Yukarı Çık




43   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   45 

           
Bölüm 44 - Cassie’nin Rüyası
— Çeviri: Raban—

Sunny’nin vücudundaki her kas ağrıyordu. Kızların yanına yürüdü ve kendini yere bıraktı. Nefesini toparlarken Cassie’ye baktı.

“Cassie? Daha iyi misin?”

Birkaç saniye sonra kör kız yavaşça başını salladı.

‘Oh, bu iyi haber.’

Biraz kıpırdandı, tereddüt etti. Cassie hâlâ pek iyi görünmüyordu. Yüzü solgundu, bakışları donuk ve dalgındı. En azından bedeni artık titremiyordu. Sunny insanlarla konuşmakta pek iyi değildi, hele de birini teskin etmek söz konusu olduğunda. Ne söyleyeceğini hiç bilemiyordu.

Bakışlarını Nephis’e çevirdi ve derin bir iç çekti. Sonrada kendine acı acı güldü. 

‘Kimin aklına gelirdi ki bir gün etraftaki en sosyal insan ben olacağım? Sanırım hayat böyle…’

“Biraz su alabilir miyim?”

Cassie ona dönüp kaşlarını çattı, sorudan kafası karışmış gibiydi. Sonra birden irkildi, gözleri büyüdü.

“Ah! Özür dilerim, tabii… hemen.”

Sonsuz su şişesini çağırıp Sunny’ye uzattı. Sunny minnetle gülümsedi, birkaç büyük yudum aldıktan sonra şişeyi Nephis’e verdi. Sonunda su şişesi Cassie’ye geri döndü.

“Sen de biraz iç.”

Cassie içtikten sonra Sunny garip bir şekilde omzuna dokundu.

“Artık her şey yolunda gibi görünüyor. Şey… başka bir kehanet mi gördün? İstersen anlatabilirsin.”

Cassie bir süre sessiz kaldı, sonra kısık bir sesle konuştu:

“Bilmiyorum. Belki sadece bir kâbustu.”

Sunny ve Nephis birbilerine kısa bir bakış attılar. İkisi de Cassie’nin gördüğü şeyin basit bir kâbus olduğuna pek inanmıyordu. Ne de olsa insanlar genelde Rüya Diyarı’nda rüya görmezdi. Kör kız devam etti:

“Pek net hatırlamıyorum. Her şey parçalı ve bulanık.”

Sunny onu fazla zorlamadan konuşmaya teşvik etmek istedi.

“Hatırladığın kadarıyla anlat. Belki birlikte bir anlam çıkarabiliriz.”

Cassie derin bir nefes aldı ve yavaşça başını salladı. Uzun bir sessizliğin ardından konuşacak cesareti buldu:

“İlk önce… yedi mühürün ardına kapatılmış sonsuz bir karanlık gördüm. Karanlığın içinde akıl almaz bir şey çalkalanıyordu. Ona doğrudan bakarsam aklımı yitirecekmişim gibi hissettim. Korku içindeydim ne yapacağımı bilemiyordum. Sonra mühürler birer birer kırılmaya başladı, ta ki geriye son bir tane kalana dek. Ve o da kırıldı.”

Kızın bedeni titremeye başladı.

“Sonra… bilemiyorum. Zihnim binlerce parçaya ayrılmış gibiydi. Her bir parça farklı bir imgeyi yansıtıyordu. Çoğu karanlık ve korkutucuydu. Bazılarını çoktan unuttum. Diğerleriyse…”

Cassie sustu. Hatırladığı şeyleri dile getirmeye zorlanıyor gibiydi.

“Yine o insan kalesini gördüm. Ama bu sefer geceydi. Karanlık gökyüzünde yalnız bir yıldız parlıyordu. Yıldızın parlak ışığı altında insan kalesi birdenbire alevler içinde kaldı, salonlarından kan nehirleri akıyordu. Altın zırhlı bir ceset tahtta oturuyordu; bronz mızraklı bir kadın, canavarlardan oluşan bir selde boğuluyordu; bir okçuysa düşen gökyüzünü oklarıyla delmeye çalışıyordu.”

Sonunda başını kaldırdı; yüzü dehşet içindeydi.

“Ve en sonunda… devasa, korkunç bir kule gördüm. Kızıl bir kule. Kulenin dibinde yedi kopmuş kafa, yedi kilidi koruyordu. Kulenin zirvesindeyse… ölmekte olan bir melek aç gözlü gölgeler tarafından yutuluyordu. Meleğin acı çektiğini, kanadığını gördüğümde… sanki kelimelerle tarif edilemeyecek kadar değerli bir şey benden koparılmış gibi hissettim.”

Sesi kısılıp neredeyse fısıltıya dönüştü.

“Sonra öyle bir keder, öyle bir acı ve öyle bir öfke hissettim ki, zihnimde kalan son parça bile yok oldu. Sanırım bu şekilde uyandım…”

Nephis ve Sunny uzun süre sessiz kaldılar. Cassie’nin anlattıklarını anlamlandırmaya çalışıyorlardı. Nephis’in bir fikri varsa bile belli etmedi. Sunny ise tamamen kaybolmuş gibiydi. Bu kehanetteki gizli anlamı çözmeye nereden başlayacağını bile bilmiyordu — eğer gerçekten bir anlamı varsa.

Cassie’nin daha önceki vizyonu — insan kalesi hakkında olan — oldukça netti. Kalenin yerini, hatta yönünü bile belli etmişti. Ama bu seferki rüya dağınık, tuhaf sembollerle ve belirsiz imgelerle doluydu. Yönelim Yeteneği’yle görülen bir kehanet değil de, daha çok sahtekâr bir kâhinin saçma sapan kehanetleri gibiydi.

Sonunda Sunny iç çekti.

“Belki de gerçekten sadece bir kâbustu. Önceki kehanetlerin böyle değildi, değil mi?”

Cassie sessizce başını salladı.

Sunny başının arkasını kaşıdı.

“Eh… insanlar genelde Rüya Diyarı’nda rüya görmez ama sen görüyorsun. Belki de ara sıra rastgele bir kâbus görmek yeteneğinin yan etkisidir.”

Kör kız ona döndü, yüzünde belli belirsiz bir rahatlama ifadesi vardı.

“Gerçekten öyle mi düşünüyorsun?”

Sunny bir an duraksadı, sonra kelimelerini dikkatle seçti.

“Neden olmasın? Bu da bir ihtimal.”

Ama içten içe huzursuzdu.

‘Ölmekte olan bir melek gölgeler tarafından yutuluyor… neden bu kadar uğursuz geliyor? Gelecekte meleklerden uzak durmalıyım. Tanrım, hayatım ne hâle geldi böyle. Bu cümle bile kulağa artık deli saçması gibi gelmiyor…’

Ve yeni bir gün başlıyordu.


***


Bir süre sonra, taş platformun batı kenarında oturmuş, aşağıdaki Kıskaçlı Avcıları izliyorlardı. Sunny’nin gölgesi, bir sonraki yüksek noktaya giden yolu keşfetmekle meşguldü.

“Her zaman bu kadar çok mu vardı?”

Sunny, Nephis’e baktı ve başını iki yana salladı.

“Hayır, çok daha fazlaydılar. Şimdi neredeyse leşi bitirmek üzereler. Akşam olmadan biter gibi.”

Yani, yarına kadar bu yaratıkların hepsi labirentte dolaşıyor olacak ve üç Uyuyan’ın ilerlemesini oldukça zorlaştıracaktı. En iyisi bugün ayrılıp avcılar ziyafetini tamamlamadan mesafeyi açmaktı.

Ama yolu önceden keşfetmeden ilerlemek, güvenli bölgeye zamanında ulaşamama riskini de beraberinde getiriyordu. İki seçenek de tehlikeliydi.

Nephis kaşlarını çattı, sanki aynı şeyleri düşünüyor gibiydi.

Bir süre sonra konuştu:

“Cassie’nin bu heykelin yanında bir gece daha geçirmesini istemiyorum. Hadi şimdi gidelim.”

Sunny bir süre düşündü, sonra kendi fikrini söylemek için ağzını açtı. Ancak konuşamadan aşağıda ani bir kargaşa koptu.

Kaybolan denizin dibinde, kızıl mercan yığınlarının arasında, devasa köpek balığına benzeyen canavar leşi — daha doğrusu ondan geriye kalanlar — neredeyse tamamen bitmişti. Beyaz kemiklerinin arasında, çamurun içinde bir şeyler parlıyordu.

İki devasa, ışıldayan kristal.

Sunny’nin gözleri büyüdü.

“Onlar…?”

“Evet. İki Üstün Ruh Çekirdeği’nin Ruh Parçacığı.”

Üstün… İkisi birden…

Sunny’i bir anda, hem açgözlülük hem de korku kapladı. Açgözlülük, Üstün Ruh Parçacıkları’nın ne kadar nadir ve değerli olduğunu bildiğinden; korku ise, dev köpek balığının Yozlaşmış bir Şeytan olduğunun anlaşılmasından.

Yozlaşmış Şeytan, bir Aziz veya çok sayıda Uyanmış tarafından durdurulmazsa, bir şehri yok edebilecek kadar tehlikeliydi. Sunny, o ilk gecede sandığından çok daha büyük bir ölüm tehlikesi atlattığını geç de olsa fark etmişti.

“Eee ne yapıyoruz…?”

“Bekle ve dinle.”

Nephis’e baktı ve ardından Avcıların zor duyulan uğultusunu dinledi.

Bir süre sonra, bu uğultularda bir uyumsuzluk fark etti.

Nephis birden gerildi.

“İşte, orada.”

Labirentin o tarafı işaret etti. Dikkatle bakınca, Sunny geniş bir aralıktan iki devasa gölgenin çıktığını fark etti.

Bir saniye sonra, o gölgelerin sahibi yaratıklar belirdi. Sunny yutkundu.

‘Lanet olsun.’

Yaratıklar Avcılara benziyordu, ama farklıydılar. Öncelikle, çok daha büyüktüler; üç metreden daha uzundular ve etraflarına tepeden bakıyorlardı. Kabukları daha kalın görünüyordu. Koyu siyah ve kırmızı renkteydi, sanki kana bulanmış kadim bir zırh gibiydi. Kabuklarının üzerinde rastgele bir şekilde keskin dikenler vardı, her hareketlerini daha da tehlikeli gösteriyordu.

Üstelik, üst kolları ağır kıskaçlar yerine uzun, kavisli, ürkütücü kemik oraklarla son buluyordu.

Sunny’nin sırtından aşağı soğuk terler aktı.

“Bunlar ne böyle?”

Nephis başını eğdi.

“Sanırım… Canavarlar.

Bir Ruh Çekirdeği’ne sahip Kâbus Yaratıkları “Yaratık” olarak adlandırılırdı. Tehlikeli ve güçlüydüler, ama akılsızdılar. Eğer ikinci bir çekirdek geliştirebilirlerse veya öyle doğmuşlarsa, “Canavar” haline geliyorlardı. Canavarlar çok daha yıkıcıydı ve ilkel ve çarpık bir zekâ formuna sahiptiler. Kâbus Yaratıklarının evriminde bir sonraki adım oluyor.

Ve bu ikisi, kıskaçlı avcıların daha büyük, daha ölümcül versiyonları gibi görünüyordu.

Sunny ve Nephis, iki canavarın leşe yaklaşmasını izledi. Avcılar onlardan korkmuştu ve yol açmak için acele ediyorlardı. Yavaş kalanlar acımasızca kenara fırlatılıyor veya kemik oraklarla parçalanıyordu. Çamurun içine mavi kan nehirleri akıyordu.

‘Ne yapıyorlar? Ruh parçacıklarını emmeye mi geldiler?’

Sonunda canavarlar leşe ulaştı. Her biri bir parçayı aldı. Ancak onları emmek yerine, değerli kristalleri alıp götürmeye başladılar. Avcılar da yol verip, küçük acınası gözleriyle parçacıkları izlediler.

Sunny gözlerini kırpıştırdı ve Nephis’e baktı.

“Hâlâ gitmeyi düşünüyor musun?”

Değişen Yıldız kaşlarını çattı ve tereddüt etti. Birkaç saniye sonra:

“Hayır. Yarın.”

Sonra batıya döndü ve uzaklaşan canavarları izledi.

“…Gölgeni o iki canavarın peşinden gönder.”


***

*Raban: Kabus Yaratıklarının ve Uyanmışların rütbeleri için bkz. Bölüm 0

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

43   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   45