“Ne? Kan Amirali’ni avlamak mı?“ Danitz, gayriihtiyari sağ elini kulağına götürecek gibi oldu. İlk tepkisi, yanlış duyduğunu sanmak olmuştu. Ancak Gehrman Sparrow’un o gizli bir delilik barındıran tebessümü ve kaptanının kaşlarındaki o belirsiz hareketlenme —ki ondan hiç beklenmeyecek bir gariplikti bu— duyduklarının acı bir gerçek olduğunu yüzüne çarptı!
Bu... Bu deli Gehrman Sparrow gerçekten de gözü kara biriydi! Bahsi geçen kişi yedi Korsan Amirali’nden biriydi yahu. Çelik Maveti gibi tiplerle kıyaslanabilecek biri değildi o! Danitz’in göz bebekleri küçüldü, yüreği göğüs kafesini parçalayıp çıkacakmışçasına atmaya başladı.
Kan Amirali Senor’un şahsi kudretini bir kenara bıraksak bile, sırf emrindeki korsanlar bile yeterince ürkütücüydü. Birinci zabiti, üçüncü zabiti ve filodaki her bir geminin kaptanı... Hepsi de tek başlarına koca bir korsan tayfasını çekip çevirebilecek kapasitede adamlardı!
Kan Korsanları tayfasında, Çelik Maveti’nin Bayam’a getirdiği o ekip gibi niceleri vardı hâlâ! Koramiral Kasırga Qilangos, Backlund’da bir sokak köpeği gibi sessiz sedasız geberip gittiğinde, bunun temel sebebi tayfasının yanında olmamasıydı. Ancak Kan Amirali Senor farklıydı. O, amiral gemisinden nadiren ayrılır, adamlarını ise neredeyse hiç yanından ayırmazdı.
Konu dönüp dolaşıp Senor’un şahsi gücüne gelse bile, durum yine de tüyler ürperticiydi. Gizemliydi, tuhaftı ve denizlerde Dört Kral’dan sonra gelen o sayılı güç odaklarından biriydi.
Kaptan bile ondan daha güçlü olduğunu iddia etmeye cesaret edemeyebilirdi...
Bir delinin yüreği, gerçekten de hayal gücümün sınırlarını zorluyor.
Hayır, bu adam korkunun ne demek olduğunu bilmiyor ki!
Bir Korsan Amirali’nin ölmesi ve yerinin değişmesi, Beş Deniz’i yerinden oynatacak, orası kesin!
Danitz’in zihninden düşünceler birbiri ardına şimşek gibi çaktı ama sonunda üzerine tuhaf bir sükûnet çöktü.
Zira Gehrman Sparrow’un da o yedi amiral ile boy ölçüşebilecek kudrette bir canavar olduğunu hatırlamıştı; üstelik arkasında, onu destekleyen gizemli ve dehşet verici bir örgütün olma ihtimali de vardı.
Edwina, birkaç saniyelik sessizliğin ardından konuştu:
“Gül Ekolü’nü biliyor musun?“
Bilmek ne kelime, adamlarını tahtalıköye gönderip Mistik Eşyalarına el koymuşluğum bile var...
Bir dakika yahu, neden kendimi kötü bir adam gibi betimliyorum ki...
Klein gülümsemesini hafifçe sildi ve istifini hiç bozmadan cevap verdi:
“Üyelerini avlamışlığım var.“
Edwina tekrar sessizliğe gömüldü.
Yanı başındaki Danitz’in aklı ise yine çorba olmuştu:
“Koramiral Alacakaranlık’ın filosuyla giriştikleri o büyük muharebeden sonra Senor’un tayfası sırra kadem bastı. Şu an nerede olduklarını bilen yok. Sabırla beklemek gerekecek.“
Bu, teklifi kabul ettiği anlamına mı geliyor?
Klein’ın yüzünde yeniden o tebessüm belirdi.
“Sabır konusunda bir sıkıntım yoktur.“
“Sizinle nasıl irtibat kurabilirim?“
Edwina başını çevirip Danitz’e baktı.
“Nasıl yapılacağını o biliyor.“
Ben mi? Ruh Çağırma Ritüeli mi yani? Bir saniye Kaptan, yoksa bu süre zarfında bu deli Gehrman Sparrow’un peşine takılmam gerektiğini mi kastediyorsunuz?
Hayır! Bu herifin ne zaman keçileri kaçıracağı belli olmaz ki!
Danitz irkilerek kendine geldi ve alelacele atıldı:
“Kaptan, Altın Rüya’dan ayrı kalalı çok uzun zaman oldu. Kaçırdığım derslerin haddi hesabı yok! Bir an önce gemiye dönmek için can atıyorum!“
Gözlerine, bilgiye olan o engin açlığını yerleştirip samimiyetine inandırmak için elinden geleni yaptı.
“Bence yerime başkasını, mesela Demir Deri’yi ya da Fıçı’yı falan alabiliriz...“
Daha cümlesini bitirememişti ki Edwina aniden sağ elini kaldırıp kulağına götürdü.
Korsan Amirali bir adım geri çekilirken eteği hafifçe dalgalandı; ardından silüeti hızla silikleşti ve paramparça ışık huzmelerine dönüşerek kayboldu.
Danitz’in geri kalan sözleri boğazına düğümlenip kaldı.
Gayriihtiyari sağ elini uzatıp bir şeylere tutunmaya çalıştı ama eli, çaresizce yanına düşüverdi.
Roselle’in Rüya Büyüsü mü? İmparator’un mistisizm sahasındaki kudreti de yabana atılır gibi değilmiş hani...
Koramiral Buzdağı’nın tam adı Edwina Edwards idi... Edwards. Bu soyadı, İmparator’un Mahşerin Dört Atlısı’ndan birine ait değil miydi? Yoksa onun soyundan mı geliyordu?
Lakin Koramiral Buzdağı’nın tavırlarına bakılırsa, İmparator’un en büyük kızı Bernadette ile pek bir samimiyeti yoktu. Hatta belki de birbirlerini hiç tanımıyorlardı...
Klein, suratı sirke satan ve tamamen yıkılmış görünen Danitz’e bakıp hafifçe kıkırdadı.
“Belki de bir gün sana ’Bay 10.000 Pound’ diye hitap ederim.“
Eğer sadece bir Seviye 7 olmama rağmen başıma yedi-sekiz bin pound ödül konsaydı, gittiğim her delikte hedef tahtası olurdum... Danitz rüyasında olduğu yere çakılıp kalmıştı; düşündükçe başına ağrılar giriyordu.
***
Akşam çöktüğünde Danitz, yerliler gibi giyinmiş olan Gehrman Sparrow’a şöyle bir baktı.
“Bugün yerel güç odaklarını ziyaret edeceğiz. Orada dişe dokunur bir şeyler bulabiliriz. Heh heh, onların şuna çok ihtiyacı var...“
“...Beyonder malzemelerine, erzağa ve silahlara.“
Danitz bu noktada Gehrman Sparrow’u şöyle bir tepeden tırnağa süzdü. Karşısındaki adamdan daha bilgili olduğu bir konu yakalamak, kırk yılda bir ele geçecek bir fırsattı. Yüzüne yayılan bir gülümsemeyle konuştu:
“Bölgeleri tıklım tıklım yerlilerle doludur. Melezlere bile pek rastlayamazsın orada. Eğer kılık kıyafetinde en ufak bir gariplik sezerlerse anında ifşa olursun.
“Pantolonun ve kahverengi ceketin idare eder ama içine gömlek giyemezsin. Hakiki yerliler Taraba gömleği giyer; bunlar Deniz Ruhu gömleklerini andırır ama ya tamamen mavidir ya da beyaz. Şapka, eşarp ya da buna benzer şeyler de takmazlar.
“Ayrıca senin gibi kabak gibi Loenli olduğu belli olan tipler orada çok ciddi bir ayrımcılığa ve düşmanlığa maruz kalır; tıpkı koyun sürüsüne sızmaya çalışan bir kurt gibi sırıtırsın. Varlığını gizlemene imkân yok...“
Daha sözünü bitirememişti ki Gehrman Sparrow’un başını hafifçe yana eğip kendisine baktığını gördü. Adamın o keskin, derin yüz hatları hızla yumuşayıverdi. Açık renk teni ise bir anda bronz bir renge büründü. Göz açıp kapayıncaya kadar, hiçbir şekilde göze batmayan, halis muhlis bir yerliye dönüşmüştü.
Birkaç saniyelik o derin sessizliğin ardından Danitz, hiçbir şey olmamış gibi kuru kuru güldü.
“Ben de... Benim de kılık değiştirmem lazım tabii.“
Senin kılık değiştirmen mi? Heh...
Klein şapkasını çıkarıp yerine oturdu.
“Hangi yerel fraksiyon bu?“
.Demek Beyonder malzemeleri, erzak ve silah ticareti yapıyorlardı, ha?
“Ehem, basitçe ifade etmek gerekirse, öhöm... Direniş Örgütü.“ Danitz, o an Gehrman Sparrow’un Loen resmî makamlarıyla bir bağlantısı olup olmadığı konusunda şüpheye düşmüştü.
Klein bir anlığına irkildi.
“Direniş mi?“
Danitz eğreti bir şekilde gülümsedi:
“Bağımsızlık diye tutturan, kendi topraklarını yerlilerin yönetmesini isteyen tipler işte. Kampları ya ormanın derinliklerinde ya da denizin ortasındadır. Korsanlarla ve maceracılarla sıkı fıkı iş tutarlar. Tabii arkalarında asıl duranlar Feysac ve Intis’ten gelenler. Savaş Tanrısı ve Ebedi Alevli Güneş’in rahipleri de gizlice buralara gelip duruyor sık sık.“
*Bayam o kadar da sütliman değilmiş demek...*
Krallıktan ayrılıp denizlere açıldıktan sonra Klein, “uluslararası konjonktür“ denen şeyin ne manaya geldiğini nihayet idrak etmişti. Gazete köşelerinde Doğu Balam’daki savaşlar hakkında yazılanları okumaya benzemiyordu bu işler.
Hafifçe başını salladı; bu yerel fraksiyonu ziyaret etme fikrine bir itirazı yoktu.
Gök Mavisi Rüzgâr Hanı’ndan ayrıldıklarında Klein, suratını siyaha boyamış olan Danitz’in peşine takıldı. Sokakları arşınlayarak dosdoğru güneydoğu istikametine yöneldiler.
Cömertlik Şehri’nin sınırlarını geride bıraktıklarında, bambaşka mimari üslupların harmanlandığı bir bölgeye ayak bastılar. Buradaki yapıların zeminleri yükseltilmiş, ahşap kazıklar üzerine oturtulmuştu. Loen mimarisinden devşirme üç-dört katlı binalar...
...tarzı sıra evlerden evrilmiş yapılar yükseliyordu.
Birbirini kesen yollar daracıktı ve pislik götürüyordu; her iki yanda sayısız tezgâh sıralanmıştı. Bu tezgâhlarda envaiçeşit başlık, küpe ve taştan oyulma takılar satılıyordu. Çoğu ya göz alıcı bir kırmızılıktaydı ya da cıvıl cıvıl renklerdeydi.
“Ne tuhaf tipler ama. Parlak renklere bayılıyorlar, tıpkı ormandaki zehirli yılanlar gibi,“ diye fısıldadı Danitz.
Bir Intisli olarak senin de onlardan aşağı kalır yanın yok hani. Altın rengine tapıyorsunuz; tıpkı sonradan görme zenginler gibi lüks ve şatafat düşkünüsünüz... diye geçirdi içinden Klein.
Koyu tenli, bir deri bir kemik kalmış, avurtları çökmüş yerlilerin yanından geçip, başlarının üzerinde çamaşırların kuruduğu ara sokaklara daldılar. Gözlerinin önündeki manzara aniden açılarak yerini küçük bir belediye meydanına bıraktı.
Meydanda, ortadaki havuzun etrafında kümelenmiş bir grup yerli vardı. Kimi diz çökmüş, kimi secde edercesine yere kapanmış, kimi bir şeyler mırıldanıyor, kimi de usulca şarkı söylüyordu. Yüzlerinde dindar bir ifade vardı ama bakışları hissizleşmiş, uyuşmuş gibiydi.
Birilerinin yaklaştığını fark eder etmez apar topar ayağa kalkıp telaşla çevre sokaklara kaçıştılar.
Çevredeki evlerin ikinci, üçüncü ve dördüncü katlarındaki tüm pencereler gürültüyle kapandı ve meydana derin bir sessizlik çöktü.
Ancak Klein’ın ruhsal algısı ona, pencerelerin ardında, ara sokaklarda ve karanlık köşelerde saklanan pek çok insan olduğunu söylüyordu; hepsi de dünyalarına aniden dalan bu yabancıları izliyordu.
Danitz başını öne eğip kısık bir sesle mırıldandı:
“Endişelenme, kendilerini koruma yöntemleri bu.“
“Öyle mi?“ Klein’ın sesinde bariz bir şüphe vardı.
Danitz hafifçe kıkırdadı.
“Burası tam manasıyla sömürgeleşmeden evvel, Rorsted Takımadaları yerlileri Deniz Tanrısı Kalvetua’ya tapardı. Devasa bir deniz yılanı suretinde tezahür eden bu ilahın, tüm adaları koruduğuna; onları depremlerin ve tsunamilerin gazabından sakındığına inanırlardı.
“Şimdilerde bu inanç yasaklandı; Fırtınaların Efendisi Kilisesi de bu sapkınlara karşı bitmek bilmeyen bir savaş yürütüyor. Gece Tanrıçası Kilisesi ile Buhar ve Makine Kilisesi bile burada nüfuzlarını genişletemiyor; topu topu birkaç katedralleri var.
“Lakin işin aslına bakarsan, bin yıl olmasa bile asırlardır kök salmış bir inanç öyle ha deyince sökülüp atılabilir mi? Bayam’da, Mavi Dağ Adası’nda ve Rorsted Denizi’nde hâlâ Deniz Tanrısı’na gönül veren sayısız insan var. Her bir-iki ayda bir, sürüyle insanı toplayıp türlü işkencelerden geçirseler de bu gidişatı yakın zamanda tersine çevirmeleri imkânsız. Direniş Örgütü’nün sırtını dayadığı asıl güç, işte bu Deniz Tanrısı müritleridir.
“Bana kalırsa, Deniz Tanrısı inancının tamamen silinmesi için en az bir yüz yıl daha geçmesi gerek. Tabii bu, araya başka bozguncu unsurların girmemesi şartıyla geçerli.“
Deniz Tanrısı Kalvetua... Sureti devasa bir deniz yılanı demek...
Klein bu duyduklarını zihninde tartarken, Danitz’in peşinden dört katlı bir binaya girdi.
Binanın sağ tarafındaki dar merdivenleri tırmanarak en üst kata çıktılar.
“Nereden?“ İçerideki adam tuhaf bir soruyla karşılık vermişti.
Danitz bir adım geri çekildi.
“Denizden.“
Gıcırrt... Kapı yavaşça aralandı; Klein, kapı eşiğinde çıplak bir kol gördü.
Kola, çivit mavisi renginde, uğursuz ve korkunç görünümlü bir deniz yılanı dövmesi kazınmıştı.
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.