Çevrede, artık hareket etmeyen bedenlere sarılarak, ağlayanlar vardı.
Bir kadın, göğsü keskin bir şeyle yarılmış bir adama sımsıkı sarılmıştı. Bir çocuk, asla uyanmayacak olan babasını sarsıyordu. Kederin sesleri korkunun seslerine karışıyor, Damian birinin nerede bitip, diğerinin nerede başladığını ayırt edemiyordu.
Kaşları daha da çatılmıştı.
Daha Düşük Varoluşlar.
Bazı kibirli Savaşçılar, Manası Olmayanlar’a ya da Mana’yı gerçekten Kullanamayanlar’a böyle derdi.
Taş Toprakları’nda statü her şeydi.
Ve bazıları... Pek çoklarının üzerinde hüküm sürmeyi seçerdi.
Altın Kabile’nin Kasabı’nın vücudunda, mavi Mana’nın soluk, kıvrılan yılanları görülebiliyordu. Derisinin altında, canlı birer Varoluş gibi kıvranıyorlardı, sadece Algı’nın Sınırlar’ında fark edilebiliyorlardı. Bu Varoluş, insan eti içine hapsedilmiş bir mamutun gücüne sahipmiş gibi görünmesini sağlayan bir kuvvet barındırıyordu.
Ve Damian, her ne kadar sakat kalmış olsa da, bu baskı hissinin ne anlama geldiğini hâlâ hatırlıyordu.
Bunu daha önce de hissetmişti.
Adam Amca’ya doğru bakarken, endişeli bir ifadesi vardı.
İşlerin yakında çok kötü bir yöne gideceğini şimdiden görebiliyordu.
Gözleri, hala Reise doğru koşan Elena’yı takip ediyordu. Ateşli saçları arkasında dalgalanıyordu. Yüzü babası için duyduğu korkuyla çarpılmıştı.
Düşünmüyordu.
Damian’ın gözleri çaktı ve kararlı bir şekilde hareket etti.
Adam Amca kabilenin merkezine doğru ilerlemeye devam ederken, Damian üç hızlı adımda Elena’ya yetişti. Ayağını sessizce uzattı, hamlesini kızın momentumuyla mükemmel bir şekilde zamanladı.
Birlikte yere yuvarlandılar.
Sert taş ve çamur, ciğerlerindeki nefesi söküp, atacak kadar sert bir şekilde vücuduna çarptı. Avuç içleri nesillerdir üzerinde yürünmüş toprağa sürtündü. Diz kapağı sert bir şeye çarparak, çatladı.
Ancak acıyı görmezden geldi.
Elena’nın az önce ne olduğunu anlamaya çalışırken, yüzünde beliren şaşkınlık ve incinmiş ifadeyi de görmezden geldi.
Kız’ı öndeki Savaşçılar’ın görüş alanından gizledi; Yerden çamur alıp, kızın başına ve yüzüne sürmeye başlarken, hareketleri istikrarlı ve hesaplıydı.
“Ne yapıyorsun sen...“
Elena, onu başından savmaya çalıştı ama Damian o çelimsiz vücuduna rağmen hala hızlıydı!
Eller’i, parçalanmış Temel’inin bile silemediği, yıllar süren eğitimin içine kazıdığı bir hassasiyetle hareket ediyordu.
Tüm bunları yapıyordu çünkü olayların nasıl gelişeceğini şimdiden görebiliyordu.
Elena, Reis’e doğru atılacaktı.
Az önce hareket etmeseydi açıkça bu kabileden kadınları haraç olarak almaya geldiğini söyleyen Altın Kabile’nin Kasabı, ona bakacaktı.
Ve onu listesine ekleyecekti.
Her ne kadar biraz tombul ve kaslı olsa da, Reisin kızı olarak Elena iyi bakılmıştı. Cildi fazla güneşten yıpranmamıştı. Yüz hatları, kirin ve o hırçınlığın altında, Kasap gibi adamların fark edeceği belli bir kaliteye sahipti.
Damian, tanımadığı kişilerin başına talihsizlik çöktüğünde, bakışlarını başka yöne çevirebilse de...
Çok iyi tanıdığı birine karşı uygulanan bir vahşet sahnesini izlerken, duygusallığı muhtemelen nüksederdi.
Onun için böyle bir şey bir ihtimal ya da düşünce bile olmazken, aynı zamanda umutsuz ve aşık bir genç aptal olduğu anlamına gelmiyordu; Sadece son birkaç yıldır kendisini darlayan bu kıza karşı bir gönül borcu, bir yakınlık taşıyordu.
Bu aslında Adam Amca’nın İlkeler’inin bir başka ihlaliydi.
Onun resmi olarak adlandırmayı sevdiği Şekliyle; Taş İlkeler’iydi.
İkinci İlke: Duygularının muhakemeni gölgelemesine asla izin verme ve hiçbir şeye ya da hiç kimseye asla bağlanma. Pek çok adam duygusallık yüzünden öldü.
Asla fazla bağlanma. Bu kabilede pek fazla ilişki kurmadığı için bu İlke’ye çoğunlukla harfiyen uymuştu.
Damian, ayağa kalkarken, başını salladı.
Gözlerini öndeki sahneden ayırmadan Elena’ya fısıldadı.
“Şimdilik aşağıda kal. Bakalım Adam Amca işleri yatıştırabilecek mi? Arkamda dur.“
Her şeye rağmen sesi sabitti.
“İkinci İlke’yi hatırla.“
Kıza, kendisinin bile ihlal etmeye yaklaştığı bir İlke’yi hatırlatmaya çalıştı.
...!
Elena’nın gözleri çelişkili duygularla fal taşı gibi açılmıştı. Babası için duyduğu korku. Zapt edilmenin verdiği öfke.
Ama şimdilik aşağıda kalmıştı.
Damian, Adam Amca’nın Reisin yanına vardığı sahneye doğru dönmüştü.
Ve yaşlı Savaşçı... dönüşmüştü.
Bu, fiziksel bir değişim değildi, tam olarak değil. Adam, hâlâ bronz tenli ve yıpranmış hatları olan aynı sert adamdı. Hâlâ onlarca yıllık şiddetle kazanılmış aynı kalın kaslara sahipti. Hâlâ çok fazla ölüme tanıklık etmiş aynı yorgun gözlere sahipti.
Ancak etrafındaki hava değişmişti.
Yaşlı vücudu bir askerin duruşuyla dikleşmiş ve mavi Mana yılanları derisinin altında gözle görülür şekilde kıvrılmaya başlamıştı. Kasabın üzerindekiler gibi hareket ediyor, yüzeye çıkıyor ve sonra tekrar derinlere dalıyorlardı. Uyuyan güç artık uyanmıştı.
Adam Amca kendisinin bu yönünü pek sık göstermezdi.
Çiftçilik ve saklanarak geçen yıllarda göstermemişti.
Sakat bir Prens’e Doktrinler’i öğrettiği o sessiz anlarda göstermemişti.
Ancak şimdi, Altın Kabile’nin Kasab’ı ile yüzleşirken, yaşlı Savaşçı gücünün görünür olmasına izin verdi. Kullanımdan dolayı çentiklenmiş ve yıpranmış mızrağı, nasıl öldürüleceğini hatırlayan ellerde aniden çok daha tehlikeli görünmeye başlamıştı.
Konuştuğunda, sesi kabilenin kanlı merkezinde yankılandı.
“Dostum.“
Kelime hiçbir sıcaklık barındırmıyordu.
“Daha fazla kan dökülmeden bu işi bitirmeye ne dersin? Biraz... Diplomasi’ye ne dersin?“
...!
Damian, sakin ama gergin bir ifadeyle izliyordu.
Adam Amca’nın İlkeler’inden bir başkasını daha uygulamaya koyduğunu görmüştü.
Dokuzuncu Taş İlke’si.
Bir şeyi diplomasi ile çözebiliyorsan, öyle yap.
Çünkü bir savaş başladığında, ya yaşarsın ya da ölürsün.
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.