Yukarı Çık




100   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   102 

           
101.Bölüm: 20.Kısım – Sellerin Felaketi (4)


Deniz Ejderhalarının Kraliçesi suyu yararak yaklaştı. Aerodinamik gövdesi görkem saçıyor, Han Nehri geçişiyle kabarıp dalgalanıyordu. Korkuya kapılan enkarnasyonlar kıyıdan kaçıştı.

   “Aaa! O şey de ne?!”

Onunla göz göze gelmek bile insana bir ihtişam duygusu veriyordu. Bir türün hükümdarının karşısında duruyordum. İşte Shin Yoosung ve Lee Gilyoung’un ne kadar olağanüstü olduklarını en çok böyle anlarda anlıyordum.

   “Diz çök.”

Kraliçe emrimi umursamadı; bıyıklarındaki suyu silker gibi salladı, sanki hiç ilgilenmiyormuş gibiydi.

Beklendiği gibi, aynı yeteneğe sahip olmak her zaman aynı etkiyi garanti etmiyordu. Lycaon’un ‘Rüzgârın Yolu’ yeteneğini ödünç aldığım zamanı hatırladım. O zaman da benzer bir his yaşamıştım. Başka çarem olmadığı için yaratığa yaklaştım ve pullarına tırmanmaya başladım.

Kraliçe, dokunuşumu reddedercesine tüm vücudunu şiddetle sarstı. Şimdilik sınırım buydu. Açıkçası, Kraliçe ile senkronize olmak bile beynimin ön loblarını yakıp geçiyormuş gibi hissettiriyordu.

Sersemlemiş enkarnasyonları umursamadan konuştum.

   “Hadi gidelim.”

Kraliçe çırpınmaya başladı. Benimle oynar gibi, derinliklerle yüzey arasında gidip geliyor, nefes alma çabalarımı umursamıyordu.

   “Pfft!”

Suya batmış bir fare gibi sarkarken yuttuğum suyu öksürerek çıkardım.

   “Lanet olsun…”

Groooaarr!

Sanki eğleniyorlarmış gibi, etraftaki deniz ejderhaları bana doğru bir koro halinde kükredi.

   [Takımyıldızı ‘Altın Başlığın Esiri’, kıkırdıyor.]

Kontrolüm çok zayıf olsa da, Kraliçe yavaş yavaş istediğim yöne doğru ilerliyordu.

Yongsan Bölgesi’nin güneybatısı.

Orada, Han Nehri bölgesindeki nadir adalardan biri olan Nodeul Adası bulunuyordu. Hatırladığım kadarıyla, ‘Sellerin Felaketi’nin çatlaması için en muhtemel yer orasıydı.

   「Beşinci felaket, Han Nehri üzerindeki yapay bir adada ortaya çıkmıştı.」

Hayatta Kalma’nın Üç Yolu, zaman çizelgesini hiçbir zaman açıkça belirtmemişti; bu yüzden hikâyenin tam olarak hangi yılda geçtiğinden emin değildim. Kendi zamanımın yakınlarında olduğunu varsayıyordum ama on yıldan uzun süre serileştirildiği için teknolojik gelişmelerle çelişkiler oluşması kaçınılmazdı. Bu yüzden Hayatta Kalma’nın Üç Yolu modern cihazlardan nadiren bahseder, mekânları da çoğu zaman özellikle belirtmezdi.

Bu da öyle bir durumdu.

    ‘Han Nehri üzerindeki yapay bir ada’…

Bu ne anlama geliyordu ki?

Bu belirsizliğe rağmen, tarifler ve meteoritin büyüklüğüne bakarak bunun Nodeul Adası olduğunu saptamıştım.

Şlakk!

Kraliçe’nin aniden durması düşüncelerimi böldü.

Adanın üzerine yuvarlanarak, hiç de nazik olmayan bir şekilde kıyıya fırlatıldım. Kraliçe bana kısa bir bakış attıktan sonra Han Nehri’nin sularına geri karışarak kayboldu.

Duygusuz şey.

   [Özel yetenek ‘Yer İmi’ devre dışı bırakıldı.]

   “Blergh!”

Yol boyunca yuttuğum nehir suyunu kusarken başım dönmeye başladı. Felaket başlamadan önce bile Nodeul Adası’na hiç gelmemiştim. Adanın sakin ağaçları, dünyadan kopuk, tuhaf derecede ürkütücü bir his veriyordu…

Deniz ejderhaları çekilince, nehrin karşı kıyısındaki enkarnasyonlar karşıya geçmeye hazırlanmaya başladı. Bazıları çoktan hava yoluyla gelmişti. Bir ağacın arkasına gizlenip onları izledim.

   “Nerede? Buraya geldiğine eminim!”

Şimdiden bu kadar çok kişinin ‘Uçuş Manevrası’ öğrenmiş olması hayret vericiydi. Regresör olmamalarına rağmen ürkütücü bir hızla uyum sağlıyorlardı. Beş ya da altı adam Nodeul Adası’na hafifçe iniş yapıp etrafı taradı.

   “Hey, millet. Hadi birlikte bulalım ve ödülü paylaşalım. O herif çok güçlü görünüyor. Tek başımıza baş edemeyiz, değil mi?”

   “Aynen. Kafasının üstünde parlayan yıldızları gördünüz mü? Tam bi’ canavar.”

   “O yaratığı nasıl idare ettiğine bakılırsa, kesin en azından kahraman seviyesinde bir niteliği vardır.”

   “Yine de Batı’nın Tiranı’ndan daha güçlü olabilir mi?”

Beni öldürmeye gelmiş olmalarına rağmen, konuşmaları şaşırtıcı derecede rahattı.

Yine de beni Yoo Joonghyuk ile kıyaslamalarına inanamıyordum. Bu tür bir iltifat insanın başını döndürüyordu doğrusu.

Aramaları bitene kadar kadar saklanmayı planlıyordum. Ancak tam o sırada, adanın ormanından cüretkâr bir figür çıktı.

   “Hey, ahjussiler. Hâlâ kibarca söylüyorken adayı terk edin.”

Sesi özgüvenle doluydu. Okul eteğinin üzerine siyah kapüşonlu ceket giymiş bir kız, uzun bir kılıç tutarak adamlara doğru yürüdü.

   “Sen de kimsin lan?”

   “Çocuksan haddini bileceksin…?”

Şaaak!

   “Aaaagh, kolum!”

Kılıcının darbesi bir kolu kopardı; çığlıklar yükseldi. Genç enkarnasyonlardan biri bağırdı.

   “O, o! Amiral bu!”

   “Ne?! Burada ne işi var?!”

   “Kaçın! Herkes kaçsın!”

Enkarnasyonların ‘Uçuş Manevrası’ ile kaçışını izlerken, bu kadar kısa sürede böylesine bilenmiş bir yeteneğe hayran kalmamak elde değildi.

10 günde bu kadar güçlenmek… Bir yoldaşının torunu olsa bile, Amiral Lee Sunsin enkarnasyonu olarak öyle herhangi birini seçmezdi.

Kız, keskin kılıcı bana doğrulttu.

   “Sen de çık artık, ahjussi. Kafanın üzerinde parlayan şu ‘Hedef’ işaretiyle saklanmanın bir anlamı yok.”

Ancak o zaman başımın üzerinde süzülen oku fark ettim. İç çekip iki elimi kaldırarak ormandan çıktım.

   “Sen de mi beni öldürmeye geldin?”

   “İsterdim ama ustam yaparsam üzülür.”

   “Aynen, kendi yapamadığı için üzülürdü kesin.”

Lee Jihye kıkırdayarak kılıcını kınına soktu. Yaralı koluma baktı ve yorum yaptı.

   “Görüşmeyeli nasılsın? Biraz bariz aslında ama...”

   “Daepong Lisesi’ne gönderildiğini sanıyordum. Burada ne işin var?”

   “Ustam birkaç gün önce gelip beni aldı. Nasıl buldu, hiçbir fikrim yok.”

…Yoo Joonghyuk mu? Yani, sonuçta Lee Jihye onun grubunun kilit üyelerinden biri, o yüzden pek de şaşırtıcı değildi.

Statlarına baktım; 160’ın epey üzerindeydiler. Dayanıklılığı ve gücü biraz düşük görünse de, Beşinci Senaryo için öngörülen nitelik sınırına şimdiden yaklaşmıştı.

‘Şeytan Katli’ ve ‘Kılıç Ustalığı’ da hayli ilerlemişti. Hayatta Kalma’nın Üç Yolu’ndaki karakterlerle ne kadar az etkileşime girersem, o kadar hızlı gelişiyorlardı sanki.

Herkes gizlice benden habersiz bir ‘hiperbolik zaman odasında¹’ antrenman mı yapıyordu ne?

   “Peki senin grubun nerede, ahjussi? Heewon Unnie ile buluştun mu?”

   “Yongsan Bölgesi’nde bekliyorlar. Heewon-ssi ile henüz karşılaşmadım.”

  “Yazık. Onu görmek isterdim.”

Bunu söyleyince fark ettim; Heewon ile Jihye gerçekten de benzer pozisyonlara sahipti.
Etrafı temkinle süzdükten sonra sordum.

   “Yoo Joonghyuk da seninle mi geldi?”

   “Ha? Zaten bilmiyor muydun?”

Tam o sırada adanın kenarından bir gürültü yükseldi.
Deniz ejderhalarıyla savaşan enkarnasyonlar adaya yaklaşmaya başlamıştı. Kimi pedallı botlarla geliyordu, kimi yüzerek, kimiyse özel yetenekler kullanarak iniş yapıyordu. Dışarıdan bakan biri için tuhaf bir tur kafilesi gibi görünürdü.

   “Onu bulun! Burada bir yerde!”

Tavırlarından, hedef merkezinin ben olduğum açıkça belliydi. Jihye onları görünce kaşlarını çattı.

   “Bu ayak takımını neden peşine taktın?”

   “Felaketi avlamak için tabii ki.”

Bazı hırslı insanlar felaketle yüzleşmek için güçlerini birleştirecek olsa da, herkes böyle yapmayacaktı. Bağımsız enkarnasyonlar Seul’un dört bir yanında saklanacak, ana senaryoyu başkalarının temizlemesini umacaktı. Bunun yol açacağı güç kaybı muazzam olurdu.

Son felaket, yarım yamalak çabalarla aşılabilecek bir şey değildi.

Herkesin birlikte yüzleşmesi gerekiyordu…

   “Neden zahmete giriyorsun? Felaketle savaşmak zorunda değiliz ki.”

   “Ne?”

   “Ustam, kendisi etrafta olduğu sürece son felaketin hiçbir tehlike arz etmediğini söyledi. Bana da sadece çöpleri adadan uzak tutmamı emretti. Lanet olsun, şimdiden üşüşmeye başladılar.”

Bununla birlikte Jihye kılıcını çekti ve ileri atıldı. Daha yakından bakınca kalabalığı kontrol edenin sadece o olmadığını fark ettim. Dev gibi bir adam gelen insanlara doğru el sallıyordu.

   “Millet, lütfen geri dönün! Burası tehlikeli bir bölge!”

   “Sen de kimsin be?”

   “Ben 6502. Birim’den Teğmen Lee Hyunsung…”

   “Teğmen de ne lan? Defol!”

Bir adamın kılıcı ona doğru savruldu ancak Hyunsung kılıcı tek eliyle zahmetsizce yakaladı.

   “…Otoriteye karşı gelmek tehlikelidir, efendim.”

   “B–Bırak!”

Dev bir ayıyı andıran bir zırh giymiş olan Hyunsung, adamı karşı kıyıya doğru fırlattı.

Boom!

Adam, karşı kıyıya sağır edici bir gürültüyle çakıldı.

   “Başka isteyen var mı?” diye sordu Hyunsung.

   “Lanet olsun! Dağılın! Bu tam bi’ canavar!”

Enkarnasyonlar geri çekilirken, Hyunsung’un yüzü yorgun bir hâl aldı; omuzlarındaki yükten bitkin düşmüş gözleri belli ediyordu. Onu en son görüşümden bu yana epey zaman geçmişti.

   「Çok yoruldum…」

   「Ölüyormuşum gibi hissediyorum…」

   「Dokja-ssi, neredesin…?」

   “Lee Hyunsung-ssi.”

Sesimi duyduğunda, çölde bir vahaya rastlamış gibi bir ifadeyle bana döndü.

  “Dok… Dokja-ssi?!”

Heyecanla bana doğru atılınca istemsizce bir adım geri attım.

   “D-Dokja-ssi! Benim ben, Lee Hyunsung!”

Tam konuşacakken başka bir enkarnasyon grubu gürültüyle çıkageldi.

   “Şerefsizi bulduk! Peşinden gidin!”

Lee Hyunsung’un yüzü kâğıt gibi buruştu.

   “Sizi uyarmıştım… Burası tehlikeli bir bölge!”
Refleksle yumruğunu yere indirdi.

   [Karakter Lee Hyunsung, Stigma ‘Muazzam Dağ İtişi’ Sv.5’i etkinleştirdi!]

Adanın tamamı sarsıldı; kenarlar gök gürültüsünü andıran bir patlamayla yarılıp dağıldı. Havaya savrulan enkarnasyonları izlerken bir anlığına nutkum tutuldu.

Yoo Joonghyuk, bu adama nasıl bir eğitim verdin sen…?

Gözle görülür şekilde rahatlamış olan Hyunsung yanıma yaklaşırken sordum.

   “Yoo Joonghyuk nerede?”

Yüzünde kısa bir hayal kırıklığı belirdi.

   “Adanın merkezinde… ama…”

   “Birazdan döneceğim. O zaman konuşuruz.”

Yalvaran bakışlarını görmezden gelip adanın merkezine doğru koşmaya başladım. Yeniden buluşmamızın tadını çıkarmak istesem de, acilen doğrulamam gereken bir şey vardı.

Ormanın içinden ilerledikten sonra, parkın tam ortasına gömülmüş devasa bir meteorite ulaştım. Daha önce gördüklerimin hepsinden büyüktü; kızıl bir aura yaklaşan felaketi sarıyordu. Önünde bir kadın duruyordu.

   “Ah, sen…?”

Lee Seolhwa’nın ifadesi değiştiği anda, aradığım kişi meteoritin arkasından çıktı.

   “Yoo Joonghyuk.”

Yoo Joonghyuk, ifadesiz yüzü ve kendine özgü baskın varlığıyla önümdeydi.

   “Ne yapıyorsun?”

   “Geleceği görebilen biri için şaşırtıcı derecede az şey biliyorsun.”

Sakin cevabı beni bir anlığına susturdu. Dev ‘Felaket Meteoriti’nin yan tarafına gömülmüş, daha küçük, sarı bir meteorit vardı.

Buraya bu kadar hızlı gelmesinin nedenini anlamam uzun sürmedi.

   “Senaryo rehberinin meteoritiyle, felaketi mi besliyorsun?”

   “O meteoritler ileride sadece ayak bağı olur. Fırsat varken ortadan kaldırmak daha iyi.”

Elbette, kötü hislerim her zaman doğru çıkardı. Bu herif… felaketin yumurtadan çıkışını bilerek hızlandırıyordu. Seolhwa ile romantik geçmişi olan birinden beklenecek hareket buydu zaten.

   “Neden? Rehber meteoritlerini yok etmek istesen bile, neden felaketi erkenden uyandırıyorsun? Aklını mı kaçırdın?”

Yoo Joonghyuk’un bakışları kısa bir süre meteorite kaydı; gözlerinde o tanıdık kibir vardı.

   “Bu felaket, geçmiş bir regresyonda benim yoldaşımdı.”

   “Ne?”

   “Yani bu felaket zararsız.”

…Zararsız mı?

Aklımdan sayısız düşünce geçti.

Ah… Joonghyuk. Tabii ya.

Bu regresyonda iyi gittiği izlemine kapılmıştım.

   [‘Sellerin Felaketi’ yumurtadan çıkmaya hazırlanıyor.]

Aldığım tüm yardımlar yüzünden bir anlığına unutmuştum.

Karşımda duran bu güneş balığı, sona yaklaşabilmek için daha yüzlerce kez ölmesi gereken aynı adamdı.


*¹ Hiperbolik zaman odası, içindeki zamanın dış dünyaya göre farklı aktığı hayali veya teorik bir odadır.

Aynı zamanda Dragon Ball’a bir göndermedir.

Hiperbolik Zaman Odası’na giren Goku, Kami ile bir ay boyunca antrenman yapmıştır ve Hiperbolik Zaman Odası’nın atmosferi sayesinde boyu ve güç seviyesi artmıştır.

Gerçek dünyada bir gün, Oda’nın içinde bir yıla eşdeğerdir; gerçek dünyada bir dakika ise Oda’da yaklaşık altı saat, beş dakika ve 15 saniyeye denk gelir.




Çeviri: Sansanson
Son Kontrol: Hono

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

100   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   102