**Bölüm 3: Karlarla kaplı bir dünyada hayatta kalmak (1)**
Evin içindeki sessizliği bozan tek şey, babamın tabancasının mekanizmasını ileri geri çekerken çıkardığı o metalik *çk-çk* sesiydi.
Haluk Reis, bacaklarının üzerine serili üç kat battaniyenin altından çıkardığı elleriyle silahı temizliyordu. Parmak uçları hala hafif morarmıştı ama o eski güvenlikçi titizliği geri gelmişti. Yüzü kireç gibiydi, gözlerinin altı çökmüştü ama bakışları... O bakışlar, pazar sabahı kahvaltıda “Çay koyun“ diyen babamın bakışları değildi artık. Sanki o buzlu yolda ruhunun bir parçasını bırakmış, yerine daha sert, daha soğuk bir şey almıştı.
“Mermileri saydın mı?“ diye sordu, bana bakmadan. Gözü silahın namlusundaydı.
“Saydım baba,“ dedim, elimdeki kamp ocağının kartuşunu sallarken. İçinde ne kadar gaz kaldığını anlamaya çalışıyordum. “İki tam şarjör, bir de namluda var. Toplam 31 tane.“
“Az,“ dedi. “Çok az.“
Annem salonun köşesinde, derme çatma ocağın başında kar eritiyordu. Tencerenin içine dışarıdan, pencere pervazından aldığımız temiz karı doldurmuştu. Kadıncağızın elinde bez, tencerenin kenarına damlayan suyu siliyordu. Kıyamet kopmuş, dünya donmuş, biz belki de son günlerimizi yaşıyorduk ama annem hala mutfak tezgahı kirlenmesin derdindeydi. Bu onun tutunma yoluydu sanırım. O tencerenin kenarını silmezse, aklını kaçıracağını düşünüyordu.
“İrem,“ dedi babam sertçe. “O suyu kaynatma. Sadece ılıt. Gazı boşa harcama.“
Annem irkildi, elindeki bezi bıraktı. “Tamam Haluk, tamam bey. Çocukların içi ısınsın diye...“
“Çocuklar donmuyor şu an,“ dedi babam, sesi itiraz kabul etmez bir tonda. “Ama yarın su bulamazsak, gazımız biterse o zaman donacaklar.“
Pelin, benim yanımda, bacaklarını karnına çekmiş oturuyordu. Gözleri annemle babam arasında gidip geliyordu. Kendini fazlalık gibi hissettiğini biliyordum. Biz bir aileydik, birbirimizin huyunu suyunu bilirdik; babamın sert çıkışlarını, annemin alttan alışlarını... Ama Pelin bu denklemin dışındaydı. Bir kraker alırken bile sanki izin istiyormuş gibi bakıyordu yüzüme.
Elini tuttum. Buz gibiydi. Başparmağımla elinin üzerini okşadım. “İyi misin?“ diye fısıldadım.
“İyiyim,“ dedi ama sesi titriyordu. “Sadece... Annene yük oluyormuşum gibi hissediyorum.“
“Saçmalama,“ dedim. “Bizimkiler seni sever. Sadece şu an herkes can derdinde. Bak, Osman’a bak.“
Osman, salonun diğer ucunda, kucağında bir yığın kitapla oturuyordu. Ama okumuyordu. Kitapların sayfalarını yırtıp top haline getiriyordu. Yakıt hazırlıyordu. Yüzünde o her zamanki şapşal ergen sırıtışı yoktu. Kaşları çatık, dudaklarını kemiriyordu.
“Abi,“ dedi Osman, elindeki Ansiklopedi cildini göstererek. “Bu cilt ’A’ harfi. Afrika’yı anlatıyor. Hani şu sıcak yer.“ Sayfayı buruşturup yığının üzerine attı. “Ironiye bak anasını satayım. Afrika’yı yakıp ısınacağız.“
Babam hafifçe öksürdü. Bu öksürük “Gevezelik etme, işini yap“ demekti. Osman hemen sustu, işine döndü. Evdeki hiyerarşi sessizce yeniden kurulmuştu. Babam komutan, annem lojistik, ben saha sorumlusu, Osman ise ayak işleri ve iş gücüydü. Pelin ise... Pelin henüz yerini bulamamıştı ve bu onu korkutuyordu.
“Stok sayımı yapmamız lazım,“ dedim ayağa kalkarak. Bacaklarım uyuşmuştu. “Baba, sen otur dinlen. Ben mutfağa ve kilere bakacağım. Ne kadar yiyeceğimiz var, kaç gün gider, netleştirelim.“
Babam başıyla onayladı. “Kuru bakliyatları ayır. Suyu en az harcayarak pişireceklerimizi öne al. Ve Alphan...“
Gözlerimin içine baktı. “Porsiyonları düşüreceğiz. Günde iki öğün. O da doymak için değil, ölmemek için.“
Mutfağa geçtim. Buzdolabının kapağını açtım. İçerisi dışarıdan daha sıcaktı ama yine de her şey donmuştu. Yumurtalar çatlamış, süt kutusu şişmişti. Sebzeler taş gibiydi.
Pelin peşimden geldi. “Ben de yardım edeyim,“ dedi fısıldayarak. “Orada oturup babanın bana bakmasından geriliyorum.“
“Babam sana kötü bakmıyor güzelim,“ dedim, donmuş domatesleri tezgaha dizerken. “Adam sadece hayatta kalmaya odaklı. Kafasında kırk tane tilki dolanıyor.“
“Biliyorum ama...“ Pelin eline donmuş bir paket kıyma aldı. “Kendimi işe yaramaz hissediyorum Alphan. Osman bile bir şeyler yapıyor. Ben sadece battaniyenin altında titriyorum.“
Omuzlarından tuttum. Gözlerinin içine baktım. Korku doluydu o kahverengi gözler. “Bak, senin görevin ne biliyor musun? Aklını korumak. Panik yapmamak. Annem dağılmak üzere, babam zaten robot moduna geçti. Osman desen, her an patlamaya hazır bomba. Sen benim sığınağımsın. Sen sağlam durursan ben de dururum. Anladın mı?“
Zoraki gülümsedi. “Tamam. Edebiyat yapma şimdi.“
“Gel şunları sayalım.“
Dolapları talan ettik. Dört paket makarna, iki kilo pirinç, üç paket bulgur, yarım kavanoz salça, biraz zeytinyağı, bir sürü baharat... Ve babamın getirdiği dört konserve ton balığı.
Bir de abur cuburlar vardı. Osman’ın zulasından çıkan cipsler, bisküviler.
“Bir hafta,“ dedim kendi kendime hesap yaparak. “Çok sıkarsak on gün. Ama su sıkıntı. Gaz biterse karı eritemeyiz. Karı eritemezsek susuz kalırız. Susuz kalırsak...“
“Alphan!“ diye bağırdı Osman içeriden. Sesi panik doluydu.
Koşarak salona döndüm. Osman pencerenin kenarındaydı, perdeyi hafifçe aralamıştı.
“Ne var?“
“Aşağıda...“ dedi Osman, yutkunarak. “Biri var. Apartmanın kapısını zorluyor.“
Babam inleyerek doğrulmaya çalıştı. “Silahı ver,“ dedi hırıltıyla.
“Hayır baba, sen kalkma,“ dedim silahı babamın kucağından alarak. Eline dokunduğumda bana engel olmaya çalıştı ama gücü yetmedi. O an fark ettim; babam yaşlanmıştı. Ya da bu iki gün onu on yıl yaşlandırmıştı. Güçlü, yenilmez babam, şimdi battaniyelerin altında titreyen bir ihtiyara dönüşüyordu ve bu canımı yaktı. “Ben bakarım.“
Pencereye yaklaştım. Osman’ı kenara ittim ve aralıktan baktım.
Aşağıda, karın beline kadar geldiği bir adam vardı. Üzerinde yırtık pırtık bir mont, kafasında bir bere. Apartman kapısının camına taşla vuruyordu ama camın üzerindeki buz tabakası yüzünden kıramıyordu.
“Tek kişi mi?“ diye sordu babam arkadan.
“Evet,“ dedim. “Zayıf görünüyor. Sarhoş gibi sallanıyor.“
“Açtır,“ dedi babam duygusuzca. “Ya da donuyordur. İçeri girmek istiyor.“
Babamla göz göze geldik. O karar anı. İnsanlığımızı mı koruyacaktık, yoksa hayatımızı mı?
“Açarsak...“ dedi babam, her kelimeyi tartarak. “Isınmak isteyecek. Yemek isteyecek. Bizim beş kişiye yetecek yemeğimiz on gün sürer. O gelirse yediye düşer. Ayrıca...“ Gözlerini kıstı. “Tek değildir. Gözcüdür belki. O girerse, arkasından başkaları da gelir.“
“Ama adam ölecek,“ dedi Osman. Sesi titriyordu. Vicdanı ile hayatta kalma içgüdüsü arasında sıkışıp kalmıştı çocuk.
“Biz de ölebiliriz Osman,“ dedim sertçe. Perdeyi kapattım.
Aşağıdaki vuruş sesleri devam etti. *Tak... Tak... Tak...*
Sonra sesler yavaşladı. Ve kesildi.
Odanın içine mezar sessizliği çöktü. Hepimiz o sessizliğin ne anlama geldiğini biliyorduk. Aşağıdaki adam pes etmişti. Ya gidiyordu ya da kapının dibine kıvrılıp son uykusuna dalacaktı.
Pelin yüzünü ellerine gömdü. Annem sessizce dualar okumaya başladı.
Babam ise bana baktı. Gözlerinde garip bir ifade vardı. Onaylama mı? Yoksa oğlunun bir canavara dönüşmesini izlemenin hüznü mü?
Silahı belime soktum. Metalin soğukluğu tenimi yaktı. Kaptan falan hissetmiyordum. Sadece katil gibi hissediyordum. Ama babam haklıydı. Bu gemide sadece beş kişilik yer vardı.
“Hadi,“ dedim konuyu değiştirmek için, sesimin titrememesine özen göstererek. “Şu mobilyaları parçalayalım. Gece uzun olacak, ateş lazım.“
Babamın her zaman üzerine titrediği, “Ayakkabıyla basmayın“ dediği o pahalı ceviz orta sehpayı ters çevirdim. Osman elindeki çekici bana uzattı.
İlk darbeyi vurdum. Sehpanın ayağı kırıldı. O ses, eski hayatımızın, o medeni, kurallı, güvenli hayatımızın kırılma sesiydi sanki.
Artık kural yoktu. Artık sadece buz ve kan vardı. Ve biz, ailemizi korumak için ikisine de bulanmaya hazırdık.
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.