Yukarı Çık




128   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   130 

           
129.Bölüm: 25.Kısım – Tanrıyla Yüzleşenler (2)


   “…Ondan daha güçlü biri mi var?”

   “Var.”

   “Kim?”

   “Barış Diyarı’ndan bir güç merkezi.”

Sözlerim üzerine Han Sooyoung içi boş bir kahkaha attı.

   “Barış Diyarı’ndan mı? Dalga mı geçiyorsun?”

Tepkisini anlayabiliyordum. Ne de olsa bu bilgi, ancak 100. Bölümlerden sonra ortaya çıkıyordu.

   “Buradaki insanların ne kadar zayıf olduğunu biliyor musun?”

Bana cevap verme şansı bile tanımadan Sooyoung patladı. Onu bu kadar sinirlendiren neydi bilmiyordum ama alışılmadık derecede huzursuzdu.

   “Burada Kılıç Ustasını geçtim, üçüncü sınıf bir kılıç kullanıcısı bile yok! İnsanların kullanabildiği tek büyü de mutfak ocağını zar zor yakacak seviyede.”

Bunu zaten biliyordum.

   “Birinci nesil bir fantazi romanında değiliz… Sanki biri bilerek sadece en zayıf varlıkları toplamış. Hayır, anlamıyorum. O heyecan bağımlısı dokkaebiler neden böyle bir dünyayı sahne olarak seçti? Jeton kazanmayı gerçekten düşünüyorlar mı?”

Bu çıkışını dinlerken, Sooyoung’un neden öfkelendiğini anlamaya başladım. Evet, bir intihalciydi ama aynı zamanda başarılı bir fantastik yazardı.

   “Sakin ol. Bu dünyayı dokkaebiler yaratmadı.”

   “Ne?”

Yan tarafa baktım. Gözleri dolmuş, başı öne eğik bir kadın duruyordu. Bir süre tereddüt ettikten sonra Asuka Ren başını salladı ve konuştu.

   “Özür dilerim.”

Ancak o zaman Sooyoung meseleyi kavrar gibi oldu.

   “Dur… Yoksa?”

Asuka Ren yavaşça başını salladı.

   “…‘Barış Diyarı’, benim çizdiğim bir manga.”

Belki de bunu söylememeliydi.

İlk başta Sooyoung şaşkınlığını gizleyemedi; “Gerçekten mi?” gibi şeyler söyledi durdu. Ama beş dakika sonra, “Ee, benim romanım da gerçeğe dönüştü, demek ki mümkünmüş,” diye mırıldanmaya başladı. Beş dakika daha geçince de Ren’i eleştiri yağmuruna tuttu.

   “Dur, yani küçük insanları öldürmeye karşı çıkmanın sebebi bu muydu? Yarattığın dünyanın karakterleri diye mi?”

   “…”

   “Vay canına, şuna bak, karşımızda gerçek bir yazar var. Çizerken onları canının istediği gibi öldürüyordun ama şimdi karşında kanlı canlı durdukları için elin varmadı, öyle mi?”

Ren, yüzü kıpkırmızı hâlde başını eğdi ve tek kelime etmedi. Sooyoung onu azarlarken, kısa bir an için bu dünyanın Ren gibi biri için ne ifade ettiğini düşündüm.

   “En başından biraz daha güçlü yapsaydın bari. Hatta dur, dünya kurgun baştan neden böyleydi ki?”

   “Şey… Japonya, isekai reenkarnasyon hikâyeleriyle dolu da… O yüzden—”

   “Ah, modaya karşı çıkıp klasik bir fantazi mi yazmaya çalıştın yani?”

   “Yine de bir yazar olarak seri üretim hikâyeler yazıp duramazdım.”

   “Seri üretim mi?“

Belli ki söylememesi gereken bir şey söylemişti.

   “Seninki seri üretimden de beter. Çöp.”

   “…Ne?”

Sooyoung, tam bir küçümsemeyle baktıktan sonra bana döndü.

   “Hey, Kim Dokja. Biliyor musun? Veronica’da birkaç gün kaldım ve bu dünyada baronların düklerle senli benli konuştuğunu öğrendim. Bir de o sözde şövalyeler var ya, hepsi süslü çocuklar gibi, yatıp kalkıp hiçbir şey yapmıyorlar…”

   “B-Bir dakika!”

   “Kes sesini. Bütün bu zahmeti senin yüzünden çekiyoruz.”

   “…Yaratan ben olsam da sizi buraya getiren ben değilim, değil mi?”

   “Ne diyo’n be? Dünyanı gerçek kılmaları için dokkaebilere yalvardın! Mangam tam bir fisayko! Eserimi aşağılayan o piçlerin hepsini kendi dünya kurguma atayım da ölsünler! Büyük ihtimalle böyle düşüncelerle dua ettin ve bir anda ‘Dileğini gerçekleştireceğim’ gibi bir mesaj aldın, değil mi?”

Etkilenmiştim. Bir yazar gerçekten bambaşka bir şeydi.

   “H-Hayır! Zaten böyle bir şey mümkün bile değil!”

   “Öyleyse ne?”

Atışmalarını dinlerken ben de meraklandım. Hayatta Kalma Yolları’nda bile Asuka Ren’in Barış Diyarı’nın neden bir senaryo olarak seçildiğine dair bir açıklama yoktu. Bu koşullar hakkında biraz daha şey öğrenebilirsem, belki Hayatta Kalma Yolları’nın yazarıyla ilgili bir ipucu yakalayabilirdim.

   “Bu—”

Tam o sırada Sooyoung’la aynı anda kılıçlarımızı çektik. İrkilmiş olan Ren bir adım geri çekildi.

   “Gerçekten merak ediyorum ama bunu dinlemek için şu an pek uygun bir zaman değil.”

   “Ne?”

   “Kaç!”

Kıl payı farkla, az önce durduğumuz yere birkaç büyük shuriken saplandı. Ancak o zaman Ren de yüzü bembeyaz kesilmiş hâlde peşimizden koşmaya başladı, çaresizce ayak uydurmaya çalışıyordu. Sooyoung konuştu.

   “Kahretsin, ne zaman yaklaştılar?”

   “Gizlenmede iyiler.”

   “Kaç kişiler?”

   “Dört.”

Yeteneklerine rağmen bizi küçümsemediler ve doğrudan suikast girişimine kalkıştılar.

Doğrudan bir çatışmada hiç şansımız yoktu. Ren nefes nefese konuştu.

   “Sanırım onlar Rüzgâr Gölge Birliği. Izumi’ye tapan insan dışı bir tür.”

   “Japonlar bir şeylere havalı isimler vermeyi gerçekten seviyor.”

Henüz bize yetişecek zamanları olmamalıydı ama belli ki az önce Orochi’nin gerçek adını anmak bir hataydı.

   “Bu taraftan!”

Tuhaf, kayalık bir araziye girdiğimizde manevra alanımız yavaş yavaş genişledi. Ren’in rehberliği işe yarıyordu. Dünyayı yaratan yazardan bekleneceği gibi. Yine de aramızdaki mesafe giderek kapandı ve çok geçmeden Rüzgâr Gölge Birliği üyeleri neredeyse ensemize yapıştı. Sooyoung kararlı bir sesle konuştu.

   “Ah, boş ver. Hey, siz önden gidin. Ben biraz zaman kazandıracağım.”

   “İyi olacak mısın?”

   “Beni bilirsin. Ölü taklidi yapmada uzmanımdır.”

   “O zaman sana güveniyorum.” Ren’i kaptığım gibi koşmaya başladım.

   “Ren-san, gerçekten vaktimiz yok. Onu bir an önce bulmamız lazım.”

   “N-Ne dediğini anlamıyorum.”

   “Geri Dönen, Kyrgios.”

   “Ne?”

Konuşurken üzerimize gelen bir shuriken’i savuşturdum. Anlaşılan Sooyoung birkaçını kaçırmıştı.

   “Lütfen Kyrgios’un nerede olduğunu söyle.”

   “O kim, bilmiyorum.”

Bu cevabı az çok bekliyordum.

Hayatta Kalma Yolları’nda bile Kyrgios’un bu zaman diliminde bu bölgede olduğu söyleniyordu; gerçekten karşılaştıkları bir sahne hiç olmamıştı.

   “Gerçekten bilmiyorum! Ben öyle bir karakter çizmedim!”

   “Hayır, biliyorsun. Barış Diyarı’nın tek güçlüsü.”

   “Mangamda öyle bir karakter yok! Mangamdaki herkes zayıf!”

Çat!

Bir shuriken yanımızdan geçip ön tarafa saplandı. Sert bir dönüş yapıp durdum. Bu noktaya gelmek istemezdim ama can yakıcı bir konuya değinmek zorundaydım.

   “Barış Diyarı on birinci bölümden sonra iptal edildi ve yayıneviyle yaşanan sorunlar yüzünden tek bir cilt bile basılmadı. Doğru mu?”

   “Nereden biliyorsun…?”

   “Klasik bir fantazi mangası çizme isteğini anlıyorum. Ama mangan gerçekten klasik bir fantazi değildi, değil mi?”

Dumanın içinden iki Rüzgâr Gölge Birliği üyesi çıktı. Normal şartlarda başa çıkmaları kolay olurdu ama şu anda birini bile durdurmak zordu.

Çat!

Katanayı sadece savuşturmam bile bileğimin kırılacakmış gibi sızlamasına yetmişti. Sakinliğimi koruyarak En Saf Kılıç Enerjisi’ni etkinleştirdim ve bağırdım.

   “Seri hâlindeyken, okur tepkilerini okuduğunda anlık bir hevesle bir karakter çizmiştin.”

   “…”

   “O karakter, Barış Diyarı için alışılmadık derecede güçlüydü. Yayının iptal edildiğine dair bildirimi almadan önce sadece bir kez ortaya çıkmış olsa bile, bu o karakterin var olduğu gerçeğini değiştirmez.”

Ren’in gözlerinin derinliklerinde bir karmaşa yayılıyordu. Ya da belki de korkuydu.

   “N-Nasıl biliyorsun—”

   “Başarısız olmuş eserlerini hatırlamak isteyen yazar pek yoktur. Ama yine de o, var olmuş bir hikâyeydi. İstersen de istemesen de, parmak uçlarından doğmuş bir dünya, senin yarattığın bir karakterdi.”

Ren’in çelişkisini biliyordum. Çizdiği mangayı sevmiyordu. Çünkü o manga çöküşüne yol açmıştı.
Ama o manga gerçeğe dönüştüğünde, bu dünyayı kendi elleriyle yok etmeye de kıyamadı. Çünkü bir zamanlar bu dünyayı yaratan tanrı kendisiydi.

   “Sonuna kadar sorumluluğunu al. Az da olsa, bir zamanlar bu hikâyeyi okuyan insanlar için.”

Ren sersemlemiş bir ifadeyle bana baktı. Sinirlenmesini, nereden bildiğimi sormasını ya da cevap talep etmesini bekledim. Ama onun yerine—

   [Karakter ‘Asuka Ren’, hikâyeye olan içtenliğinden etkilendi.]

   [Karakter ‘Asuka Ren’ üzerindeki anlayışın çok yüksek!]

Keskin bir sesle bir shuriken havayı yardı. Ren bileğimi kavrayıp kendine doğru çekti.

   “Haklısın. Ben—”

Elimi sıkıca tutmuş hâlde koşmaya başladı.

   [Karakter ‘Asuka Ren’in niteliği ‘Barış Diyarı’nın Yaratıcısı’ etkinleştirildi!]

   “…Af dilemeliyim.”

Ne için af dilemesi gerektiğini sormadım. Bu, tamamen Ren ile bu dünya arasındaydı. Ancak o koştu. Durmadan koştu.

Sanki tamamlayamadığı arka planları çiziyormuş gibi, ormanda koşarken ayaklarının ucundan ağaç kökleri kıpırdanarak uzanıyordu. Bakışlarının düştüğü her yerde, önceden yerleştirilmiş birer işaret gibi yeni patikalar beliriyordu. Arkasından koşarken, çaresizce gözlerimle o patikaların sonunu takip ediyordum.

Az önce geçtiğimizle aynı mekânda koşuyor olmamıza rağmen, her şey bambaşka hissettiriyordu. Kaçıyor olduğumuzu bile unutup bir anlığına o duyguya kapıldım.

Taze çimen kokusu ve böcek sesleri. Ön koluma hafifçe dokunan serin bir rüzgâr. Gizem ve merakla dolu, büyülü bir orman. Yumuşak toprağın üzerinde, sanki yeni yazılmış cümlelerin üstünden geçer gibi koşarken içimi nostaljik bir his sardı. Küçükken Harap Olmuş Bir Dünya’da Hayatta Kalma’nın Üç Yolu’nu ilk kez okuduğumda da aynı duyguyu hissetmiştim.

   “Buradan!”

Bu his uzun sürmedi. Ne kadar hızlı kaçarsak kaçalım, biz küçük insanlardık, onlar ise felaketlerdi. Adım boyundan yeteneklere kadar aradaki fark kapatılamazdı.

Bir shuriken Ren’in bacağını sıyırmış, kan akıyordu. Saldırılardan kaçınmak gitgide zorlaşıyordu.

   “Bu taraftan—”

Devasa bir ağacın gövdesini dönerken yakalandık. Ren’in yüzü, artık sınırına gelmiş gibi bembeyazdı. Kırılmaz İnanç’ı çekip önüne geçtim.

…Lanet olsun, hata mı yaptım?

İki katana, öldürücü bir aurayla üzerime geliyordu.

İşte o anda bir tuhaflık yaşandı. Birden omurgamdan soğuk bir ürperti geçti, uzuvlarım kaskatı kesildi. Etrafımızdaki hava dönüşüyordu.

Bu da ne? Ne oluyor?

Tüm bedenim diken diken oldu. Bu bir yetenek ya da stigma etkisi değildi. Daha çok içgüdüye yakındı. Ruhunun bile kendinle kıyaslanamayacak bir varlık tarafından ezilip geçilme dehşeti.

Bir ses duyuldu.

   [Siz de kimsiniz?]

‘Hakiki bir söz’ gibi yankılanan, ancak öyle olmayan, yüce ve gök gürültüsünü andıran bir ton.

Arkamı dönmeye cesaret edemesem de şundan emindim: Orada bir takımyıldızıyla kıyaslanabilecek bir varlık duruyordu. Aksi hâlde Dördüncü Duvar bu kadar şiddetle sarsılmazdı.

Üzerime doğru kılıç savuran Rüzgâr Gölge Birliği üyeleri bile heykel gibi donup kalmıştı. Konuşmaya dahi fırsat bulamadan, gökten beyaz bir şimşek indi.

Şwaaaaaa!

O kudretli felaketler, yalnızca iki yıldırım darbesiyle toza dönüşüp yok oldular. Başımı kaldırıp gökyüzüne baktığımda, semayı kaplayan, şimşeklerle dolu kara bulutları gördüm. Tam ortasında ise küçük bir insan duruyordu.

İnanılır gibi değildi.

Çünkü o yüce varlık, tartışmasız biçimde küçük insanlardan biriydi. Ren’in bayılıp gözlerinin geriye kaydığı an, kiminle karşı karşıya olduğumu anladım. Orman haykırıyordu.

   [Tekrar soruyorum. Siz kimsiniz?]

Ren doğru yolu bulmuştu.

   “Tanıştığımıza memnun oldum, Kyrgios.”

Barış Diyarı’nın Kyrgios Rograim’i.

O, Hayatta Kalma Yolları’ndaki en güçlü geri dönendi.




Çeviri: Sansanson
Son Kontrol: Hono

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

128   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   130