Yukarı Çık




55   Önceki Bölüm 

           
56.Bölüm - Mana-Hücresi

—————————————————————

Şimdi önlerinde bir engel vardı, bir turnuva, acaba hep birlikte bu engelin üstesinden gelebilecekler miydi?

Sonuçta, kaderin neler getireceğini.. kimse bilemez.

—————————————————————

...

Son zamanlarda kendime aynı soruyu sormaya başlamıştım.
Bedenimdeki manayı… daha işlevsel bir şekilde kullanabilir miydim?

Mana bende vardı.
Bol miktarda.

Damarlarımda aktığını hissedebiliyordum.
Soğuk değil, sıcak da değil; varlığı hissedilen ama bedene gerçek bir katkı sunmayan bir güçtü bu.

Şu ana kadar mana, ancak bir beceri ile harekete geçirildiğinde anlam kazanıyordu.
Aksi hâlde yalnızca… orada duruyordu.

Peki ya mana sadece var olmakla kalmasaydı?

Ya manayı, bedenimin doğal sistemlerine entegre edebilirsem?

Bu düşünce beni tek bir noktaya götürdü:
Kemik iliği.

Eğer manayı kemik iliğine iletebilirsem…
Yeni oluşan kan hücrelerini, sıradan hücreler yerine Mana-Hücresi benzeri yapılar olarak yaratabilir miydim?

Kalp bu hücreleri tüm vücuduma pompalar,
mana yalnızca enerji olarak değil, fizyolojik bir unsur hâline gelirdi.

Ve eğer bunu başarabilirsem…

Mana, ilk kez bedenime pasif bir katkı sağlayacaktı.

...

Bu fikri düşünmeye başladığımda, Dahiler Turnuvası’na bir hafta vardı.

Şu anda ise geriye yalnızca dört gün kaldı.
Yani… üç gün geçti.

Ve ben…
başardım.

Kemik iliğine doğrudan aktardığım mana sayesinde, uzun süredir yalnızca teori olarak kalan Mana-Hücresi, nihayet üretildi.

İlk aşamada bu hücreleri kontrolsüz biçimde çoğaltmadım.
Önce yönlendirdim.

Mana-Hücrelerini kalbime doğru çektim ve kalbin, bu yeni kanı tüm damarlarımda dolaştırmasını sağladım.
Vücudumun tepkisini izledim.
En ufak bir uyumsuzluk belirtisini bile kaçırmamak için.

Normal şartlarda bir insanın kemik iliği, bir gün içinde ortalama 500 milyar kan hücresi üretir.

Ben bu üretimin yalnızca yüz milyonda birini dönüştürdüm.

Yani…

5.000 hücre.

Bu sayı bilinçliydi.
Yeterince azdı; bedenimi zorlamazdı.
Ama aynı zamanda, sistemin çalışıp çalışmadığını anlamam için yeterince fazlaydı.

Mana-Hücrelerini, üç ana kan hücresi türünden yalnızca ikisi olacak şekilde yarattım.

Eritrositler ve Lökositler.

Trombositleri bilinçli olarak dışarıda bıraktım.
Mana, pıhtılaşma gibi pasif ve ani tepkilerden çok, dolaşım ve savunma süreçlerine uyum gösteriyordu.

Mana-Eritrositler, oksijen taşıma görevlerini sürdürürken aynı zamanda manayı dokulara aktarıyor, hücrelerin metabolik verimini fark edilir biçimde artırıyordu.

Mana-Lökositler ise bağışıklık sistemini korumakla kalmıyor, manaya doğrudan tepki veren yeni bir savunma hattı oluşturuyordu.

İlk kez…

Mana, bedenimde sadece kullanılan bir güç değil,
bedenimin bir parçasıydı.

…Ancak değişim burada durmadı.

Mana-Hücrelerinin dolaşımı stabil hâle geldikten sonra, fark etmediğim bir şey oldu.
Daha doğrusu… ilk başta fark edemedim.

Bedenim bu yeni duruma uyum sağlamaya çalışmıyordu.
Beynim, bu durumu benimsiyordu.

Kalpten pompalanan mana yüklü kan, beyne ulaştığında, sinir ağlarında alışılmadık bir tepki oluştu.
Ağrı yoktu.
Zorlanma yoktu.

Aksine…

Beyin, bu akışı verimli bulmuştu.

Ve tıpkı yaşayan her sistem gibi, verimli olanı sürdürmek istedi.

Bilinçli bir komut vermedim.
Bir beceri kullanmadım.
Hatta farkında bile değildim.

Ama beynim, pasif bir şekilde, çevreden sızan manayı emmeye başladı.

Bu mana doğrudan kaslara ya da çekirdeğe yönelmiyordu.
Önce kemik iliğine aktarılıyordu.

Sonra…

Yeni hücreler doğuyordu.

Başlangıçta belirlediğim sınır — günde 5.000 Mana-Hücresi artık sabit değildi.
Beden, bu sınırı kendisi esnetiyordu.

Kemik iliği, dışarıdan gelen manaya yanıt vermeyi öğrenmişti.
Beyin ise bu süreci sessizce düzenleyen merkez hâline gelmişti.

Bu bir beceri değildi.
Bu bir teknik de değildi.

Bu…

Bir evrimdi.
Mana artık yalnızca kullanılan bir güç değildi.
Bedenim, manayı tanıyor,
ayırt ediyor
ve onu kendi biyolojisine uyarlıyordu.

Ben sistemi kurmuştum.

Ama bundan sonra…
sistem, kendi kendini geliştirmeye başlamıştı.

…Ama bu evrim, kontrollü değildi.

Beynin çevreden manayı pasif olarak emmeye başlamasıyla birlikte, bedenimde kısa süreli bir dengesizlik oluştu.
Mana-Hücrelerinin üretim hızı artıyor, kemik iliği bu yeni girdiye giderek daha hızlı yanıt veriyordu.

Normal bir bedene sabip biri için bu, kaçınılmaz bir çöküş olurdu.

Aşırı üretim.
Dolaşım baskısı.
Hücresel uyumsuzluk.

Ama ben…
normal bir bedene sahip değildim.

Bedenimde bir şey vardı.
Sessiz.
Derin.
Ve her zaman izleyen.

『Mutlak İlkel Varlığı』

Mana akışı belirli bir eşiği aştığı anda, bu fizyoloji devreye girdi.

Ne acı vardı.
Ne de bilinç kaybı.

Sanki bedenimin en derin katmanlarında, görünmeyen bir el sistemi kavramıştı.

Mutlak İlkel Varlığı, Mana-Hücrelerinin üretimini durdurmadı.
Onu reddetmedi.

Bunun yerine…

yeniden yazdı.

Kemik iliğinde oluşan hücreler, sıradan Mana-Hücreleri olmaktan çıktı.
Fizyolojik yapıları, Kael Oksileon’un varoluş katsayısına uyarlanarak stabilize edildi.

Zararlı olabilecek her varyasyon, daha doğmadan ayıklanıyordu.

Beynin pasif evrimi devam ediyordu,
ama bu evrim artık başıboş değildi.

Mutlak İlkel Varlığı, bu süreci üstten denetleyen bir ilke hâline gelmişti.

Eğer herhangi bir Mana-Hücresi:

•dolaşımı bozacaksa

•sinir sistemini aşırı uyaracaksa

•ya da Kael’in öz varlığıyla uyumsuzluk gösterecekse

o hücre var olmuyordu.

Sanki bedenim, kendi içindeki evrime bir sınır çizmişti.

Ve bu sınır şuydu:
“Kael’e zarar veren hiçbir şey, Kael’in bedeni içinde kalamaz.”

Bu noktadan sonra şunu fark ettim.

Beynin manayı sevmesi bir tesadüf değildi.
Mutlak İlkel Varlığı, bu eğilimi kabul edilebilir bulmuştu.

Çünkü bu evrim, Kael’i zayıflatmıyor…

onu daha saf hâline yaklaştırıyordu.

Bu artık bir güç artışı değildi.
Bir teknik de değildi.

Bu, Kael Oksileon’un bedeninin
kendi nihai hâline doğru sessiz bir yürüyüşüydü.

Ve bu yürüyüşün sonu belliydi...

...

[Ding...

Yeni Beceri / Yetenek ?.. Yaratıldı!

...

...

Bulunan sistemin Yetenek olarak kaydedilmesine karar verildi!

Yeni Yetenek: ???

...

Yetenek: Mana-Hücresi
Kademe: Aşkın

Açıklama:
Kullanıcının bedeni, manayı harcanan bir enerji olmaktan çıkararak biyolojik bir bileşen hâline dönüştürür.

Bu yetenek aktif hâle geldiğinde, kemik iliği manaya uyum sağlar ve günlük kan hücresi üretiminin bir kısmını Mana-Hücresi olarak dönüştürür. Bu hücreler kalp aracılığıyla tüm vücuda dağıtılır ve manayı damar sistemi üzerinden pasif ve sürekli biçimde taşır.

Mana-Hücreleri, merkezi bir Mana Çekirdeği yerine dağıtık bir depolama sistemi oluşturur. Hücrelerde depolanan mana, Mana Çekirdeği’nde biriken mana ile aynı şekilde kullanılabilir ve doğal olarak yenilenir.

Mana-Hücreleri iki ana tipe ayrılır:

• Mana-Eritrositler:
Oksijen ve manayı dokulara iletir, metabolik verimi ve fiziksel dayanıklılığı artırır.

• Mana-Lökositler:
Bağışıklık sistemini güçlendirir, yabancı enerjilere ve uyumsuz etkilere karşı aktif savunma sağlar.

Zamanla, kullanıcının beyni bu düzene uyum sağlar ve çevresel manayı pasif olarak emerek kemik iliğine yönlendirir. Bu süreç geri döndürülemez bir biyolojik evrimdir.

Eğer Mana-Hücresi üretimi bedene zarar verecek seviyeye ulaşırsa, kullanıcının fizyolojik üst otoritesi devreye girerek uyumsuz hücrelerin oluşumunu engeller.

Bu yetenek kapatılamaz.
Bu yetenek geri alınamaz.

Mana artık bir enerji değil,
bedenin kendisidir.]



Kael:
“… (ノ `□’)ノ”

Aşkın Kademe…

Bakışları istemsizce sistem penceresinde donup kaldı.
Gördüğü şey, ilk anda anlamlandırılabilecek türden değildi.

Aşkın Kademe;
Ultra Efsanevi’nin tam beş kademe üzerinde,
enerji ölçeğinde 100 trilyon seviyesini temsil eden,
normal şartlarda yalnızca teorik tablolarda yer alan bir mertebeydi.

Burası, “zor” olanın bile bittiği yerdi.
Ve Kael…

Bu seviyeye ulaşmak için hiçbir enerji harcamamıştı.
Ne 『Sonsuz Yaratım Sanatı』nı aktive etmişti,
ne bir enerji dönüşümü başlatmıştı,
ne de Sonsuz Yaratım Sanatını kullanmıştı.

Bu özellikle önemliydi.

Çünkü 『Sonsuz Yaratım Sanatı』, Kael’in ana becerisiydi.
Enerji biriktirir,
o enerjiyi beceriye, yeteneğe, ekipmana dönüştürür
ve kuralları açıkça bükebilirdi.

Ama bu kez…
o beceri devrede değildi.

Ve unutulmamalıydı ki Yetenekler, sistemin en katı alanlarından biriydi.
Ya doğuştan gelirdi,
ya da Kael gibi istisnai varlıkların, açıkça “hile” sayılan becerileri sayesinde elde edilirdi.

Üçüncü bir yol yoktu.
En azından… şimdiye kadar.

Ama Kael, bu iki yolu da kullanmamıştı.

Sadece aklına gelen bir fikri almıştı.
Üzerinde düşünmüş,
denemiş,
yanılmış,
tekrar denemişti.

Üç gün boyunca.

Ne kendini tüketmişti,
ne enerjisini boşaltmıştı,
ne de sistemi zorlayacak bir hamle yapmıştı.

Sadece…
bedenini ve manayı doğru noktada bir araya getirmişti.

Ve sistem, bunu bir “yetenek” olarak,
bir doğal varoluş değişimi olarak kayda almıştı.

Bu yüzden sonuç bir beceri değildi.
Bu yüzden sonuç enerjiye bağlanmamıştı.

Bu yüzden…

Kademe Aşkın olarak belirlenmişti.

Bu yeteneği yaratmamıştı.
Bu yetenek, onun iradesiyle yaratılmamıştı.

Bu yetenek…

onun bedeninde ortaya çıkmıştı.
Ve bu, 『Sonsuz Yaratım Sanatı』 bile devreye girmeden gerçekleşmişti.

Bu gerçeğin kendisi,
Aşkın Kademe’den bile daha rahatsız ediciydi.

...

Kael:
>“Vay canına…”

Manamı kemik iliğime yönlendirerek…
Beden Arıtma’nın bile yapmadığı ya da belki yapamadığı, bir şeyi başarmıştım.

Hücreleri…
doğrudan mana ile doldurmuştum.

Normal şartlarda Beden Arıtma, en fazla organ düzeyinde çalışır.
Kasları güçlendirir, kemikleri sertleştirir, iç organları daha dayanıklı hâle getirir.
Ama tüm bunlar hâlâ “üst yapı”ydı.

Hücre düzeyine inmez.
İnemez.

Gerçi… Sonsuz Kademe’nin ötesinde bu kural hâlâ geçerli mi, ondan bile emin değilim.
Ama şunu biliyorum:
Sonsuz Kademe olsan bile, hücrelerini bir mana çekirdeği gibi kullanamazsın.

Bu mümkün değildir.
En azından… şimdiye kadar.

『Mana-Hücresi』 sayesinde, manamı artık çekirdeğimde—
daha doğrusu, hayali çekirdeğimde, biriktirmiyorum.

Onun yerine…
gerçekten var olan fiziksel bedenimde biriktiriyorum.

Bu fark küçük gibi görünebilir.
Ama aslında, yetiştiricilik sisteminin temelini sarsan bir farktı.

Sonuçta yetiştiricilerin mana biriktirdiği “Mana Çekirdeği”,
gerçekte fiziksel bir organ değildir.

O, doğal olarak var olan bir şey hiç değildir.

Biz, manayı uzun süre belirli bir formda tutarak…
onu çekirdek benzeri bir yapıya zorla dönüştürürüz.

Zamanla mana, “çekirdek” olarak algılanmaya başlar.
Beden de buna uyum sağlar.
Ve insanlar buna… Mana Çekirdeği der.

Ama bu, doğanın sunduğu bir yapı değil.
Bu… bir yetiştirme fenomenidir.

Beden Arıtma ise farklı bir yoldur.
Mana ile kemikleri, organları, kasları ve sinirleri güçlendirirsin.
Bunun iki Amacından biri:

Eğer bir gün Mana Çekirdeği zarar görürse, ya da tamamen yok olursa, bedenin hâlâ güçlü kalsın.

Yani beden, çekirdeğin yedek sistemi gibidir.

Ama benim yaptığım şey…
bunların hiçbiri değildi.

Ben, Mana Çekirdeği’nin yerini alabilecek bir şey yaratmıştım.

Daha doğrusu…
keşfetmiştim.

『Mana-Hücresi』, manayı merkezi bir noktada toplamak yerine,
onu hücrelerin içine dağıtıyordu.

Belki tek bir hücrenin depolayabileceği mana miktarı,
bir Mana Çekirdeği’nden çok daha azdı.

Ama bu fark…
önemsizdi.

Çünkü Mana Çekirdeği birdi.

Ama bir bedenin içinde…
trilyonlarca hücre vardı.

Bu da demek oluyordu ki

Mana artık tek bir noktada biriken,
kırılabilir, hasar alabilir, yok edilebilir bir yapı olmaktan çıkıyordu.

Mana…
benim bedenim oluyordu.

Bir hücre yok edilse bile sorun değildi.
Binlercesi yok olsa bile… denge bozulmazdı.

Çünkü mana artık merkezî değil,
dağıtık bir varoluşa geçmişti.

Bu bir güç artışı değildi.
Bu, bir “daha fazla mana” meselesi de değildi.

Bu…
yetiştiriciliğin mantığını değiştiren bir şeydi.

Kael bir an durdu.
Kalbinin heyecanla attığını hissetti.

Eğer ki tüm hücrelerini, Mana-Hücresi hâline getirirse...
Eğer Mana-Hücreleri çoğalmaya devam ederse…

O zaman bir gün,
Mana Çekirdeği diye bir şeye
hiç ihtiyaç kalmayabilirdi.
Ve bu düşünce…

Heyecan ve korku vericiydi.

...

Kael:
>“Tamamdır…”
『Mana-Hücresi』nin nasıl elde edilebileceğini artık biliyordu.
Bu bilgi, başlı başına bir güçtü.

Şimdi asıl soru şuydu:

Bunu…
başkalarına da öğretmeli miydi?

Aklına ilk gelenler belliydi.
Ailesi.
Ve kızlar.

Onlar için risk alabilirdi.
Ama bu risk, küçük bir şey değildi.

Sonuçta bu, sıradan bir teknik değildi.
Aşkın Kademe bir Yetenek söz konusuydu.

Ve bu yetenek, kâğıt üzerinde son derece basit görünüyordu:
Kemik iliğine mana yönlendirmek…
Ve kemik iliğinin, bu manayı özümserken ölmemek.

Ama pratikte?
Bu, çoğu insan için doğrudan ölüm fermanıydı.

Kael’in fiziği
『Mutlak İlkel Varlığı』
bu süreçte ona açıkça yardım etmişti.
Hücresel çöküşü engellemiş,
uyumsuzluğu daha doğmadan bastırmış,
acı eşiğini neredeyse yok etmişti.

Ama bu, Kael’in bu başarıya sadece fiziği sayesinde ulaştığı anlamına mı geliyordu?

Cevap netti.
Hayır.

Kael, Mana-Hücrelerini yine de yaratabilirdi.
Bu sonuçtan emindi.

『Mutlak İlkel Varlığı』 olmasaydı bile…
süreç daha yavaş olurdu.
Daha sancılı olurdu.
Belki defalarca başarısız olurdu.
Ama imkânsız olmazdı.

Fiziği, sonucu belirlememişti.
Sadece yolu kısaltmıştı.
Ve bedelini hafifletmişti.
Yine de…
Bu bilgiyi başkalarına aktarmak demek,
onları doğrudan bir uçurumun kenarına götürmek demekti.

Ya başaramazlarsa?
Ya bedenleri bu evrimi kabul etmezse?

Kael, istemeden de olsa yumruklarını sıktı.
Aşkın Kademe bir Yetenek…

sadece “öğretilebilir” diye hafife alınacak bir şey değildi.

Belki de daha güvenli bir yol vardı.
Eğer bir gün 100 trilyon enerjiyi rahatça elde edebileceği bir noktaya gelirse…
Bu Yeteneği doğrudan bir Beceri ya da Yetenek olarak
onlara aktarabilirdi.
Risksiz.
Kesin.
Geri dönüşü olmayan ama ölümcül de olmayan bir yol.

Ama bu…
geleceğin meselesiydi.

Kael konuyu şimdilik bir kenara bırakmayı tercih etti.

Kael:
>“Her neyse…
Bu Yetenek işini turnuvadan sonra düşünürüm.”

Bakışları, istemsizce önündeki boşluğa kaydı.

Zihni artık başka bir yöne dönmüştü.
Dahiler Turnuvası.
Rakipler.
Bilinmeyen güçler.
Henüz görmediği seviyeler.

Kael’in dudaklarında, fark edilmesi zor bir gülümseme belirdi.

>“Asıl merak ettiğim…
Karşıma çıkacak kişiler ne kadar güçlü olacak?”

...

•Tekpi Bırakmayı

•Yorum Atmayı, unutmayın!

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

55   Önceki Bölüm