Eğer bu iş arkada sayısız ceset bırakmadan bitirilebiliyorsa, neden olmasın?
Başkaları bu korkunç sahneye bakıp, şöyle düşünebilirdi... Bunu yapan kişi bizimle aynı gökyüzü altında var olamaz! Ya onlar yok olur ya da biz!
Bazıları böyle düşünebilirdi ve büyük ihtimalle, yok olanlar da onlar olurdu. Sahip oldukları tüm hayaller, Taş Toprakları’nın uçsuz bucaksız ve pürüzlü atıklarında yerle bir olurdu.
Adam Amca diplomasi çağrısında bulundu.
Altın Kabile’nin Kasab’ı, tehditkar bir şekilde ayağa kalkmadan önce onu tepeden tırnağa süzdü.
Vücudunun etrafındaki kıvrılan Mana lifleri, uykudan uyanan yılanlar gibi derisinin altında kıvranarak, daha da belirginleşti. Varoluş’u kabardı; Kabilenin kan gölüne dönmüş merkezini, havanın kendisini bile ağırlaştıran bir şeyle doldurdu.
Bakışlarını çevirdi ve konuştu.
“Sen de kim oluyorsun?“
Sesi rahattı. Neredeyse dostçaydı.
“Yüzündeki o kibirli bakıştan hoşlanmadım ama...“
Yüzüne bir gülümseme yayıldı.
“En çok senin gibi Rasyonel insanları severim. Diplomasiye bayılırım!“
Bu sözleri, silahı damlayan kanla çevriliyken, söylüyordu.
Bu sözleri, gözlerinde artık başkalarını insan olarak görmeyi çoktan bırakmış bir adamdan gelen o muazzam kan arzusu varken, söylüyordu.
Ama parıldayarak, gülümsedi ve devam etti.
“Daha önce belirttiğim gibi. Haraç olarak seçtiğim kadınları alırım. Haraç olarak herhangi bir mahsul bile istemeyeceğim, sadece kadınları. İstediğimi alır ve giderim.“
Kollarını iki yana açtı, bu jesti neredeyse yüce gönüllüydü.
“Öyle görünmesem de doğuştan barışçıl bir insanım. Öldürmekten nefret ederim. Ah, birinin saniyeler içinde babasını ya da annesini, ya da her ikisini birden kaybettiği andaki o çaresiz bakış!“
Abartılı bir kederle başını salladı.
“Böyle bakışlara dayanamıyorum. Bu yüzden, evet. Diplomasi’yi severim.“
Diplomasi.
Damian, bu iğrenç mahluğa karşı neredeyse tükürecek kadar keskinleşen gözlerle bakıyordu.
Eğer öldürmekten nefret ediyorsa, neden ona Altın Kabile’nin Kasab’ı deniyordu?
Hayır.
Bu canavarın gözlerinde her şeyi görebiliyordu.
Ve evet, o bir insandan çok bir canavardı. Yıllar önce Damian, evinden kaçarken, benzer gözler görmüştü. Sırf... İstedikleri için öldüren ve yeri kanla boyayan Savaşçılar’ı. Sırf güçleri yettiği için nahoş eylemlerde bulunanları.
Bu adam, bu canavar, tam olarak onlar gibiydi.
Tek sorun, onun güçlü olmasıydı.
Ve bu güç, Taş Toprakları’ndaki diğer her şey gibi, Mana ile bağlantılıydı.
Mana Her Şey’di ve Mana Her Şey’i yapardı.
Mana, Varoluş’un can damarıydı; Dağları yürüten ve canavarları imkansız boyutlara ulaştıran kuvvetin kendisiydi. Bu Güc’ü kendi içlerine çekmeyi öğrenenler, Sıradan Etin Kırılgan Sınırlar’ını Aşan Varoluşlar Savaşçılar olurlardı.
Mana’yı çekip, kullanabilen Savaşçılar, her biri Mana ile daha derin bir bağı ve bedenin daha köklü bir dönüşümünü temsil eden Dokuz Katman’a ayrılırdı.
Ve Damian’ın önündeki bu canavar... Birinci Katman’ın en zirvesindeydi.
Etn Uyanış’ı.
Damian, rahmetli annesinin o gençken verdiği dersleri hatırlamak zorunda kalmıştı.
Etin Uyanışı, bedenin Mana içmeyi öğrendiği evreydi.
Bu aşamada, kişi etrafındaki atmosferdeki Mana’yı ilk kez hissederdi. Bu, algının Sınırlar’ında bir karıncalanma, belirli yerlerden, belirli yaratıklardan veya belirli ânlardan yayılan bir sıcaklık gibi gelirdi. Savaşçı adayı, vücudunu bu Enerji’ye açmayı öğrenir ve onu, susuz kalmış toprağa sızan su gibi etine işlemesine izin verirdi.
Bunu yaptıkça, kaslar mutlaka büyümeden daha yoğun hâle gelirdi. Cilt ustaca sertleşir, kesiklere ve sıyrıklara karşı daha dirençli olurdu. Dayanıklılık belirgin şekilde artar, bitkin düşmeden daha uzun süre efor sarf edilmesini sağlardı. Duyular, özellikle duyma ve koklama yetisi hafifçe keskinleşirdi. Küçük yaralar daha hızlı iyileşirdi.
Damian o güç hissini çok iyi biliyordu.
Mana’yı hissetme ve tutma yeteneğine sahip olan Temel’i paramparça edilmeden önce, o da bizzat Etin Uyanışı’na dalmıştı.
Deri üzerinde atan o mavi Mana lifleri, sıradan bir taşı kırabilecek kadar güçlüydü!
O, tehlikeliydi.
Bu yüzden Adam Amca diplomasi yolundan başlamıştı.
Altın Kabile’nin Kasab’ı, gülünç sözlerinin ardından çöken ürkütücü sessizliğin ardından etrafına bakındı. Bakışları Adam Amca’dan Reise, oradan da çevredeki diğer herkese kaydı.
Şeytani bir şekilde gülümsedi ve başıyla onayladı.
“Pekala. Şuradaki o on üç kişi...!“
Kemik bıçağıyla, Kaos sırasında bir araya toplanmış bir grup genç kadını işaret etti. Yüzleri gözyaşlarıyla kaplıydı. Vücutları, kendilerini neyin beklediğini tam olarak bilmenin verdiği o korkuyla titriyordu.
“Onları bağlayın ve toplayın; Gidiş hazırlıklarımızı yapalım ve bu zavallı kabileye iyileşmesi için zaman tanıyalım. Sonunda ışığı görsünler.“
Adamlarına işaret etti.
Birkaç Savaşçı, ifadelerinde yaş ve çaresizlik barınan genç kadın grubuna doğru hareket etmeye başladı. Bazıları geri çekilmeye çalıştı. Diğerleri ise dehşetten öylece donup, kalmış hareket bile edemiyorlardı.
Ve tüm bu süre boyunca... Kasap, Adam Amca ve Reisin üzerinde gülümseyen bakışlarını tutmuştu!
Sanki bir şeyi bekliyordu.
Damian o anda içini çekti.
Her şeyi görebiliyordu.
Bugünün zor bir gün olacağını biliyordu.
Çünkü bir sonraki anda, yaralı Reis, parmaklarının arasından hâlâ kızıl kan sızdıran yarasına rağmen tam boyuna dikilmişti. Taş kılıcı havaya kalktı ve vücudu bu çabayla sarsılsa da, sesi, kanlı toprakta halkını sayısız sınavdan geçirmiş bir adamın gücüyle yankılandı.
“Halkım, savunmak için benimdir.“
Reis Ayala’nın gözleri, sönmeyi reddeden bir ışıkla yanıyordu.
“Bugün tek bir kişiyi bile alamazsın.“
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.