Yukarı Çık




34   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   36 

           
Kuzey İletişim Hattı Merkezi, artık sadece paramparça olmuş beton ve bükülmüş metalden ibaret bir anıttı. Havan toplarının açtığı derin kraterler, usulca yağan karla dolmaya başlamıştı. Şehirden kalkan zehirli, kimyasal duman, buraya kadar ulaşmış, keskin rüzgârla birleşerek havayı solunamaz bir kabusa çevirmişti.

Yıkıntının tam ortasında, devasa bir iletişim direği, bir meydan okuma gibi hâlâ ayakta duruyordu.

Ve o direğe zincirlenmiş, Kızıl Yara Örgütü’nün amblemlerini taşıyan beş adam vardı.

Can çekişiyorlardı.

Vücutları, kontrol edemedikleri korkunç kasılmalarla sarsılıyor, gözleri yuvalarından fırlamışçasına bakıyor ve ağızlarından kanlı köpükler saçılıyordu. Boğuk, hayvani iniltileri, rüzgârın uğultusu arasında kaybolup gidiyordu.

Aeloria, midesinin asitle yandığını hissetti. Eliyle ağzını kapattı, öğürmesini bastırmaya çalıştı ama bakışlarını direkten çekemedi. Bu, mide bulantısının ötesinde bir şeydi; bu, Pandora’nın lideri olarak tanık olmaya zorlandığı, ancak asla onaylamadığı bir vahşetti. Bunlar Kızıl Yara’nın kayıp devriye ekipleriydi. Sessizce avlanmışlardı.

Ve Pandora’nın kurucularından biri olan ’avcı’, şimdi örgütünün liderinin varlığını ve zımni itirazlarını hiçe sayarak ’eserinin’ başında duruyordu.

Doktor, kollarını göğsünde birleştirmiş, o direğe odaklanmıştı. Maskesinin ardındaki ifadesi, her zamanki gibi okunaksız ve donuktu. Alpha ise biraz geride durmuş, kılıcının kabzasını sabırsızca parmaklarıyla tıklatıyordu. Bu yavaş ve acı dolu ölüm gösterisi onu fena halde sıkmıştı.

Tüm bu kaosun içinde Aeloria’nın zihni, gördüğü dehşet ile Patriot’un (Casian) suçlamaları arasında savruluyordu. Aklından binlerce düşünce geçiyor, hiçbirine odaklanamıyordu.

*Demek Patriot’un bahsettiği ’iğrenç deneyler’ buydu. ’Savaş esirleri laboratuvarlarda kayboluyordu’ demişti... O ’ihanet günü’ dediği şey bu muydu?*

Ama Casian’ın sesinde sadece öfke yoktu; kaybettiği eski bir dostun acısı vardı. Aeloria, yanındaki maskeli adama baktı.

*Doktor... eskiden başka biri miydi? Tüm bu canavarlığın altında, Casian’ın yasını tuttuğu o adam mı vardı?*

Bu düşünce başını döndürdü. Ama sonra acı bir gerçekle irkildi.

*Ne önemi var ki? Ben onu şu anda, yanımdayken bile tanıyamıyorum. Geçmişte farklı biri olsaydı bile, bu maskenin ardındaki gerçeği anlamam imkansız olurdu.*

Titreyen bir cesaret kırıntısıyla, odağını sadece o anki dehşete çevirebildi. Direkteki adamlardan biri son bir kez kasıldı ve bedeni cansızca gevşedi.

“O... o şişelerde ne vardı?“ diye fısıldadı Aeloria, sesindeki titremeyi gizlemeye çalışarak. Gözleri, adamların kollarında duran boş şırıngalara takılmıştı.

Doktor, bakışlarını direkten ayırmadan, “eserini“ izlemeye devam ederek cevapladı: “AB Rh pozitif kan.“

Aeloria donakaldı. “Ne? Kan mı? Neden... neden onlara kan veresin ki?“

Doktor’un kaskı yavaşça ona döndü; cam gözlüklerinin ardındaki ifadesizlik, sorunun kendisinden daha rahatsız ediciydi. Sesi düz ve metalikti; sabırsız bir öğretmenin ders anlatışını andırıyordu.

“Bu ’genel alıcı’, Aeloria. ’Genel verici’ değil. Nüfusun yaklaşık %97’si A, B veya 0 kan grubuna sahiptir. Kalan %3’ü ise AB pozitiftir. Bu adamların o %3’lük şanslı azınlıkta olma ihtimali, diyelim ki, yoktu.“

Doktor, açıklamasını bitirince ona arkasını döndü ve enkazın arasında ağır adımlarla yürümeye başladı. Aeloria, dehşetle açılmış gözleriyle olduğu yerde kalmıştı. Doktor, omzunun üzerinden bile bakmadan, buzlu zeminde adımlarının çıkardığı sesi bastıran rüzgârın içinde dersine devam etti:

“Nüfusun geri kalanına AB pozitif kanı verdiğinde, vücutları onu bir istilacı, bir zehir olarak tanır. Kendi savunma sistemleri, damarlarının içinde topyekûn bir savaş başlatır. Tıpta buna akut hemolitik aglütinasyon denir.“

Doktor, tıbbi terimi, hava durumunu söylermiş gibi bir doğallıkla telaffuz etmişti. Yürümeye devam ediyordu.

“Kırmızı kan hücreleri birbirine yapışır, kümelenir ve patlar. Bu pıhtılar damarları tıkar. Böbrekler iflas eder. Organlar durur. Dakikalar içinde, acı verici ve kaçınılmaz bir sistemik şokla ölürler. Kendi kanları tarafından... içten dışa boğulurlar.“

Aeloria’nın sesi kısıldı. “Ama neden? Sadece... öldürebilirdin. Hızlıca.“

Doktor, birkaç adım ileride duraksadı ve omuz silkti. “Prensip meselesi.“

Alpha’nın sabrı taşmıştı. Sesi bıkkınlıkla doluydu. “Bu iğrenç gösteri için mi durduk, Doktor? Merkezde bekleyen işlerimiz var. Bu leşler zaten soğumaya başlamıştı.“

Doktor’un maskesi yavaşça Alpha’ya döndü. “Hayır, Alpha. ’Ölü’ değillerdi. ’İşe yaramaz’ hale gelmişlerdi. Bu ikisi arasında dağlar kadar fark var. Ölüm bir sanattır. Ve diğer meslektaşlarım... mesleğimin adını lekeliyor.“

Doktor, onlara tekrar arkasını döndü ve yıkıntılar arasında ilerlemeye başladı. “Yürüyoruz. Zamanımız daralıyor.“

Aeloria, bir an daha direkteki cesetlere baktı, sonra midesindeki safrayı yutkunarak, bu canavarın peşinden titreyerek yürüdü. Alpha ise gözlerini devirerek, sıkıntıyla peşlerinden gitti.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

34   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   36