Yukarı Çık




126   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   128 

           
127.Bölüm: 24.Kısım – Değiştirilebilen Bir Şey (7)

Rat-tat-tat-tat-tat!

Şiddetli makineli tüfek yağmuruna şaşkınlıkla gözlerimi kırptım.

Artık [Silahlı Bölge] değil, [Silahlı Kale]’ydi.

Bu kısacık süre içinde Gong Pildu’nun stigması 10 seviyeyi aşmış, bir üst kademeye evrilmişti.

   [Özel mülke izinsiz girdin!]

Eh, kim bilebilirdi ki bu uyarı kulağa bir gün bu kadar hoş gelecekti?

   “Arrrgh! Acıyor! Bu da ne?!”

Yaklaşık yüz taret aynı anda ateş açarken, insan dışı yaratıklar acı içinde çığlık attı.

Tek bir mermi ölümcül değildi ama yüzlerce namlu binlerce mermiyi ateşleyince, bir Felaket bile bunu omuz silkip geçemezdi.

Üstelik hâlâ yerlerine sabitlenmişlerdi; bu da hasarı katlıyordu.

Rat-tat-tat-tat-tat!

Mermiler isabet ettikçe Felaketlerin bedenlerinden kan fışkırıyordu.

   “Gözlerim! Gözlerim!”

   “Bu da ne—ne oluyor?!”

Kovanlar her açıdan yağdı, ateşten bir ağ ördü; hayati noktalardan vurulanlar çığlıklar atarak yere yığıldı.

   “Tüm birlikler, ileri!”

Görünüşe göre orman kenarında pusuya yatmış olan bir grup küçük insan da çatışmaya katılmıştı.
Normalde pek bir etkileri olmazdı ama yaratıklar mermi yaralarıyla delik deşik olmuşken denge değişti.

Minik kılıçlar mermi oyuklarına sızdı ve Felaketler birbiri ardına haykırdı.

Sonra kalın sesli, orta yaşlı bir adam sertçe bağırdı.

   “Alanı terk edin ve izinsiz girmeyi kesin. Burası benim toprağım.”

Bir Savaş Lordu Toprak Sahibi’ne yakışır; başka bir boyutta bile hâlâ özel mülk kuralını dayatıyordu. On Kötü unvanlarını gerçekten hak ediyordu.

Telaşlanmış bir yaratık bir yoldaşını destekleyip bağırdı.

   “G-Geri çekilin! Şimdilik geri çekilin!”

İnanılmazdı; taretlerin boyutuna bakılırsa Gong Pildu da minyatürleşmişti ancak yine de üç Felaket’i geri çekilmeye zorlayacak kadar güçlenmişti.

Yerin hemen altından bodur, seyyar bir kale yükselmişti.

Kenarları köşeleri hâlâ pürüzlüydü ama artık ‘Silahlı Kale Efendisi’ unvanı ona yakışıyordu.

   “Waaahhhh!”

   “Başardık! Felaketleri yendik!”

Coşkuya kapılan küçük insanlar kalenin etrafını sardı, zaferlerini haykırdı.

Hisarın tepesinde iki siluet duruyordu: biri Gong Pildu, diğeri ise…

   “Nasıl senin toprağın oluyor? Bu dünya özel mülkiyeti bile tanımıyor.”

   “Velet, ağzına dikkat et…”

   “Hmph, tanrıçaya biraz daha saygı göstersen iyi olur.”

…Bu ses?

Küçük insanlar bir kez daha tezahürat yaptı.

   “Tanrıça çok yaşa! Çok yaşa!”

Tanrıça mı?

Kalede beni fark eden bir kadın aşağı atladı. Kısa elbisesi dalgalandı ve neredeyse hiç ses çıkarmadan yere kondu.

Aynı gururlu bakışlar, aynı asil yüz—hiç değişmemişti. Musa’nın denizi yarması gibi, attığı her adımda küçük insanlar önünden ikiye ayrılıyordu. Gülümseyip konuştum.

   “Vay canına, sınıf mı atladın?”

Han Sooyoung bir nefes mesafede durdu, parmağıyla çenemi kaldırdı ve dedi ki:

   “Uzun zaman oldu, Kim Dokja. Hâlâ eskisi kadar çirkinsin.”

Yeniden buluştuğum Han Sooyoung, Barış Diyarı’nın tanrıçası olmuştu.

      * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * 

Kraliyet kalesine varana kadar, başına gelenleri anlattı.

   “Yolda yürüyordum, bir anda hayatta kalanların olduğu bir otobüs savrulup bana çarptı.”

   “Ee?”

   “Uyandığımda kendimi burada buldum.”

   “Ne alaka ya. Peki Gong Pildu ne oldu?”

   “Han Nehri’ne düşmüş, o da kendini burada bulmuş.”

   “…Bu nasıl bir fantastik roman klişesi?”

   “Şu an nerede olduğumuzu unuttun mu?”

Konuşma aşağı yukarı böyleydi. Ne kadar saçma gelse de, Hayatta Kalma Yolları’nda bu tür şeyler olağandı. Pek çok geri dönen, Han Nehri’ne atlayıp ya da bir otobüsün çarpmasıyla başka bir dünyada uyanmıştı.

Ama bunun bir senaryonun ortasında olması…

O lanet dokkaebiler işlerini yaparken neyle uğraşıyorlar acaba?

   “Bir de şu ‘tanrıça’ meselesi var. Böyle demelerini sen mi istedin?”

Sooyoung eteğini silkeleyip homurdandı.

   “Tch, az önce hayatını kurtaran biri için fazla mızmızsın.”

   “Anlat bakalım.”

   “Kim olduğumu da mı unuttun?”

   “Ha?”

   “Kafanın küçülmesi beyin kapasiteni de mi küçülttü?”

Kabul etmeliyim, aptalca bir soruydu.

Han Sooyoung, Seul Kubbesi’nde hayatta kalan tek Havari’ydi ve Dünya’daki bir gün, Barış Diyarı’nda üç güne eşitti. Yalnızca yaklaşık bir haftadır ayrıydık; yani o burada çoktan üç hafta geçirmişti.

İnsanlar arasında bir haftada ‘Havarilerin Kralı’ olmuştu. Barış Diyarı’nda üç hafta gezince ‘tanrıça’ olması o kadar da şaşırtıcı sayılmazdı—yine de biraz abartı geliyordu.

   “…Siz ikiniz gerçekten çok iyi anlaşıyorsunuz.”

Sese doğru baktım. Gong Pildu ekşi bir ifadeyle yüzünü buruşturmuştu.

Bir an tereddüt ettim, ardından konuştum.
Kaçınmak istemiştim ama bunu söylemem gerekiyordu.

   “Gong Pildu.”

   “Ne var.”

   “Sana göz kulak olamadığım için özür dilerim.”

   “Ne saçmalıyorsun? Sanki senden yardım dileniyorum.”

   “Ciddiyim. Özür dilerim. Ve… beni kurtardığın için teşekkür ederim.”

Gerçekten pişman olduğum için, resmi bir dille konuştum.

Beşinci senaryoda o kadar meşguldüm ki ona neredeyse hiç vakit ayıramamıştım; buna rağmen hayatımı kurtarmıştı. Savunma Ustası’nı küçümser gibi davranmış olmam şu an düpedüz utanç vericiydi.

   [Takımyıldızı ‘Savunma Ustası’, özrüne burun kıvırıyor.]

   “…Hmph.”

Hangisi kiminle daha uyumlu, emin değilim.

   [Savunma Ustası’na 5.000 jeton hediye ettin.]

   [Takımyıldızı ‘Savunma Ustası’, isteksizce başını sallıyor.]

Gong Pildu ters ters bana baktı, sonra başını çevirip dişlerini sıkar gibi mırıldandı.

   “Bir dahaki sefere daha iyisini yap.”

Göbeği gururu kadar büyük orta yaşlı bir adamın bunu söylemesi tuhaf bir manzaraydı. Neyse, küçülmüş olsalar bile hayattaydılar; önemli olan buydu.

Bir saniye… Küçülmüş olsalar bile mi…?

İkisine de boş boş baktım. Düşününce, bu ikisi neden Felaket olmayı bırakıp küçük insanlar olmayı seçmişti?

O tiplere benzemiyorlar.

   “Kim Dogeza-san! Demek hayattasın!”

Dönüp baktım; Veronica’ya kaçtıklarını sandığım ekipti. Michio Shouji ve diğerleri, böceklerin sırtında kraliyet başkentine doğru giderken Pildu’nun grubuyla karşılaşmışlardı. Hyunsung öne çıktı ve ilk o eğildi.

   “Bizi kurtardığınız için teşekkür ederiz. Pildu-ssi ve Sooyoung-ssi olmasaydı ölmüştük.“

   “Lafı olmaz. Yapılması gerekeni yaptık, o kadar.”

Sooyoung’un gülümseyerek Hyunsung’un omzuna hafifçe vurmasını izlerken, bir şeytanın maske taktığında nasıl göründüğünü bir kez daha anladım.
Onu dikkatle süzen Jihye söze girdi.

   “Şey… güçlü unnie.”

   “Evet?”

   “Hangi gruptansın? Dövüş gücün neredeyse kral seviyesinde ama seni hiç görmedik…”

Doğruydu. Ekip, Sooyoung’un avatarını değil, ilk kez gerçek bedenini görüyordu. Onun İlk Havari olduğunu bilmiyorlardı. Bana baktı, ben de onun yerine konuştum.

   “Ah, onunla ilgili…“

Jihye onun İlk Havari olduğunu öğrenirse, bunu asla geçiştirmezdi. Chungmuro’daki Havari Savaşı’nda en ağır yarayı o almıştı.

Gerçeği açıklamak grubu altüst eder, hatta kanlı bir kavgaya bile yol açabilirdi.

Sonunda gözlerimi sımsıkı kapatıp vicdanıma ihanet ettim.

   “O benim bir arkadaşım. Biraz yalnız takılır, kendi bildiğini okur.”

   “Arkadaşın mı?”

   “Evet. Senaryolar başlamadan önce tanıyordum.”

‘Arkadaş’ kelimesini bu kadar rahat kullanmaya hakkım var mıydı emin değildim, ama neyse ne... Zaten başka da yok.

Sooyoung başını eğik tuttu, yüzü görünmüyordu.

   “Şey, bölmek istemem ama… bir şey sorabilir miyim?”

Garip sessizliği bozan, kafesten kurtardığım Japon kadın Asuka Ren’di.

Jihye fısıldadı.

   “Şu güzel unnie de mi senin arkadaşın, ahjussi? O da güçlü görünüyor.”

   “O arkadaşım değil. Yakalanmış bir Japon enkarnasyondu, ben de serbest bıraktım.”

   “Niye uğraştın ki? Düşman o.”

   “Bu savaş Japonya’ya karşı Kore değil. Bu, küçük insanlar ile Felaketler arasındaki bir savaş.”

Jihye dudak büktü ama sonunda kabullenmiş gibiydi.

Sooyoung fısıldadı.

   “Bu kız kim? Hayatta Kalma Yolları’nda var mıydı ki?”

   “Tanımıyor musun?”

   “Sıkıcı bir romanı bitirecek kadar ucube biri değilim.”

Peki ama en azından 100. Bölüme kadar okumuştu; erken safhaları biliyor olması gerekirdi… Belki de Asuka Ren o zamana kadar ortaya çıkmamıştı. Endişeli bakışlarını aramızda gezdiren Asuka Ren tekrar denedi.

   “Şey… sorum…”

   “Evet, sor.”

   “Barış Diyarı’nın kuzey yarısının tamamını nasıl bu kadar kısa sürede ele geçirdiniz?”

Beklendiği gibi. Asuka Ren’i tanıyorsam, soracağı şey tam olarak buydu.

   “Ne diyor?”

   “Nasıl tanrıça olduğunu soruyor.”

   “Ha, o mu?”

Diğerleri de sorunun ne olduğunu anlayıp merakla Sooyoung’a baktı.

Ben de en az onlar kadar meraklıydım.

Üç haftada hızlıca güçlenmek başka bir şeydi; koskoca bir krallığın tanrıçası olmak bambaşka bir şeydi.

   “Dediğim gibi, önce kuzeye düştük. O ahjussiyle birlikte Veronica Kalesi’nin tam ortasına, kale saldırı altındayken indik.”

   “Kale saldırı mı altındaydı?”

   “Evet. İlk giren Japonlardan birkaçı Veronica’yı yağmalıyordu.”

   “Eee?”

   “Eee’si ne? Ölülerden ganimet toplayıp sıvışmayı planlıyordum ama o herifler bize laf attı. Ben de…”

   “Öldürdün mü?”

Sooyoung masumca ıslık çaldı.

O an her şey yerine oturdu.

Veronica Krallığı, Felaketler tarafından yerle bir ediliyordu.

O karmaşanın ortasında iki yabancı saraya düştü ve canavarları biçti geçti. Küçük insanlar için Han Sooyoung ile Gong Pildu ilahi varlıklar gibi görünmüş olmalıydı.

   “Şey… sonradan küçüleceğimizi bilseydim belki onları bağışlardım.”

   “Senaryoyu hiç mi okumadın?”

   “Söyledim ya, yürürken bir boyutsal kapıdan çekilip alındık. Buranın altıncı senaryo bölgesi olduğunu nereden bileyim?”

Demek yarı-yokai’lerin bizi görür görmez saldırmasının sebebi buydu.

   “Hey, bunun başımıza ne kadar iş açtığını biliyor mus—”

   “Geldik. Bak.”

Ovaların ötesinde, terk edilmiş dünyanın kalesi görünüyordu.

Yıkılmış bir saray, Felaketlerin izleriyle yarılmış harabe duvarlar… Ayaklar altında ezilmiş başkentten insanlar bize doğru tezahürat yapıyordu.

   “Tanrıça!”

   “Tanrıça geri döndü…!”

Felaketlerin harap ettiği, yüzleri kir içinde kalmış cılız kalabalıklar topallayarak öne çıktı; evlerinden edilmiş, yalnızca senaryonun figüranlarına indirgenmiş bu küçük insanların taşıdığı umutsuzluğun ağırlığı hissediliyordu.

Sooyoung acı bir gülümseme takınıp konuştu.

   “…Yine buradayız işte. Lanet Barış Diyarı.”

Yaklaşan küçük insanlara baktım. Bu dünyanın halkı eski çağ insanlarını andırıyordu—Kılıç Ustaları yok, Dokuzuncu Çember Başbüyücüler yok, hatta Sistemi serbestçe kullanabilmek bile yok. Ne kadar çabalarlarsa çabalasınlar, bu kırılgan, ‘klasik fantazi’ halkı dışarıdan gelenler tarafından yağmalanmaya mahkûmdu.

Bu dünyanın kimin ‘eseri’ olduğunu biliyordum.

   “Asuka Ren.”

Kızıl saçlı güzel kadın irkildi ve bana baktı.

O, bu senaryonun kilit noktasıydı. Barış Diyarı söz konusu olduğunda, Asuka Ren bu dünyayı benim Hayatta Kalma Yolları’nı bildiğimden bile daha iyi biliyordu.

   “Kore grubuna katıl. Yardımına ihtiyacımız var.”




Çeviri: Sansanson
Son Kontrol: Hono

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

126   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   128