Yıkılmış deponun altındaki sığınak, diri diri gömülmüş olmanın hissini taşıyordu.
Hava ağırdı; küf, ıslak beton, ter, korku ve ölümün midede biriken ekşi kokusuyla yoğundu. Dışarıdaki cehennemin boğuk uğultusu, duvarlardan sızıp kemiklere işliyordu. Her havan topu vuruşu, tavanı sarsıyor, yaralıların yüzüne ve yerdeki kan birikintilerine ince bir enkaz tozu serpiyordu.
Etraftaki diğer yüzler... hepsi tanıdıktı ama tükenmişlerdi. Gözlerde umut değil, sadece kayıpların verdiği kör, için için yanan bir öfke kalmıştı. Bu bir sığınak değildi. Bu, Kızıl Yara’nın son kalesinin mezar taşıydı.
Sığınağın ağır demir kapısı, bir tabut kapağı gibi gıcırdayarak kaydı.
İçeri giren siluet, Lider Lyra’ydı, ya da ondan geriye ne kaldıysa. Zırhı şarapnelle delik deşik olmuş, bir omuzu yanık ve erimiş metal yığınına dönmüştü. Yüzü, duman ve kurumuş kanla bir maskeye dönüşmüştü. Ama gözleri... Gözleri, cehennemin ta kendisi gibi yanıyordu.
Sessizlik, bıçak gibi keskindi; sadece yaralıların iniltileri ve damlayan suyun sesi duyuluyordu.
Lyra, kalabalığı ağır ağır süzdü. Gözleri her bir üyesinin üzerinde tek tek gezindi, kayıpları sayar gibiydi.
“Kardeşlerim!“ diye gürledi. Sesi, beton duvarlarda yankılanarak tozu yeniden titretti. “Bugün, tarihimizin en kara günü. Bugün, Kızıl Yara Örgütü neredeyse yok edildi. Doksan ekibimizden geriye... yarısından azı kaldı!“
Kalabalıktan acı dolu bir uğultu yükseldi. Bazıları yüzlerini ellerine gömdü, bazıları sessizce küfretti.
“Dostlarımızı, ailemizi kaybettik!“ Lyra’nın sesi çatladı, ama anında çelikleşti. “Önce Patriot’un, o ’Felaket’ denen ihanetinin kurbanı olduk! Sonra da... bizi bu hale getiren, bizi bu şehre gömmeye çalışan Hükümet’in ateşine kurban verdik!“
Elini kaldırdı ve kalabalık sustu. Sesindeki acı, yerini saf, katıksız bir nefrete bıraktı.
“Bizi bu cehenneme sürükleyen Hükümet, şimdi de bizi bu şehirde fareler gibi avlıyor! Yıllarca laboratuvarlarında bize ’denek’ dediler! Kamplarında bize ’hastalıklı’ dediler! Şimdi de kendi lüks, ısıtmalı sığınaklarında oturup, bizim kül oluşumuzu izleyebileceklerini sandılar!“
Bir an duraksadı, nefesini topladı.
“Ama yanıldılar!“ diye bağırdı. “Çünkü biz, acı çektikçe güçlenenleriz! Onlar bizi avlarken... biz de bir avcı yakaladık.“
Lyra, gölgelerde bekleyen sağ kolu, Renard’a baktı. Renard, örgütün en keskin bıçağıydı; yüzü ifadesiz, varlığı bir hayalet gibi sessiz adam.
“Hükümet’in köpeklerinden biri,“ dedi Lyra, sesi zehir gibi damlıyordu. “Bizi bombalayanlara koordinat veren, gölgelerde saklandığını sanan bir ’izci’.“
Garrick ve Sorina donakaldı. Dehşet içinde birbirlerine baktılar. “Adalet Sarayı,“ buraya gelirken uzak durmaları gereken yerlerden birisiydi
Lyra’nın yüzünde vahşi, çarpık bir gülümseme belirdi. “O ’izci’ aptaldı. Ama acısı... acısı bize çok cömert bir hediye verdi. Değil mi, Renard?“
Lyra, Renard’a döndü. “Onlara komutanıyla nasıl ’konuştuğunu’ göster.“
Renard bir adım öne çıktı. Sığınağın soluk ışığı, yüzündeki alaycı gülümsemeyi aydınlattı. Kendi soğuk, düz sesiyle konuştu: “Komutan Thorne... adamı için çok endişeliydi.“
Aniden, Renard’ın sesi değişti. Boğuldu, tırmalandı, paniğin ve kanın tadıyla doldu. Bu, Riven’ın sesiydi, ama onun en çaresiz, en korkmuş haliyle.
Renard (Riven’ın sesiyle, abartılı bir yalvarışla): “’Komutanım, lütfen! Yerimi buldular, burası cehennem gibi! Ağır yaralılarımız var, onları kaybediyoruz! Acele etmelisiniz, koordinatları veriyorum, bizi çıkarın!’“
Renard durdu. Yüzü tekrar kendi ifadesiz maskesine büründü. “O kadar ’acele etti’ ki...“ diye devam etti normal sesiyle. “Bize her şeyi verdi. O lüks sığınağın savunma kodlarını. Zayıf noktalarını. Ve evet... o değerli ’ağır yaralıların’ tam olarak hangi katta olduğunu bile.“
Sığınağa yayılan sessizliği, yavaş yavaş yükselen bir anlayış ve ardından gelen vahşi bir sevinç dalgası bozdu.
Lyra’nın sesi tekrar sığınağı doldurdu: “İzciyi konuşturmadık!“ diye kükredi. “Renard’ın bu sesi... bu gerçek korkuyu yaratabilmesi için ona ’ilham’ verdik. Ve sonra o ilhamı alıp, komutanını kendi adamının sesiyle kandırdık!“
“Peki o ’ilham kaynağına’ ne oldu?“ dedi Lyra. Sesi tehlikeli bir sakinliğe büründü. “İşimiz bittiğinde...“
Yanındaki adamın uzattığı kanlı, ağır çuvalı eline aldı.
Ve sonra, çuvalı kalabalığın ayaklarının dibine fırlattı.
Çuval açıldı ve içinden bir kafa yuvarlandı. Yüzü, işkenceden tanınmaz haldeydi; acı ve korkunun son anı, donmuş, patlamış gözlerinde kilitli kalmıştı.
Scout Riven’ın (İzci Riven) kopmuş kellesiydi.
Garrick midesindeki safrayı yuttu. Rhys, öfkeyle dişlerini sıktı. Bu, Adalet Sarayı’ndaki sessizliğin kanlı açıklamasıydı.
Lyra, kılıcını çekti. Kılıcın ucu, sığınağın titrek ışığı altında uğursuzca parladı. Hiç tereddüt etmeden, kılıcını Riven’ın kellesinin üzerine sapladı, onu yere mıhladı.
“Hükümet!“ diye kükredi, sesi tavanı titreterek. “O sığınakları, kendi korkaklarını korumak için inşa etti! O beton duvarlar arkasında bizden saklanabileceklerini sandılar! Ama artık o sığınak, yaşamayı hak edenleri koruyacak! O sığınak, bu şehrin gerçek sahiplerini koruyacak! O sığınak... BİZİ KORUYACAK!“
Sığınağın içinden vahşi, hayvani bir zafer çığlığı yükseldi. Kaybın acısı, yerini kana susamış, ilkel bir öfkeye bırakmıştı. Umut ölmüştü, ama intikam dipdiriydi.
Lyra, kana bulanmış kılıcını havaya kaldırdı.
“Şimdi!“ diye bağırdı. “O sığınağı almaya gidiyoruz! HAZIRLANIN! İNTİKAM ZAMANI!“
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.