan kalktığında masanın üzerinde pirinç lapası ve nispeten gösterişli yemeklerden oluşan bir kahvaltı buldu. Ayrıca Chue’nin çoktan yemeye başladığını gördü.
“Erkencisin,“ diye yorum yaptı.
“Evet. Bayan Chue erkencidir—yoksa kayınvalidesi kızar. Hadi, kahvaltı yapalım!“ Yüzüne yemek tıkıştırmaya devam ediyordu. Yemeklerin zenginliği dün geceki ziyafetten kalanlar olduğunu düşündürüyordu—fakat Maomao hiçbirini tanıyamadı. Anlaşılan misafir misafirdi ve onlara artan yemekler servis edilmezdi.
“Bana bu kadarı yeter,“ dedi Maomao, lapanın üzerine biraz sirke döküp yemeye başlayarak. Dışarıdan bakıldığında oldukça sıradan bir Li tarzı kahvaltı gibi görünüyordu ama sirkedeki o belirgin balık sosu tadı ona başka bir ülkede olduğunu hatırlattı.
Gerekli iğnelemelere ayak uydurmanın imkânsızlığı bir yana, Maomao Chue’nin yanında herhangi bir özel davranış sergilemek zorunda değildi, bu yüzden kibar yeme derdi yoktu. Kahvaltısını bitirip dişlerini fırçalarken kapı gürültüyle açıldı.
“Ne oldu?“ diye sordu.
“Küçük hanım!“ dedi Maomao’nun koruması Lihaku. Hafiften sıkıntılı görünüyordu. “Birkaç dakika önce o dost canlısı yaşlı doktorun gemide olmadığı söylendi.“
“Ne?“
Şarlatan doktor neden kayıp olsun ki?
Biri onu mu kaçırdı?
Şarlatanın yanlarında getirilmesinin asıl nedeni Luomen’in dublörü olmaktı. Lihaku’nun da şarlatanın koruması olması gerekiyordu ama şu an Maomao’nun yanındaydı. Yine de gemide görevli başka askerler vardı ve şarlatanı kaçırmak o kadar kolay bir iş olmamalıydı.
“Ne demek istediğini anlamıyorum. Yani... Neden?“
Maomao başını ellerinin arasına aldı; Chue çok ilgisini çekmiş görünüyordu.
“Ben de senin kadar biliyorum,“ dedi Lihaku. “Gemiye dönüp neler olduğuna bakacağım. Peki ya sen küçük hanım?“
“Bana ne olacak?“ dedi Maomao. Burada tek başına dolaşamazdı. Birinin nereye gittiğini bilmesi gerekiyordu...
“Pekâlâ, hikâyeyi duydum,“ dedi, aralarından Chue. “Burada bir gizem kokusu var! Endişelenmeyin—ben çoktan gidip izin aldım bile.“ Dişlerini parlatarak onlara göz kırptı.
“Nasıl çoktan gidip yapabildin bunu? Biz daha yeni öğrendik,“ dedi Maomao, ne yazık ki en sıradan ve en az ilginç olan cevabı seçerek. Bunun eğlenceli bir karşılık vermek için iyi bir zaman olabileceğini biliyordu ama eğer bir başlarsa asla duramayacaklarını hissettiği için bu fırsatı kaçırmayı tercih etti.
“Çok basit. Bana dışarı çıkarsan, Bay Lihaku ve benim seninle gelebileceğimiz söylendi. Ve bugün öldürecek vaktinden başka bir şeyin olmayacağını düşündüğümden, dışarı çıkman için önden gidip izin aldım. Eğer bütün gün burada kalsaydın, Bayan Chue de seninle kalmak zorunda kalacaktı ve o zaman Anan’ı görme şansını kaçıracaktık, ben de burada kayınvalidemin ziyarete gelip gelmeyeceği endişesiyle oturmak zorunda kalacaktım.“
Başka bir deyişle, başından beri ortadan kaybolmaya dünden razıydı.
Eh, gitmeme izin vereceklerse, gideyim bari.
Chue’nin hevesi oldukça işe yaramıştı.
“Eğer sakıncası yoksa, sanırım önce gemiye dönmekle başlayacağım,“ dedi Maomao, onay için Lihaku’ya bakarak.
“Tabii. Öyle yapacağını düşünmüştüm küçük hanım; o yüzden sana söyledim. Benim açımdan bir sorun yok ama...“ Bakışlarını kaçırdı.
“Ama ne?“
“Şey, eh, ulakla konuşurken... görünmek istemeyeceğim biri tarafından görüldüm.“
“Görünmek istemeyeceğin biri...“
Maomao artan bir dehşetle odanın girişine doğru baktı. Chue pıtır pıtır kapıya gidip açtı.
“Iıyk!“ dedi kapı dinleyen tek gözlüklü ucube.
“Günaydın efendim,“ dedi Bayan Chue, gerçi selamı sadece usulen verilmişti.
“Günaydın! Maomaoooo! Hava ne kadar da güzel, değil mi?“
Maomao tek kelime etmedi, sadece ona olabilecek en iğneleyici bakışını attı.
“Demek dışarı çıkıyorsunuz! Belki Babacık da sizinle gelmelidir!“
“Lütfen gelmeyin.“ Maomao’nun yüz ifadesi buz gibiydi ama bu o ucube stratejistin neşesini kaçırmaya yetmemişti.
“Bütün o dükkânlar! Ah, sana ne alsam acaba? Biraz kıyafet mi? Bir saç tokası mı? Ah! Ya da belki güzel bir ilaç istersin!“
Her zamanki gibi onu dinlemiyordu.
“Bayan Maomao,“ dedi Chue onu dürterek. “Onun bizimle gelmesini engelleyemeyecekmişiz gibi görünüyor. Neden pes edip şu güzel cüzdanın da gelmesine izin vermiyorsun?“
“Cüzdan mı? Üzerinde birbirine sürtecek iki kuruşu varsa şanslı sayılırız.“ Maomao, stratejistin para işlerini genelde Lahan’ın ya da benzeri birinin hallettiğine dair belirgin bir izlenime sahipti.
“Eh, o zaman gidip yaveri alayım. Cüzdan onda olmalı.“ Lihaku bunu söyledikten sonra adamı çağırmaya gitti.
“Efendi Lihaku! Bekleyin!“ diye seslendi Maomao arkasından.
“Maomaaaooooo! Ooo, umarım bir sürü ilaçları vardır! Saygıdeğer amcam için de bir hediye bulmalıyız.“ Tilki gözleri heyecanla kavis çizdi.
“Cüzdan! Paraya ihtiyacımız var. Onu burada bırakmak bize zaman kaybettirir,“ dedi Chue. “Eğer başhekimin başı dertteyse, kaybedecek bir saniyemiz bile yok. Ayrıca ben de Anan mercanından bir saç tokası istiyorum.“
“Her zaman otlakçılık yapmaya hazırsınız, değil mi Bayan Chue?“
Chue’nin çok cana yakın biri olduğunu söylemek gerekirdi.
“Olmak zorundayım! Kocamın geliri başka bir şeye yetecek kadar istikrarlı değil. Evlendiğimizde ve hatta bir çocuğumuz olduğunda bile hâlâ devlet memurluğu sınavlarına çalışıyordu. Sınavları geçince yırttık sanmıştım ama sonra iş arkadaşlarıyla anlaşamayıp istifa etti. Neyse ki bağlantıları sayesinde sonunda yeni bir iş buldu. Ama tüm bunlar Bayan Chue’nin bebek doğar doğmaz işe gitmek zorunda kalması anlamına geliyordu.“
Chue konuşurken bir dizi küçük bayrak sallıyordu. Kesinlikle hayatı o kadar zorlu geçmiş birine benzemiyordu ama, eh, kim bilebilirdi ki?
“Bu arada, kocam yeni işine başladığından beri bir sonraki varisi doğurmam için baskı altındayım. Mantığa göre kayınbiraderim ailenin reisi olabilirmiş ama çocuk yapıp yapmayacağını kim bilebilirmiş ki? Bence büyük hanım sadece gelinine zorbalık yapıyor.“
“Ona hak vermediğimi söyleyemem.“
Eğer Basen’in mirası devralacağı kesinse, kadınlara karşı olan o belirgin utangaç tavrı göz önüne alındığında varisler konusunda endişelenmek anlaşılabilirdi.
Eğer nasıl davranacağına dikkat etmezse eski cariye Lishu ile olan işi bile bitebilir. Maomao, geçen yıl bir manastıra giden o şanssız prensesi düşündü.
Basen o ayrı kara rotasında ne yapıyordu acaba?
Maomao ve Chue’nin sohbeti Lihaku döndüğünde sona erdi. “Tamamdır! Onu yakaladım!“ diye bağırdı. Yanında cüzdan—yani o ucube stratejistin yaveri—vardı.
Gemiye döndüklerinde ortalığı ürkütücü derecede sessiz buldular. Belki de herkes dışarı çıkmıştı. Denizciler her şeyin yolunda olduğundan emin olurken, erkek kıyafetleri giymiş orta yaşlı kadınlardan oluşan temizlikçiler odalardaki çöpleri çıkarıyor, güverteyi süpürüyor ve gemideki her yüzeyi harıl harıl parlatıyorlardı. Temizlikçiler aynı zamanda yolcuların yemeklerini de yapıyorlardı ve çoğunun denizcilerin aile üyeleri olduğu anlaşılıyordu.
“Maomao! Burada yapmamız gereken her neyse çok fazla vakit kaybetmeyelim—alışverişe çıkmalıyız!“
Sinir bozucu yaşlı bir adam bir şeyler geveliyordu ama Maomao onu duymazdan geldi. Gemide kalan bir avuç asker, stratejisti gördükleri an onun yaptığı her neyse ona bulaşmamak için aceleyle uzaklaştılar.
“İşte burada,“ dedi şarlatan doktoru korumakla görevlendirilmiş askerlerden biri—Lihaku’ya onun kaybolduğunu haber veren adam.
Adamı tanıyor gibi görünen Lihaku, sırtına bir şaplak indirerek, “Ne halt ediyordun sen?“ diye sordu.
Sonunda geminin pruvasındaki tuvalete ulaştılar ama şarlatan orada değildi.
“İçine düşmediğinden eminiz, değil mi?“ dedi Lihaku, çoğunlukla şaka yapıyordu—ama tuvaletin atıkların doğrudan denize düşmesini sağlayan bir delik olduğu da doğruydu.
“Hayır, düşmedi. O bel çevresiyle sıkışıp kalırdı,“ dedi Chue.
Maomao hiçbir şey söylemedi ama kollarını kavuşturup başını yana eğdi. Göz ucuyla o moruğun kuru meyve atıştırdığını görebiliyordu ama onu görmezden gelmeye karar verdi. Yaveri ona bambu bir tüpte biraz çay ikram ediyordu.
“Ne oldu, Bayan Maomao?“
“Sadece düşünüyordum... Başhekim sıkışıp kalabilir ama ya başka bir şey? Sıkışmayacak bir şey?“
“Ne gibi?“
Maomao cübbesinin kıvrımları arasından tıp ofisinin anahtarını çıkardı. “Ya uykuluydu, acelesi vardı ve bunu düşürdüyse? Mümkün görünüyor, değil mi?“
“Iıyk!“ oldu Chue’nin tepkisi.
“Biliyor musun, o adam söz konusu olunca bunu gözümde canlandırabiliyorum,“ dedi Lihaku. İkisi de Maomao’ya karşı çıkmadı.
Şarlatan anahtar olmadan ofise geri dönemezdi.
“Affedersiniz,“ dedi Maomao denizcilerden birine.
“Evet? Ne var?“
“Bu sabah tuvalet civarında başhekimi görmediniz herhalde, değil mi? Belki de telaşlı bir hâlde?“
Denizci ona şaşkınlıkla baktı, sonra birkaç arkadaşını çağırdı. İçlerinden biri ellerini çırptı. “Sizin hekiminiz miydi bilmem ama çok acelesi olan şişman, ufak tefek bir adam gördüm. Güvertenin temizlenmesine engel oluyordu, ben de ona başka bir yere gitmesini söyledim.“
“Nereye gittiğini biliyor musunuz?“
“Hımm... Güvertenin altındaki herhangi bir yerde temizliğe engel olacaktı, o yüzden ona sadece ben paspaslamayı bitirdikten sonra güvertede olabileceğini söyledim.“ Denizci iskeleyi işaret etti. Orada ahşap bir sandık vardı ve Maomao o sandığın üzerinde oldukça kederli görünen bir şarlatan doktorun oturduğunu rahatlıkla hayal edebiliyordu.
“Sizin anahtarınızı ödünç almak için sizinle iletişime geçmeyi düşünmüş olsa bile küçük hanım, askerlerin çoğu dışarıdaydı,“ dedi Lihaku. Ürkek şarlatanın, bariz bir şekilde meşgul olan denizcilerden birini durdurup bir iyilik istemesi zor olurdu—ve bu çekinceleri, en başta anahtarı kaybetmiş olmanın verdiği suçluluk duygusuyla daha da artmış olmalıydı.
Maomao, şarlatan doktorun oturduğunu hayal ettiği sandığın üzerine oturdu. Denizciler ve temizlikçiler iskelenin etrafında koşturuyordu. Maomao orada oturup sadece etrafına bakınırken, birkaçı ona ters ters baktı: Kesinlikle ayak bağı oluyordu.
Askerlerin neden gittiğini anlayabiliyorum.
O an gemide olmak epey tuhaf olurdu. Koridorlarda nöbet tutan adamların, onları sadece birer engel olarak gören temizlikçilerin kınayan bakışlarına maruz kaldıklarına şüphe yoktu. Nöbetçinin görev yerinden ayrılmadan önce nöbeti devralacak kişinin gelmesini beklememesine şaşmamak gerekti.
“Nereye gitmiş olabilir ki?“ diye mırıldandı Maomao.
O orada oturmuş uzaklara dalmışken, temizlikçilerden biri, etine dolgun, orta yaşlı bir kadın, koşturarak doğrudan onun ve yanındakilerin yanına geldi ve “Fazladan yardım siz değilsiniz herhalde, değil mi?“ dedi.
“Hayır. Öyle mi görünüyoruz?“
Eğer sadece Maomao ve Chue olsaydı mantıklı olabilirdi ama Lihaku tam orada dikiliyordu. O moruk ve yaverinden bahsetmiyoruz bile—ilki direğe tırmanmaya başlamış, diğeri onu durdurmaya çalışarak peşinden gitmiş ve ikisi de fark edildikleri an denizciler tarafından aşağı çekilmişti.
“Öyle göründüğünüzü söyleyemem. Sadece birkaç çift ele daha ihtiyacım vardı. Alışverişe gönderdiğimiz kadın bunca zamandır dönmedi ve artık sabrım tükenmek üzere. Eğer meşgul değilseniz, benim için bir mesaj götürebilir misiniz acaba?“
Alışverişe gönderdikleri kadın mı?
Maomao şarlatanın en son nasıl göründüğünü gözünde canlandırdı: Geceliklerini çıkarmış ama hekim üniformasını giymemişti. Sinekkaydı tıraşlı bir hadım. Hadımlar genellikle cinsiyetsiz görünürdü, bu yüzden birinin onu orta yaşlı bir kadın sanmış olması mümkündü. Temizlikçilerin rahat hareket edebilmek için erkek kıyafetleri giymesi de bu durumu kolaylaştırmış olmalıydı.
“Affedersiniz ama alışverişe gönderdiğiniz kişiyi tarif edebilir misiniz?“ dedi Maomao.
“Şey, diğer gemilerden birinden gönderilen bir yardımcıydı. Bana çok genç birini ayıramayacaklarını söylemişlerdi ama yine de—ne biçim birini bulup getirmişler! Öylece oturuyordu, ne yapması gerektiği hakkında hiçbir fikri yoktu. Ben de ona bu işi verdim ve şimdi geldiğimiz nokta bu. İki saatten fazla oldu ve hâlâ dönmedi!“ Kadın hüsranla ellerini iki yana açtı.
İskeleden bir kadının, “Merhabaaaaa!“ diye bağıran sesi duyuldu. “Yardım geldi! Ne yapmamızı istersiniz?“
Maomao, yanındakiler ve temizlikçi kadın iskeleden onlara doğru gelen kadına baktılar.
“Görünüşe göre yardımcınız geldi,“ dedi Maomao.
“Evet, şey... Ama o zaman... ben alışverişe kimi gönderdim?“
Şarlatan zamanının çoğunu tıp ofisine kapanarak geçirdiği için kadın onu tanımamıştı.
Maomao ve diğerleri birbirlerine bakıp başlarını iki yana salladılar. “’Ondan’ ne almasını istediniz?“
“Şey, sabun. Ucuz kalıp sabunu Anan limanında bulmak kolaydır. Ucuz sıvı sabun her zaman kokar. Gemide kimse onu sevmez.“
Kalıp sabun Li’de pek kullanılmazdı.
“Nerede sattıklarını biliyor musunuz?“
“Muhtemelen şehirdeki tezgâhlardan birindedir. Gidip biraz alır mısınız acaba?“
“Pekâlâ,“ dedi Maomao. O ve diğerleri artık bir sonraki duraklarının neresi olduğunu biliyorlardı.
“Ooo, şu kıyafetler çok güzel görünüyor! Belki de onları almalıyım.“
“Ah, fena değil, fena değil. Bu saç tokası sana çok yakışırdı, Maomao!“
“Şu dükkândaki meyve suyu nasıl? Rengi biraz tuhaf ama bence içilebilir duruyor.“
O ucube stratejist pazar yerine vardıklarından beri böyle devam ediyordu. Bu arada, seçtiği tüm saç tokaları ve kıyafetler zamanının en az bin yıl ötesindeydi ve meyve suyu da insanın midesini bozacak gibi görünüyordu. Maomao defalarca yaverinin cüzdanını çıkarmasına engel oldu.
“Vay canına. Hiç yavaşlamıyor, değil mi Bayan Maomao?“ Stratejistin maskaralıklarından hiç etkilenmemiş gibi görünen Chue’nin elinde birkaç şiş ızgara kuş eti vardı. Tavuk değildi—daha yağsız ve daha kemikliydi. Muhtemelen bir serçe ya da tarlalardan gelen başka bir haşere kuşuydu.
Şu an için serçe avlanmaması yönünde emirler verildiğini sanıyordum, diye düşündü Maomao. Bu, Jinshi’nin çekirge sürüsünü engelleme çabalarından biriydi. Belki de Anan, vasal bir devlet olsa bile bu emre tabi değildi.
“Bunun yamyamlık olmadığına emin misin?“ diye sordu Maomao.
“Tadı güzel ve önemli olan da bu! Al, bir ısırık al.“
“Teşekkürler.“
Chue şişlerden birini Maomao’ya uzattı, o da seve seve aldı. Et sertti ama bazıları böyle severdi.
“Mükemmel. Şimdi, sevgili yaver, bir şiş daha rica edeceğim.“ Chue elini uzattı ve yaver, yenilmiş bir ifadeyle avucuna birkaç bozuk para bıraktı. Dünyanın en doğal şeyiymiş gibi görünüyordu.
Parasını bile kendi ödemiyor!
Chue kesinlikle kendi iyiliği için, ya da en azından diğer herkesin iyiliği için fazla kurnazdı. O ucube stratejist ise bir yemek çubuğuna geçirdiği meyveyi kemiriyordu.
Maomao kendi şişinden bir ısırık alırken etrafta sabun satan bir yer arandı.
“Kalıp sabun ucuz değildir. Fırınları temizlemek için gerçekten onu mu kullanmalılar?“ diye sordu Lihaku. Haklıydı—Maomao ve diğerleri bile yıkanırken külden ya da belki sıvı sabundan daha iyisini bulamazlardı. Kalıp sabun Li’de pek bilinmezdi ve yaygın olarak satılmazdı.
“Anan’da durumun aynı olduğunu sanmıyorum.“ Maomao yakındaki bir ağaca hafifçe vurdu. Yelpaze palmiyesine benziyordu ama gür bir gövdesi yoktu. Tepesinde büyük meyveler yetişiyordu. “Bu bir palmiye ağacı,“ dedi. Onları sadece kitaplardaki resimlerde görmüştü ama bu aynı zamanda betel palmiyesi olarak da bilinirdi. Kuruyemişleri tütün gibi çiğnenebilir ya da toz hâline getirilerek dişleri temizlemek ve ayrıca vücuttaki solucanları atmak için kullanılabilirdi.
Ancak şu an baktıkları bitki biraz farklıydı.
“Bazı palmiye türleri meyveleri için, bazıları ise yağları için kullanılır. Bazı palmiyelerin kırmızı hurmaya çok benzeyen bir meyvesi vardır. Yağ palmiyesi, adından da anlaşılacağı gibi yağ yapmak için kullanılır ve yağı deniz yosunu külüyle karıştırırsanız sabun yapabilirsiniz.“
Yine de nasıl sertleştirilip şekil verildiğini bilmiyordu—kaynatarak mı, kurutarak mı, yoksa başka bir malzeme karıştırarak mı.
Maomao dükkânlara baktı. Palmiye ağaçlarının hemen yanında meyvelerini satan biri vardı; satıcı meyvenin üzerinde bir delik açıp içine bir pipet yerleştiriyordu.
“Bir tane lütfen... şey, hepimiz için birer tane,“ dedi düşünceli yaver, hepsi için yetecek kadar meyve satın alarak. Maomao buraya kadar gelmişken onun ikramını kabul etmeye karar verdi. Pipetten gelen şey hem biraz tatlı hem de biraz tuzluydu.
“Keşke biraz daha tatlı olsaydı. Şeker! Hiç şekeriniz yok mu?“ Doymak bilmez bir tatlı düşkünü olan moruk hayal kırıklığına uğramıştı.
“Ben tuzlu şeyleri severim,“ dedi Lihaku. Bunun üzerine yaver ona üzerinde beyaz bir şey yığılı olan bir yaprak uzattı.
“Dükkân sahibi bunun ikram olduğunu söylüyor. Palmiye etiymiş.“
Balık sosuna bulanmış soluk, yarı saydam bir şeydi. Maomao ve Lihaku birer parça alıp tadına baktılar.
“Biraz çiğ kalamara benziyor,“ diye yorum yaptı Maomao. O dişe dokunur kıvamını sevmediğini söyleyemezdi—biraz şarapla iyi bir meze olurdu.
“Hımm. Pek bana göre değil. Biraz... lastik gibi.“ Lihaku o kadar da etkilenmemişti. Eh, ne yapalım. Bu, Maomao ve Chue’ye daha fazla kalacağı anlamına geliyordu.
“Affedersiniz. Nerede sabun satıcısı bulabileceğimizi biliyor musunuz?“ diye sordu Maomao palmiye satıcısına.
“Sabun satıcısı mı? Biraz daha ileride. Çoğu zaman kızarmış yiyecek satan yerlerin hemen yanına tezgâh açar. İleride bir meydan var. Sık sık orada olur,“ diye belirgin bir Anan aksanıyla renklendirilmiş bir cevap geldi. Anlaşılan dükkân sahibi biraz para harcayan müşterileri hoşnut etmeye istekliydi. Şöyle ekledi: “Hepiniz Li’lisiniz, değil mi? Şu iri yarı arkadaşınızın sizi güvende tutacağını düşünüyorum—ama dikkatli olun.“
“Neye dikkat edelim?“ diye sordu Lihaku gözlerini kısarak.
“Bugünlerde etrafta bir sürü Li’li var. Siz çoğuna benzemiyorsunuz gibi ama bizimle alay etmeyi seven çok kişi var. Dün gece barda bir kavga bile çıktı. Vergiler arttı, anlarsınız ya, bir de prensesimizin yeterince sevilmediği için arka saraydan kovulduğuna dair söylentiler var. Sadece kimseye bahane vermemeye çalışın, tek söylediğim bu.“
Vergiler çekirgelere karşı koruyucu bir önlem olarak artırılmıştı. Arka saraydan “kovulan“ prenses ise, bir hayalet korkusuna neden olduktan sonra ayrılan Fuyou olmalıydı.
Tam olarak haksız sayılmazlar. Maomao itiraz etmek istiyordu ama doğruydu: Li’li ziyaretçilerin bazılarının tutumu kötüydü. Alışılmadık gemi yolculuğundan kaynaklanan bastırılmış bir hayal kırıklığı vardı, bazılarının cezalandırıcı bir rütbe düşürmeye maruz kaldıklarına ikna olmalarından bahsetmiyoruz bile.
“Hıh,“ dedi Lihaku ve Maomao onun gözlerinde yeni bir ifade belirdiğini gördü. “O zaman o yaşlı doktoru bir an önce bulsak iyi olacak.“ O uçarı şarlatan tek başına kolay bir hedef olurdu.
Maomao ve diğerleri içeceklerini bitirip kabukları çöpe attılar, ardından dükkân sahibinin önerdiği gibi pazarın derinliklerine doğru ilerlediler.
“Vay canına, gerçekten çok tatlı bir koku var,“ dedi Lihaku.
“Ve gerçekten yağlı,“ dedi Maomao.
Hava ağırlaşmış gibiydi. Meydanın kendisi taşlarla döşenmişti ve ortasında anıt mezara benzeyen bir yapı duruyordu. Etrafı ağaçlarla çevriliydi. Bazıları küçük mangolar veren meyve ağaçlarıydı. Bitkiler arasında liçi bile olabilirdi ama muhtemelen mevsimi değildi.
Dükkânlar yoldan geçenlerin ilgisini çekecek şekilde tasarlanmış gibiydi. Maomao o tatlı koku yüzünden bayılacakmış gibi hissediyordu ama tütsü, mum ve kart satan yerler de vardı. Satılan atıştırmalıklar arasında susamlı çörekler ve kızarmış ekmekler de bulunuyordu. O ucube stratejist hemen biraz satın aldı ve Chue de aynı hızla ona otlakçılık yapmaya başladı. Yaver epey meşguldü.
“Sabun nerede?“ diye mırıldandı Maomao. Tezgâhında üst üste yığılmış beyaz tuğlalara benzeyen şeyler olan bir yer görene kadar etrafına bakındı. Koşarak yanına gittiğinde dükkân sahibinin asık suratıyla karşılaştı.
Yanlarına yaklaştıklarında adam, “Siz Li’li misiniz?“ diye sordu. Aksanı palmiye satıcısınkinden daha az belirgindi.
“Ne olduğum kimin umurunda? Ben bir müşteriyim. Biraz sabun almak istiyorum. Ne kadar?“ dedi Lihaku.
“Fark etmez, çünkü size satacak sabunum yok. Başka bir yere bakın.“ Dükkân sahibi bariz bir şekilde arkasını döndü.
“Eh, bu bir sorun. Neden bana satmayacağını söylemek ister misin?“ Lihaku’nun kelimenin tam anlamıyla kas kafalı olduğunu varsaymak kolaydı ama burada akıllıca bir seçim yapıyordu. Yardımcı olamayacağını gören Maomao bir adım geri çekilip izlemeye başladı.
Dükkân sahibinin kafasında çarkların döndüğünü görebiliyorlardı. Lihaku yüzünde rahat bir gülümsemeyle öylece duruyordu.
“Sabun almak istiyorsanız doğrudan yapıldığı yere gidin. Buralarda günlük hayatımız için sabuna ihtiyacımız var. Sırf yenilik olsun diye bütün stoğumuzu satın aldığınızda biz ne yapacağız? Son zamanlarda malzeme fiyatları arttı. Bu partiyi sattığımda fiyatlarımı artırmak zorunda kalacağım.“
Huysuz bir dükkân sahibinin bile bir hikâyesi olduğu ortaya çıkmıştı. Bunu en başından söylemeliydi. Neden acı çeken insanlar sadede gelmek için hep bu kadar uzun süre beklemek zorundaydı? Kime satarsa satsın aynı parayı kazanacaktı ama yerel halk için fiyatını düşük tutmaya çalışıyordu. Yakınlarda bazı yerleşim alanları vardı: Burası onların gelip sabun almaları için mükemmel bir yerdi.
“Malzemeler daha mı pahalı?“ diye sordu Lihaku. “Yani Li’liler her şeyi satın aldığı için mi?“
“Hayır—elimizdeki malzemeler yandığı için. Bir yangın çıktı.“
Sabunun ana maddelerinden biri yağdı—adeta yanmak için yaratılmıştı.
“Anlıyorum... Eh, teşekkürler. Sabunu yapan yer, bu taraftan daha ileride mi?“ diye sordu Lihaku en dostane gülümsemesiyle. Dükkân sahibi mağdur görünmeye çalıştı ama yine de yolu işaret etti.
“Dosdoğru o tarafa yürüyün ve yangının izlerini arayın. Orada daha fazla sabun yapmak için çalıştıkları küçük bir kulübe var. Etrafta bir sürü zanaatkâr olacaktır; eminim onlardan birine sorabilirsiniz. Yine de sizi uyarayım, benim kadar iyi niyetli değillerdir.“
“Pekâlâ, minnettarız. Ve madem bu kadar iyi niyetlisiniz, belki bana bir şey daha söyleyebilirsiniz. Bugün erken saatlerde sabun almaya çalışan bizim gibi Li’li yaşlı bir adam buralara uğradı mı acaba?“
“Yaşlı bir adam mı? Bir dakika... Yaşlı kadını mı kastediyorsunuz? Tombul, biraz düşük kaşlı?“
“Evet, ta kendisi! Gerçi o yaşlı bir kadın değil. Nereye gitti?“
“Sizinle aynı soruları sordu, ben de aynı cevabı verdim. Sabun yapımcılarına doğru gitti. Yarım saat kadar olmuştur.“
“Harika! Bize çok yardımcı oldunuz. Gerçekten minnettarız.“ Lihaku adamın elini sıktı ve Maomao da başıyla selam verdi. O sırada stratejist atıştırmalık tezgâhındaki tüm atıştırmalıkları satın almıştı ve Chue de ondan otlakçılık yapmakla meşguldü. En azından yemek yerken nispeten sakindi.
Maomao, Chue’nin uyum sağlama yeteneğine hayran kalmadan edemedi. Ancak aynı anda üç yerde birden olması gereken yaver için üzülüyordu.
“Maomaaaoooo! Bak! Kızarmış ekmek!“ O ucube stratejist ekmeği ona doğru uzattı, doğrudan ağzına tıkıştırmaya çalıştı ama Maomao ondan kaçındı. Araya giren Chue, lokmayı kapan kişi oldu.
“Lezzetli!“ dedi Chue, sanki bu sıradan bir şeymiş gibi dudaklarını silerek. Nasıl bir midesi vardı bunun?
Sabun satıcısının işaret ettiği yönde biraz yürüdükten sonra grup kendini bir ev kümesinin arasında buldu. Diğer bahçe bitkilerinin yerine şurada burada yelpaze palmiyeleri büyüyordu.
“Acaba bu ağaçlar meyve veriyor mu?“ diye sordu Chue, onları yakından inceleyerek.
“Veriyorlar ve tıpta da kullanılabiliyorlar ama kimse tadının çok güzel olduğunu düşünmüyor,“ dedi Maomao.
“O zaman neden buradalar?“
“Sanırım süpürge, ip ve o tür şeyler yapmak için de kullanılabildikleri için. Yapraklarının da tıbbi özellikleri var.“
Aslında palmiyeler oldukça çok yönlüydü ama Chue yenilebilir olmayan hiçbir şeyle ilgilenmiyor gibiydi.
“Lütfen durun, Efendi Lakan!“ dedi yaver, sabrının sonuna gelmiş gibi görünüyordu. Eğer her gün uğraşmak zorunda kaldığı şey buysa, Maomao onun elinin altında biraz mide ilacı bulundurmasını umuyordu.
“Sence o mu?“ diye sordu Chue, yarı yanmış bir bina gördüğünde. Yakınlarda bir tür kalabalık vardı. Maomao içindeki kötü hissin büyümesiyle oraya doğru koştu. Oraya vardığında çok tanıdık bir sırt gördü.
“Size söylüyorum, ben değildim!“ diye yalvarıyordu sırtın sahibi. Bu, neredeyse ağlamak üzere olan şarlatan doktordu. Etrafı birkaç adamla çevriliydi, içlerinden biri onu yakasından tutuyordu.
“Başhekim Efendi!“ diye haykırdı Maomao koşarak yanına gidip. Sümükleri akan şarlatan ona sarıldı. Maomao onu kendinden ayırmaya çalıştı—bu şekilde kimseyle konuşmayı kolaylaştırmayacaktı—ama tam o sırada o ucube stratejist araya girdi.
“Benim küçük kızıma ne yapıyorsunuz?!“ diye hesap sordu, ağzının kenarlarında hâlâ şeker olan moruk.
“Vay canına! Bu adam senin baban mı küçük hanım?“ diye sordu şarlatan. Bariz korkusuna rağmen sesinin nedense hâlâ tasasız gelmesi, eh, tam da ona göre bir şeydi.
“Tamamen yabancı biri,“ diye yanıtladı Maomao anında.
“Kim bu adam? Bana adını söyleyin!“ diye talep etti Lakan.
“Söyleyebilirim ama asla hatırlamazsınız, Efendi Lakan,“ dedi yaveri. Ancak yaver de Lakan’ı taklit ederek şarlatana dik dik bakıyordu. “Siz başhekimsiniz, değil mi?“
“Şey, öhöm, evet, o, şey, doğru,“ dedi şarlatan. Sümüğün en kötü kısmını bir mendille sildi ama hâlâ oldukça acınası görünüyordu.
“Hey, siz! Bu adamı tanıyor musunuz?“ dedi adamlardan biri. Kalın bir aksanı, kirli kıyafetleri ve nispeten koyu bir teni vardı. Gençti ve belli ki kanı beynine sıçramıştı. Ayaklarının dibinde bulanık yağla dolu bir kavanoz vardı.
Şarlatan Maomao’nun arkasına saklanmaya çalıştı, bu yüzden Maomao kendini ister istemez en önde buldu—ta ki o ucube stratejist korumacı bir tavırla önüne geçene kadar.
Kes şunu. Burada kimseye bir faydan dokunmayacak.
O daha bu düşünceyi yeni aklından geçirmişti ki Lihaku, yüzünde o yaltaklanan gülümsemesiyle stratejistin önüne geçti. “Doğru, bu yaşlı adam bizimle. Bir sorun mu var?“ O onların korumasıydı ve işini yapıyordu. İri yarı bir sokak köpeği olabilirdi ama fena bir bekçi köpeği sayılmazdı. Ananlı adamlar kendi aralarında mırıldanmaya başladılar.
“N-Ne, göremiyor musunuz? Şuraya bakın!“ Esmer tenli adam duvarı işaret etti. Kavrulmuş tuğlalar sırılsıklamdı ve yerde yangının kaynağı gibi görünen ahşap bir sandık vardı. “Yangın oradan çıktı ve bu yaşlı adam da hemen yanındaydı. Yani yangını o başlattı! Geçen günkünü de o başlatmış olmalı!“
“H-Hayır! Ben yapmadım! Sadece sabun almak istemiştim!“ diye inledi şarlatan.
“Onu buralarda gizlice dolaşırken gördüm! Bütün bunların senin suçun olduğunu biliyorum!“
“Tamam, sadece sakin olun. Ne dediğinizi anlıyorum ama hikâyeyi bir de bizim tarafımızdan dinlemenizi istiyorum,“ dedi Lihaku. Sesini hiç yükseltmedi ama adama, yavru bir köpeğe haddini bildiren büyük bir köpek gibi bir bakış attı. Şarlatan doktorun etrafını saran beş adamın hepsi dinç ve kaslıydı—ama Lihaku kadar yapılı değillerdi. Öfkeli adam karşılık vermeyi düşündü ama Lihaku’nun bakışları altında sessizliğe büründü.
Maomao adamı korumasının arkasından izledi. Kirli kıyafetleri, yağ kavanozu ve bir sabun dükkânının önünde duruyor olmaları, onların sabun yapımcıları olduğundan şüphelenmesine neden oldu. Kararmış duvardaki ıslak lekeyi görebiliyor ve havadaki yanık kokusunu alabiliyordu. Görünüşe göre ilk yangın söndürüldükten sonra daha küçük bir yangın daha başlamıştı.
“Her şeyden önce, sizin şu yangınınızı bilmem ama bu adam Anan’a daha dün gece geldi. O zamana kadar denizde bir teknede sallanıyordu. Bunu size kesin olarak söyleyebilirim. Anladınız mı?“
Bu sözler üzerine kendi aralarında konuşmaya başladılar.
“Evet, tamam. Ama o kutu ateşe verildi ve etraftaki tek adam oydu. Buna ne bahane bulacaksınız, ha?“
“Ateşe mi verildi?“ Lihaku onay almak için şarlatana baktı.
“H-Hayır! Hayııır! Kendi kendine alev aldı diyorum size! Ben hiçbir şey yapmadım!“
“Yalancı! Kendi kendine nasıl tutuştu o zaman?“
“Evet!“ dedi adamlardan biri.
“Kendi kendine alev almış olamaz!“ diye ekledi üçüncüsü.
“Tamam, tamam, sizi duyuyorum. Sakin olun,“ dedi Lihaku.
Maomao şarlatanı geçip kararmış kutuya dikkatle baktı. İçinde bir tür lifler ve bir şeyin taneleri varmış gibi görünüyordu, gerçi ikisi de tamamen kömürleşmişti.
“Maomao! O çok pis. Neden atıştırmalık tezgâhından güzel bir şeyler alıp geri dönmüyoruz?“
O ucube stratejist, orada ne yaptıklarına dair hiçbir fikri olmayan tek kişiydi.
“Sadece tatlı yersek diyetimize ne olacağını bir düşünün. Bence dönüş yolunda tuzlu bir şiş daha harika olur. Tavuk da fena olmazdı ama biraz karides de gerçekten iyi gidebilir.“
Oradaki tek eksantrik karakter stratejist değildi—sadece yemek yemeyi düşünen biri daha vardı.
“S-Siz de mi Bayan Chue?!“ diye feryat etti şarlatan.
“Eh, elimiz boş dönemeyiz. Biraz sabun alıp hemen dönelim,“ dedi Maomao.
“Hey! Asıl dinlemeyen sizsiniz!“ dedi sabun yapımcısı öfkeyle.
“Dinliyoruz. Kısacası, eğer bu adamın yangını başlatmadığını kanıtlayabilirsek onu bırakacaksınız, değil mi?“ dedi Maomao, hâlâ şarlatanı yakasından tutan adama bakarak.
“Evet, tabii. Ama gerçekten ikna edici olsanız iyi olur.“
“Pekâlâ. Eğer sizi tatmin edecek bir cevap veremezsem, fazlasıyla tazminat alacaksınız. Şuradaki moruktan almanız yeterli.“
“L-Leydi Maomao!“ Stratejistin (yani moruğun) yaveri ağlayacakmış gibi görünüyordu.
Zanaatkârlar yine kendi aralarında mırıldanmaya başladılar. Toplanma kısa sürede bitti.
“Tamam. Ödemeye hazır olun.“
“Elbette. Ama eğer masumsa, bize piyasa fiyatından sabun satacaksınız.“
“Anlaştık.“
“Çok güzel.“ Maomao yanmış kutuya baktı. “Bunu çöp için mi kullanıyordunuz?“ Kutuyu ters çevirdi. Sırılsıklam lifler yelpaze palmiyesinin kabuğundandı. Ayrıca küçük, yuvarlak şeyler de yuvarlanıp düştü.
“Doğru.“
“Yelpaze palmiyesinin kabuğu sabun üretim sürecinin bir parçası mı?“
“Hayır. Palmiyelerden fırça yapıyoruz. Burada yaptığımız tek şey sabun değil.“
Sabun ve fırça. Birlikte kullanılabilecek iki ürün—aynı yerde üretilmeleri yeterince mantıklıydı.
“Yani bu kararmış şeyler, bunlar kızartma artıkları mı?“
“Evet.“
Kızartma artıkları—yani kelimenin tam anlamıyla kızartılan bir şeyden arta kalanlar. Sabun yapmak için çok fazla yağ gerekirdi ve kaynaklar ne kadar bol olursa olsun, günlük tüketim maddesi için insanların kabul edeceği bir fiyata satacaklarsa masrafları düşük tutmanın bir yolunu bulmaları gerekirdi. Ne yapacaklardı?
“Sabunda kullanılmış yağ mı kullanıyordunuz?“
Şehirde kızarmış yiyecek satan pek çok müessese vardı. Malzeme tedarik edecek bir sürü yer.
“Sadece onu değil. Zaten bunun konuyla ne ilgisi var ki?“
“Anlıyorum. Ve hamur artıklarını buraya mı atıyordunuz?“
“Evet.“
Maomao adamlara dikkatle baktı, ardından konumunu kontrol etmek için güneşe bir göz attı. Henüz öğle vakti olmamıştı.
Pek hoş bir davranış değil ama belki burada gerçeği biraz esnetebilirim.
“Bu kızarmış parçaları yağdan mı süzüyorsunuz?“
“Kendin gör. Tam şurada.“ Zanaatkâr ağzına kadar yağ dolu bir tencereyi işaret etti. Yanında, üzerinde bir bez olan tel bir süzgeç vardı.
“Ve bunu yağ hâlâ sıcakken mi yapıyorsunuz?“
Soğuk yağı süzmek daha zordu. Süzgeç muhtemelen sıcak yağın içinden akmasını sağlamak için metal telden yapılmıştı. *Sanırım o bez de pamuklu.*
“Doğru. Gidip yağ hâlâ sıcakken topluyoruz. Bugünlerde bu biraz yarışa dönüştü—diğer sabun yapımcıları da yağ almak için bu bölgeye geliyor.“
Maomao başını salladı ve süzgecin içine baktı. İçinde pek fazla artık yoktu.
“Yani artıkları çöpe mi atıyorsunuz?“ diye sordu.
“Bazen yiyoruz—ama her şeyi yiyemeyeceğimiz kadar çok oluyor.“
“Bu süzgeci dolduracak kadar mı?“
“Bazen. Ama dolmadan önce çöpe atıyoruz.“
Maomao tek kaşını kaldırdı ve yanmış çöp kutusuna baktı. “Bana öyle geliyor ki çöp kutunuz epey uzakta. Onu siz taşımadınız, değil mi?“
Adam duraksadı. “Evet, burada başka bir çöp kutumuz daha var. Ne olmuş ona?“ Süzgecin yanındaki büyük bir kavanoza doğru gitti ve içine baktı. “Hey, bunu kim boşalttı?“
Maomao, tekrar kendi aralarında mırıldanmaya başlayan işçilere döndü.
“Bana yardım edebileceğini düşünüyor musun genç hanım?!“ diye yalvardı şarlatan, ona kederli bir ifadeyle bakarak. Maomao, o ucube stratejistin tekrar araya gireceğinden korkarak kendini hazırladı ama adam hiçbir şey yapmadı. Şaşkınlıkla o tarafa baktığında onu sabun yapımcılarını izlerken buldu. Ara sıra onlara çok yaklaşıyor, dikkatle inceliyor ve kaçınılmaz olarak küçümseyen bir bakışla geri çevriliyordu. Yaveri ise bir ileri bir geri koşturup özür diliyordu. Onun yerinde olmak hiç kolay olmamalıydı.
Neden bu kadar yakından bakıyor ki? Bir yüzü diğerinden ayırt edemez. Stratejist insanların yüzlerine karşı duyarsızdı, bu da kendi ailesi dışındaki herkese bu kadar kayıtsız davranmasının nedenlerinden biriydi. Bu durum Maomao’nun onun neden bu insanlara dik dik baktığını merak etmesine neden oldu ama sormaya cesaret edemedi. Asıl soru, ben ne yapacağım?
Şarlatanın masumiyetini kanıtlamak için ihtiyacı olan çoğu şeye sahipti ama önceden bir şey hazırlarsa açıklaması daha da güçlenecekti.
“Bayan Chue! Bayan Chue!“
“Bayan Maomao! Bayan Maomao! Ne istiyorsunuz?“
Maomao, Chue’ye fısıldadı. Chue’nin küçük gözleri kocaman açıldı; sonra “Anlaşıldı!“ dedi ve koşarak uzaklaştı. Geri dönmesi biraz zaman alacaktı. Maomao adamların ruh hâlini gözlemleyip doğru anı kollamak zorundaydı.
“Affedersiniz. Sanırım yangının nasıl başladığını açıklayabilirim. Buraya gelir misiniz lütfen?“ dedi kendi aralarında konuşan zanaatkârlara.
“Öyle mi? Duymak için sabırsızlanıyorum.“
“Umarım iyi bir hikâyen vardır.“
“Olduğuna inanıyorum. Yangın çıkarılmadı; kendiliğinden başladı. Bu yüzden bu adam masum.“ Maomao şarlatanın omzunu sıvazladı.
“G-Genç hanım!“ Şarlatan şiddetle titreyerek ona baktı.
“Bir sorun mu var, Başhekim Efendi?“ diye sordu.
“Senin sözüne asla öylece inanmazlar! Bize nasıl ters ters baktıklarına bir bak!“ Adamlar gerçekten de ziyaretçilere korkutucu bakışlar atıyorlardı.
“Evet, teşekkürler. Anlıyorum. Yangının kendiliğinden başladığına dair sözüme inanmazsınız herhalde?“
“Kesinlikle inanmayız. Bu yangın nasıl başladı? Sırf ödeme yapmak istemiyorsun diye bize yalan söylemeye kalkma!“
“Asla öyle bir şey değil, sizi temin ederim. Bütün o atılmış kızartma artıkları—yangınınızın kaynağı onlar.“ Maomao süzgeçten birkaç artık parçası aldı. “Aynı yerde bir sürü kızarmış parçanız var. İçlerinde ısıyı tutarlar ve potansiyel olarak alev alabilirler. Tıpkı yanlarındaki yağa bulanmış paçavralar gibi.“
“Alev almak mı? Kendi kendilerine mi? Hayatımda bu kadar aptalca bir şey duymadım.“
“Olabilir. Bakın.“
Chue, kollarında neredeyse kızartma artıklarıyla dolup taşan büyük bir tencereyle koşa koşa geri döndü. “Bayan Maomao, buldum!“
“Çok teşekkür ederim, Bayan Chue.“
Maomao, Chue’yi olabildiğince çabuk kızartma artığı toplaması için göndermişti.
“Sence bunu masraf olarak gösterebilir miyiz? Etrafta yeterince yoktu, o yüzden benim için daha fazla yapmaları için yalvarmak zorunda kaldım. Hiç de ucuz değildi, sana söyleyeyim!“
“Lütfen şuradaki iyi kalpli yavere sorun,“ dedi Maomao. Bunun parasını o ödemeyecekti. Bunun yerine her şeyi o ucube stratejistin adamına bıraktı; adam efendisinin kontrolden çıkmasını engellemek için ara sıra ona atıştırmalıklar veriyordu. Stratejist kızarmış bir şeyler atıştırıyor ve hâlâ dikkatle sabun yapımcılarına bakıyordu. Normalde diğer insanlarla hiç ilgilenmeyen bir adam için bu son derece sıra dışı bir durumdu.
“Pekâlâ, artık yığınını görüyorsunuz. Onu öylece burada bırakırsam ne olacağını düşünüyorsunuz?“
Sabun yapımcısı başını iki yana salladı. “Alev alacağını mı söylemeye çalışıyorsun? Şaka senin üzerinde patlayacak. Sadece soğuyacak!“
“Bundan emin misiniz?“ Maomao ona sinsi sinsi baktı, ardından artıkları çöp kutusu görevi gören kavanoza koydu.
Bir an geçti.
“Gördün mü? Hiçbir şey olmuyor.“
“Sadece bekleyin.“
Maomao, yapay çiçekler çıkarıp onlarla oynamaya başlayan Chue’ye bir göz attı.
“Hey, şey, küçük hanım? Bundan emin misin?“ Lihaku da pek ikna olmuş görünmüyordu. Patlayan bir kutu yüzünden saçlarının kavrulmasından sağ kurtulmuş bir adama yakışır şekilde çöp kutusundan uzak duruyordu.
“Biraz daha bekleyin,“ dedi Maomao.
“Beklemeyi boş ver! Bu zaman kaybı! Ben işime dönüyorum,“ dedi zanaatkârlardan biri. Gitmek için arkasını döndü—ve işte o an fark ettiler: Belirgin bir yanık kokusu eşliğinde sıcak bir hava. Kavanozdan duman çıkıyordu.
“Bu gerçek mi?“ diye sordu zanaatkârlardan biri, bakmak için aceleyle yanına giderek.
“Bir dakika, o şeye yaklaşmak güvenli mi?“ diye sordu bir diğeri.
“Patlamayacak. En azından ben öyle sanıyorum,“ dedi Maomao, kendisi de kavanoza doğru yürüyerek. Henüz alev göremiyordu ama yakında çıkmasını bekliyordu. “İşte karşınızda: Kızartma artıklarının kendiliğinden yanması. Artık bunun yangınınızın nedeni olabileceğini çok rahat görebiliyor musunuz?“
“Ş-Şimdi, bir dakika bekle! Eğer yangın çıkması bu kadar kolaysa, neden daha önce hiç çıkmadı? Onlarca yıldır burada bu işi yapıyoruz ve bu sadece ikinci yangınımız!“
“Her zaman büyük miktarlarda sıcak artığı çöpe atar mıydınız?“
“Hayır... Hayır, sadece son zamanlarda. Bunu yapmaya başlayalı çok olmadı.“
Maomao adamın, malzemeleri almak için diğer sabun yapımcılarıyla rekabet içinde olduklarını söylediğini hatırladı. Bu, tehlikeli olmasına rağmen birini sıcak yağ toplamaya ve beraberinde gelen sıcak artıkları öylece çöpe atmaya pekâlâ teşvik edebilirdi.
Maomao büyük kavanoza baktı ve ’’Yağı hâlâ sıcakken toplamak riskli bir iş’’, diye düşündü. “Anladığım kadarıyla bana hâlâ inanmıyorsunuz ama kendi gözlerinizden şüphe edemezsiniz. Yangın kendiliğinden başladı,“ dedi.
Sabun yapımcısı sessizdi ve Maomao’nun dediği gibi açıkça inanmamıştı. Adil olmak gerekirse, Maomao da bunu ilk duyduğunda doğru olabileceğini düşünmemişti. Bu yüzden bir deney yapmıştı.
Gerçi bugün, kendi lehine hile yapmıştı—özellikle iki şekilde. Normalde artıkların alev alması daha uzun sürerdi, bunu daha önce kendisi denediği için biliyordu. O gün gerçekten çok beklemiştim.
Kızarmış yiyecek artıkları değil, son derece yanıcı tütsü yağına bulanmış eski paçavralar kullanmıştı. Sadece birkaç tanesiyle hiçbir şey olmamıştı, bu yüzden ısıyı hapsetmeye başlayana kadar üzerlerine daha fazlasını yığmıştı. Yine de yangın çıkmamıştı; o kadar uzun süre beklemişti ki uykuya dalmıştı. Ancak o zaman alev almışlardı. Biri üzerine su döktüğünde uyanmıştı, neyse ki yanmadan önce.
Yangının gerçekten başladığını görmeyi çok isterdim.
Kendi gözleriyle teyit edebilmek için tekrar denemeyi ummuştu ama kendisine öfkeyle bu alanda başka deney yapılmayacağı bildirilmişti.
Bu durumda, zanaatkârların çok fazla beklemeye tahammül etmesi pek olası görünmüyordu, bu yüzden Chue’ye küçük bir numara yaptırmıştı: Bol miktarda artığın yanı sıra, ondan bir miktar kor bulmasını istemişti. El çabukluğu yeteneğiyle Chue onu kolayca Maomao’ya vermiş, o da artıkları kavanoza boşaltırken gizlice onu da içine dâhil etmişti.
Tuttuğuna sevindim. Bu mütevazı numaradan gurur duymuyordu ama pek bir seçeneği de yoktu.
Kendine sağladığı ikinci avantaja gelince—eh, ilk yangının nedeninin anlattığı şey olduğundan oldukça emindi. Ama ikincisi, şarlatan orada dururken başlayan yangın, onu açıklamak daha zordu.
İmkânsız değil ama pek olası da değil.
Alev alan çöp kutusu palmiye yaprakları ve kızartma artıklarıyla doluydu—ama kendiliğinden yanmaya yetecek kadar çok değillerdi. Maomao’nun deneyi kızartma artıkları değil paçavralar içeriyordu, bu yüzden tam olarak aynı şey değildi ama ona göre alev almaları için daha sıcak bir ortama ihtiyaçları olacağı açıktı.
Soru: Bunları çöpe atmak için neden ahşap bir sandık kullansınlar?
Luomen hiç şüphesiz onu kanıtlayamayacağı şeyleri söylememesi konusunda uyarırdı.
Maomao hâlâ bunu düşünürken, o ucube stratejist aniden zanaatkârları incelemeyi bırakıp harekete geçti. Belki de yiyecek kızarmış atıştırmalığı kalmamıştı.
“Bana bir şey söyleyin! Bunu neden bu kadar çok başkasının üzerine yıkmaya çalışıyorsunuz?“ diye hesap sordu stratejist.
“Anlamadım?“ dedi adamlardan biri, kafası karışmış bir hâlde. Stratejist hiçbir zaman pek mantıklı konuşmazdı ama bu kadarı fazlaydı.
“Şey, Efendi Lakan burada birinin yalan söylediğini ve gerçek suçlunun o kişi olduğunu söylüyor,“ dedi yaver, yardımcı olmak için tercüme ederek.
“K-Kim? Kim böyle bir şey yapar?“ diye sordu şarlatan, yalvaran gözlerle Lakan’a bakarak.
“Şu grubun tam kenarındaki siyah Go taşı.“ “Go taşları, öhöm, Efendi Lakan’ın yüzlerini ayırt edemediği insanları görme şeklidir.“ Stratejistin yaveri olmak kolay değildi. Muhtemelen bugün herkesten daha çok çalışmıştı—ve
Maomao onun adını bile bilmiyordu.
“Öyle mi? Yalan söylediğimi mi düşünüyorsun? Buna dair bir kanıtın var mı?“ diye çıkıştı Lakan’ın siyah bir Go taşı olarak tanımladığı adam.
“Gözlerini kırpıştırıyorsun. Kalbin gümbür gümbür atıyor—neredeyse duyabiliyorum. Ve ter kokuyorsun.“
“A-Affedersiniz. Bu konuda ne diyeceğimi bilemiyorum...“ Yaver bile ne yapacağını şaşırmıştı.
İnsanlar yalan söylerken daha çok göz kırparlar ve kalp atış hızları artar. Bazen terlemeye başlarlar.
Li sarayında dolaşan popüler bir söylentiye göre, stratejistin huzurunda yalan söyleyemezdiniz. Tam da sadece saf içgüdülerine dayanarak çılgınca açıklamalar yaptığı düşünüldüğü anda, Maomao aslında onun bu deliliğinin ardında bir yöntem olduğunu keşfetti.
Babamın söylediğini hatırlıyorum... O ucube stratejist insanların yüzlerini birbirinden ayırt edemiyor olabilirdi ama yüzün kısımlarını seçebiliyordu. Gözleri ya da burunları görebiliyordu, sadece onun için bunlar bir insan yüzü oluşturacak şekilde bir araya gelmiyordu. Bunun yerine, yabancıları birbirinden ayırmak için başka yolları vardı. Sesleri, hareketleri, kendilerine has kokuları. Bulabileceğiniz en keskin gözlemci olabilirdi.
Sadece bizim pek işimize yaramıyor çünkü genelde diğer insanları zerre kadar umursamıyor.
Hayır, bu pek doğru değildi—işinde bu kesinlikle işe yarıyordu. Bu işe yaramaz moruk, yetenek konusunda herkesten daha iyi bir yargıçtı.
“Hey, benim hakkımda böyle konuşamazsın!“
“Hayır, hayır, kokusunu alabiliyorum. Duman. Tütün. Sabun kokuları—bal, aromatik yapraklar—neredeyse üzerini örtüyor ama birkaç dakika öncesine kadar sigara içiyordun, değil mi?“ dedi tek gözlüklü yaşlı adam. Diğer sabun yapımcıları anında yeni şüpheliye baktılar.
“Hey! Bıraktığını söylemiştin!“
“Sana yağın etrafında sigara içmemeni söylemiştik. Sakın bana bunu burada yaptığını söyleme!“
Diğerleri suçlanan adamın etrafını sardı ve kısa süre sonra cübbesinde tütün yaprakları bulundu.
Tütün ateşi! Bu kesinlikle bu yangının nasıl başladığını açıklardı. Bir nefes çekmek için fırsat kollayan adam, diğerlerinin onu göremeyeceği bir yerde sigara içmek için çöpü çıkaracağını bahane etmişti. O çöpün içinde yapraklar ve artıklar vardı. Lifli yapraklar kolayca alev alabilirdi ve artıklar da zaten yağdan farksızdı. Üzerlerine tütün külleri atıldığında...
Yangın hemen başlamazdı. Önce tütmeye başlar ve ancak ondan sonra alev alırdı—tam da şarlatan doktorun oradan geçtiği sırada. O ucube stratejist muhtemelen sigara içen kişinin yalan söylediğini tam olarak tespit edebilmişti çünkü adam içten içe yangını başlatanın kendi tütünü olduğundan şüpheleniyordu.
Diğer işçiler adamın tütün yapraklarını kanıt olarak kabul etmiş gibi görünüyorlardı; etrafını sarmış ve ona ağızlarının payını veriyorlardı.
“Öhöm, şey, çok teşekkür ederim. Beni kurtardınız,“ dedi şarlatan doktor, buruşmuş kıyafetinin önünü düzelterek.
“Harika, değil mi? Belki de Bayan Chue’ye bir mercan saç tokası alarak teşekkür edebilirsiniz,“ dedi Chue, fırsatları asla kaçırmayan biri olarak.
Maomao bağıran adamların yanına gitti. “Affedersiniz,“ dedi. Şarlatanın masumiyetini kanıtlayabildiği için mutluydu ama yapması gereken bir şey daha vardı. “Biraz sabun istiyorum lütfen.“
Bu ayak işi tam bir çileye dönüşmüştü ve o sadece bir an önce bitirip kurtulmak istiyordu.
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.