Yukarı Çık




1   Önceki Bölüm 

           
Sonrasında yağmur yağdı ve dindi. Dazai, Mimic hakkında bilgi edinebilmek için koşuşturuyordu ve ben şehrin dört yanında ipucu arıyordum. Her geçen saniyede parmaklarımın arasından önemli bir şey kayıp gidiyormuş gibi hissetsem de ne olduğunu çıkartamıyordum. Önemli olduğu kadar görmesi zordu -özellikle onu kaybettiğim için.
 
Biraz daha etrafta gezindim. Ango neden kayıplara karışmıştı? Bir şekilde Mimic ile ilişkisi olduğu kesindi ama nasıl bir ilişki olduğu hala gizemdi. Neden o saati satın aldığı yalanını uydurduğunu hala anlayamamıştım. Aydınlık ve kusursuz bir mezarlıkta tek başına gezinip duran solgun bir zombi gibi, ben de Yokohama’da var olmayan bir umudun peşinde amaçsızca dolaşmayı sürdürdüm.
 
Bir sonuca varsam da kimseye söylemedim. Tahminimin doğru olduğu düşüncesini kendime yedirtemiyordum. Dazai’nin de aynı sonuca vardığından emindim fakat muhtemelen o da kimseye bahsetmiyordu.
 
Mimic’in ortaya çıkmasıyla beraber kayboldu, müttefik yapmak için iş gezisi hakkında yalan söyledi, kasada silah saklıydı ve Mimic’in nişancısı o silahı hevesle geri almayı denemişti.
 
Sakaguchi Ango, Mimic’in casusuydu.
 
Artık her şey yerine oturuyordu.
 
Mimic, Ango’yu istihbarat toplaması için mafyaya göndermişti.
 
Başımı salladım. Bunun doğru olması mümkün değildi. Eğer gerçekten öyleyse, demek ki Ango, Dazai ve patronu bile kandırabilecek kadar yetenekli bir casusmuş. Hükümetin ajanlarını utandıracak kadar ustaymış. Mimic böylesine becerikli bir casusu Mafyaya göndererek ne kazanacaktı?
 
“Suratın bir karış asılmış Odasaku. N’oldu? Kabız mı oldun?” Restoran sahibi bana seslendi.
 
“Düşünüyorum sadece. Kabız olsaydım köri gibi baharatlı yiyecekler yemekten kaçınırdım.”
 
Akşam yemeğinde pilav üstünde köri yiyordum.
 
“Oh… Doğru, haklısın sanırım. Hey Odasaku, köri yerken insanlar sana böyle sorular sorduğunda kızmıyor musun?”
 
“Bilmem.” diye cevap verdim. “Kızmalı mıyım?”
 
“Uh… bilmem ki.”
 
“Gerçekten mi?” Düz bir ifadeyle sordum.
 
“Kendini çok zorlama Odasaku.”
 
Restoran sahibini yakından tanıyordum. Dik dururken ayaklarını göremeyecek kadar şişko karınlı, elli yaşlarında bir adamdı. Saçları ara ara dökülmüş ve çok gülümsemekten gözlerinin kenarları kırışmıştı. Giydiği sarı önlük kendisine tam otururdu, bazen annesinin karnından o önlükle mi çıktığını merak ederdim.
 
Alışkanlık gereği haftada üç kere bu dükkândan köri yerdim. Alışkanlıklar garip şeylerdi. Birkaç gün köri yemezsem ağzım nedense kurur kalır ve odaklanamazdım. Yeraltı dünyasında yeterince uyuşturucu bağımlısı görmüştüm bu yüzden bağımlılık krizine girdiklerinde hissettikleri duygu muhtemelen aynıydı.
 
“Köri nasıl olmuş?
 
“Her zamanki gibi.”
 
Buradaki köri basitti: içinde tereyağlı sosta haşlanmış sebzeler, sarımsakla sotelenmiş et parçaları, hafif bir dashi aroması vardı. Malzemeler karışık baharatlar eşliğinde pişirildikten sonra bol pilavın üzerine dökülür ve güzelce karıştırılırdı. Üzerine bir yumurta ve biraz sos eklenildikten sonra yemeye hazır hale gelirdi.
 
Karnım iyice doymuştu, kendime bir fincan kahve aldım ve huzurun tadını çıkardım. Sonra, “Çocuklar nasıl?” diye sordum
 
“Aynılar.” Restoran sahibi yemek tabağını bir bez parçasıyla silerken bana cevap verdi. “Çete gibiler. Beş tane olduklarından güç bela geçiniyorlar ama bir beş daha olsaydı Japonya Uluslararası İş birliği Bankası’nı bile soyabilirlerdi herhâlde. İkinci kattalar. Git selam ver.”
 
Önerisine uymaya karar verdim. Restoranın üstündeki kat eve dönüştürülmeden önce toplantı salonu olarak kullanılıyordu. Merdivenlerden çıktım. Beton duvarlar lekeli duvar kağıtlarıyla kaplıydı ve ara ara donatı demirleri betonun ardından görülebiliyordu. Yukarıya ulaştığımda karşıma iki kapı çıktı, ilki çocukların odasına ikincisi ise depoya açılıyordu. İlkini açtım.
 
“Yo, n’aptınız?”
 
Çocukları selamladım, her biri farklı aktivitelerle vakitlerini geçiriyordu. Resimli kitap okuyor, resim yapıyor, yumruğu büyüklüğündeki topu duvarda sektiriyor ve ipi parmağa geçirme oyunu oynuyordu. Çocukların en küçüğü dört yaşında bir kızdı ve en büyüğü dokuz yaşındaki bir erkekti. Kimse bana bakmadı.
 
“İhtiyar adamı çok yormuyorsunuz, değil mi? Eskiden ordudaydı, disiplinli adamdır. Çok şikâyet ederseniz—”
 
Çocuklarla dalga geçerken gözüme bir şey takıldı. Beş kişi olmaları gerekirken yalnızca dördü karşımdaydı. Sağımdaki yorgandan bir hareket sezdim. Anında bacaklarımı indirip duruşumu düzelttim. Yatağın gölgelerinden çevik bir figür -beşincileri üzerime atıldı.  Ondan kaçınmak için başımı eğdim.
 
Fakat beşincileri yalnızca yemdi. Resim çizen küçük kız sağ bacağıma tutunduğunda dengemi kaybettim. Başından beri planları buydu. Yaklaşan gerçek saldırıya önlemek için boştaki sol bacağımı kaldırdım ama kıpırdayamadım, ip oyununda kullanılan ip şimdi hareket alanımı kısıtlıyordu. Tuzağa düşmüştüm. Bileğim kalın, gerilmiş ipe takıldı ve adımımı şaşırdığımdan havada bocaladım.
 
Sağ elimle ranzaya tutunarak yere düşmekten kurtuldum ama çocuklar bunu da tahmin etmişti. Yatağın korkuluklarını kayganlaşana kadar pastel boyalarla boyadıklarından elim kaydı. İki elimle yere yapıştım. İçgüdüsel olarak kalkmaya çalıştım ancak ne yazık ki sırtımı çocuk çetesine bir anlığına açıkta bırakmıştım. Bu fırsatı kaçırmalarına imkân yoktu. Yedi ve sekiz yaşındaki erkek çocukların arkamdan bana atıldığını hissedebiliyordum. Şimdi beni yakalamalarına izin verirsem darağacına yürüyen bir mahkûmdan farkım kalmazdı. Onlara Mafyanın ne kadar korkunç olduğunu öğretmem gerekiyordu.
 
Yanımda yuvarlanan topu elimin tersiyle ittirdim, duvardan seken top yedi yaşındaki çocuğun tam yüzüne isabet etti. Artık hedefini göremeyen çocuk yere düşüp siper aldı. Sonra bileğimi kurtardım, halattan hazırlanan tuzağı parçalayıp ağırlığımı sol bacağıma verdim. Sağ bacağımı havaya kaldırdığımda bacağıma yapışan çocuk gülerek çığlık attı ve yere düştü. Geriye sırtıma atlayan sekiz yaşındaki çocuk kalmıştı ama tek başına beni yenemezdi. Hala sırtıma tutunmuş bir haldeyken ayağa kalktım.
 
Yatakta saklanan çevik çocuk, çetenin lideriydi. Adamlarının nahoş yenilgisine tanık olduktan sonra bile cesurca saldırıya geçti. Planı bizzat kendisi hazırladığı için ne kadar umutsuz olursa olsun geri adım atamazdı.
 
Bana saldırmaya çalışan lideri yakaladım. Bacaklarımı tutup dengemi bozmak için takdire şayan bir girişimde bulunsa da aramızdaki kilo farkını kapatamazdı. Çocuğu kollarının altından tutup kaldırdım, ters çevirdim ve salladım. Akşamdan kalma bir keçi gibi meledi.
 
“Pes ediyor musun?” diye sordum.
 
“Asla!” çığlık attı.
 
Savaşacak gücü kendinde bulamayan diğerleri, liderlerinin komutanları olarak onurunu daha ne kadar koruyabileceğini görmek için izlediler.
 
“Öyleyse Mafyanın işkence yöntemlerini kullanmam gerekiyor.”
 
Koltuk altına koyduğum iki elimle çocuğu sanki yarınlar yokmuşçasına gıdıkladım.
 
“Hahaha! B-bekle- hahahaha!”
 
Teslim olma şartlarımı kabul etmesi iki dakika kırk iki saniye sürdü.
 
 
***

 
 
Sonrasında çocuklarla bir süreliğine konuştum. Anlaşılan o ki, restorandaki hayatları genel olarak idare edilebilirmiş ama üç günde bir değişen yemek menüsünden memnun sayılmazlarmış. Tez vakitte geliştirilmesini ya da en azından mutfakta bulunmalarına izin verilmesini talep ettiler.
 
“Babalık iyi ama…” en büyükleri konuştu. “Hepimize çocukmuşuz gibi davranıyor ama artık yetişkiniz, tamam mı? Bu kadar hızlı büyümemiz yetişkinlerin zoruna mı gidiyor?”
 
Muhtemelen dedim.
 
“Bir dahaki sefere seni yakalayacağız!” diye bağırdı çocuklar, ben de bunu dört gözle beklediğimi söyledim —ki gerçekten bekliyordum. Sonra ikinci kata indim. Restorana döndüğümde gelen yeni müşterinin tanıdık sesini duydum.
 
“Oha! Çok acı yapmışsınız! Hem de çok! Gizli malzemeniz neydi? Lav mı?!”
 
“Hahaha, fazla mı geldi? Odasaku hep bunu yiyor. Hey, Odasaku hoş geldin. Çocuklar nasıldı?”
 
“Az kalsın kazanıyorlardı ama yenilmedim.” diye yanıtladım. “Ancak nereye tutunacağımı tahmin ettiklerinden kaymam için pastel boyalarla orayı boyamışlar. Bir anlığına gerçekten endişelenmiştim. Sayıları on olursa bir bankayı soyabileceklerini söylemiştin ama bence mevcut sayılarıyla bunu iki yıl içinde başarabilirler.”
 
“Belki onları işe almalıyım…” Dazai terini silerken sırıttı. “Her şeyi duydum Odasaku. Beş çocuk yetiştiriyormuşsun? Üstelik Ejderha Başı Çatışmasından kalan yetimlermiş.”
 
Saklamaya çalışsam da Dazai yarım günlük araştırmayla bunu zaten öğrenebilirdi.
 
“Evet.” Başımı salladım.
 
Çocuklar yetim kalmıştı. Onları kurtarmasaydım hepsi ölecekti. İki yıl önce Liman Mafyası da dahil olmak üzere pek çok örgüt Ejderha Başı Çatışması olarak bilinen büyük ölçekli bir yeraltı anlaşmazlığına karışmıştı. Ölen bir yetenek kullanıcısı ardında beş yüz milyar yenlik kara parayı bırakınca tüm Kanto bölgesine yayılan kanlı, vahşi bir kargaşa çıktı. Sonuç olarak çoğu illegal silahlı örgütler yok olma noktasına kadar geldi.
 
Mücadelede ben de yer almıştım. Sokaklarda yürürken her on dakikada bir saldırıya uğradığınız bir vahşet vardı. Sonunda sayısız ceset çıkarıldı.
 
İkinci kattaki çocukların çatışma bittikten sonra gidebilecekleri hiçbir yer kalmamıştı.
 
“Öldürmeyi reddeden bir mafya üyesi, yetenekli olmasına rağmen rütbesini yükseltmekle ilgilenmeyen, beş yetimi yetiştiren adam— Sakunosuke Oda” Dazai gülümsedi. “Tuhaf adamsın. Mafyanın en tuhaf adamı olabilirsin.”
 
Dazai Mafyada olduğu sürece mümkün değildi.
 
Restoran sahibine bir kez daha dönüp ceketimin cebinden bir zarf dolusu para çıkardım.
 
“Bu para şimdilik çocuklar için yeterli olmalı.”
 
“Emin misin Odasaku?” Mekân sahibi endişeli bir sesle ellerini önlüğüne sildi ve zarfı aldı. “Kazancının çoğunu buraya harcadığını biliyorum… sakıncası yoksa ben de biraz para ekleyebilirim.”
 
“Yerinizi kullanmamıza izin verdiğiniz için teşekkür ederim. Kalacak yer ve hazırladığınız köriler yeter de artar.”
 
“Odasaku, ciddi ciddi bu köriyi her gün yiyor musun?” diye sordu Dazai, suyundan içerken. “Acısından çenem düşecek.”
 
“Dazai, senin burada ne işin var?” diye sordum.
 
“Dava hakkında sana söylemem gereken bir şey var. Son konuşmamızdan bu yana düşmanla ilgili pek çok şey öğrendik.”
 
Bildiğim tek bir dava vardı.
 
“Babalık, özür dilerim ama bizi yalnız bırakır mısın?”
 
“Tabii tabii. Ben arkada hazırlıklara devam edeyim, müşteri gelirse haber verin yeter.”
 
Restoran sahibi yüz ifademden durumu anlamış gibiydi ve önlüğünü çıkarıp neşeyle arka kapıdan çıktı. Dazai suyu boğazına dayadıktan sonra körisinin çoğunu bitirebildi. O esnada ben de mutfağa girdim, kahve yaptım ve kendime bir fincan doldurdum.
 
“Of çok acı! Köri bu kadar acı olmak zorunda mı? İnsanlığa bir kastı mı var? Daha az baharatlı olsa daha çok insan yerdi. Yemek kültüründeki bu özensizlik ne böyle?”
 
Cevap vermeden önce biraz düşündüm. “Köriyi daha çok insan yeseydi kimse başka bir şey yemeyeceğinden bildiğimiz yemek kültürü tamamen yok olurdu.”
 
“Mantıklı.” Dazai ikna olmuş gibi gözükerek başını salladı.
 
“Bana ne anlatmak istiyordun?”
 
“Doğrudan konuya gireceğim. Yabancı bir suç örgütüyle karşı karşıyayız.” Bir bardak daha su doldururken açıklamaya başladı. “Japonya’ya kısa bir süre önce gelmişler. Eskiden Avrupa’da tanınan bir suç örgütüymüşler ama İngiltere’de yetenek kullanıcılarından oluşan organizasyon, Saat Kulesi Nişanının üyeleri tarafından kıtadan kovulmuşlar ve Japonya’ya kaçmışlar.”
 
“Avrupa’dan bir suç örgütü mü?”
 
Avrupa hem hükümetin hem de çeşitli suç örgütlerinin işe aldığı üst düzey yetenek kullanıcılarının yuvasıydı ve sonuç olarak bu yetenek kullanıcıları kıta genelinde oldukça karmaşık ve ayrıntılı bir güç yapısı kurmuştu. Yetenek kullanıcılarını, diğer ülkelere kaçmalarını engellemek için sıkı gözetimde tutuyorlardı.
 
Dazai’ye nasıl Japonya’ya girebildiklerini sorduğumda “Evet, yetenek kullanıcılarından oluşan bir suç örgütü başka bir ülkeye öyle elini kolunu sallaya sallaya giremez. Perde arkasında başka işler dönüyordur. Japonya’da işbirlikçileri olabilir.”
 
“Ama Japonya’ya gelmelerinin nedeni neydi?”
 
“Bilmiyorum. Öğrenmenin tek yolu onlara sormak. Tahmin edebiliriz gerçi. Güvenebilecekleri kimse olmadan yabancı topraklara kaçtılar. Hor görüyormuşum gibi gözükebilir ama tek kuruşları yok. Belki Liman Mafyasının bölgesini ve kaçakçılık yollarını ele geçirmeye kalkışıyorlardır.”
 
Mümkündü. Beş parasız suç örgütlerinin istediği tek bir şey vardı: para, para ve daha çok para. Ama aklımı kurcalayan bir şey vardı. Endişemi dile getirmek için ağzımı açtığımda—
“Bekle. Daha bitirmedim.” Dazai aklımı okuyabiliyormuşçasına beni susturdu. “Ne demek istediğini biliyorum Odasaku. İş birliği yapan düşük rütbeli suçluların kurduğu bir grup olamayacak kadar yetenekliler değil mi? Ben de aynı şeyi düşündüm. Buralarda keskin nişancılarla gözcülerin birlikte, hele bu kadar uyumlu bir şekilde çalıştığını görmek zor. Eski asker oldukları belli. Aldığım istihbarata göre örgüt lideri güçlü bir yetenek kullanıcısı ve deneyimli bir grubu komuta eden asker. Yakında daha detaylı bilgiler alacağım. Neyse, adamları hafife alamayız. Böyle ince taktiklerle sistemik bir şekilde saldırırlarsa Liman Mafyasını bile çökertebilirler.”
 
“Patronun bundan haberi var mı?”
 
“Anlattım.” Dazai gönülsüzce yanıtladı. “Beni ön cepheye komuta etmem için atadı ve Mimic’e karşı plan hazırlamak üzere görevlendirdi. Bu yüzden hemen tuzak —birkaç basit fare kapanı kurdum. Düşman yakında harekete geçecek gibi hissediyorum.”
 
Mimic iki üç silah çalıp bizi hedef aldıktan sonra öylece şapkalarını asıp evlerine gidecek değildi. Dazai haklıydı. Yeniden saldıracaklardı… ve bu sefer ağır bir darbe indirmeyi planlıyorlardı.
 
“Basit bir soru ama…” dedim ve devam ettim, “…hükümetin yetenekli suç örgütlerine karşı daha sert önlemler alması gerekmiyor muydu?”
 
Dazai ve ben de dahil, dünyada doğaüstü güçlere sahip pek çok insan vardı. Yeteneklerin türü kişiden kişiye değişir fakat bazıları göz ardı edilemeyecek kadar tehlikelidir. Bu yüzden hükümet tehlikeli bireyleri gizliden gizliye, sürekli izleyebilmek için özel bir ajans kurdu. Bu hükümet ajansları da yetenek kullanıcılarıydı ve oldukça beceriklilerdi de.
 
“İçişleri Bakanlığına bağlı Doğaüstü Güçler İçin Özel Yetenekliler Birimini kastediyorsun, değil mi?” diye başını yana eğdi Dazai. “Ama onlar gizli bir kurum, yüzlerini pek göstermezler. Ayrıca Liman Mafyası da yetenek kullanıcılarını barındıran güçlü bir örgüt. Mafya ve Mimic birbirini ortadan kaldırırsa bahse girerim ki Birimin sevinçten ayakları yerden kesilir.”
 
Dazai haklıydı. Doğaüstü Güçler İçin Özel Yetenekliler Birimi, suç işleyen yetenek kullanıcılarını kaldırmaya taksaydı önce Liman Mafyasını hallederdi. Daha öncesinde Ango, Birim deneyimli yeteneklilerden oluşan bir devlet kurumu olmasına rağmen saflarında sadece birkaç seçkin üye bulunuyor demişti, bundan dolayı Liman Mafyası gibi devasa bir organizasyonla başa baş mücadelede yara almadan sıyrılmaları zordu. Kayıp verecekleri kesindi. Anlaşılan Doğaüstü Güçler İçin Özel Yetenekliler Birimi ne pahasına olursa olsun bunu önlemeye çalışıyordu bu yüzden Liman Mafyasını güvenli mesafeden gözetlemekle yetindiler. Pek çok sivilin hayatını kaybedeceği bir durum ortaya çıkarsa elbette kendilerini de tehlikeye atmaları gerekecekti.
 
Sorması zor olsa da geriye tek bir soru kalmıştı.
 
“Ya Ango?”
 
Dazai hemen cevap vermedi, taze demlenmiş kahvesini sessizce yudumladı. Bir yanıt verebilmek için onun bile zamana ihtiyacı vardı.
 
“Cephaneliğin şifresini sızdıranın Ango olduğundan emin sayılırız.” Gözlerini fincanına dikmiş bir halde mırıldandı. Sonra tepkimi görmek istercesine bana baktı. Tek kelime etmedim.
 
“Bir sorun çıkması durumunda örgütteki herkese farklı şifreler atanır. Ve-”
 
“Mimic’in cephaneliği açarken kullandığı şifre Ango’nun şifresiyle uyuşuyordu, değil mi?”
 
Kollarımı çaprazladım. Kayıp parçalar yavaş yavaş yerine oturuyordu. Keşke bütün resmi görmeseydim.
 
“Hey, Dazai.” Yanına oturdum. Bir anlığına sanki rüyadaymışım gibi hissettim. Dazai ve Ango ile barda oturduğumuz günden beri… sanki hiçbir şey değişmemişti. “Birisinin suçu Ango’ya atıp saman altından su yürütmesi mümkün değil mi?”
 
“Elbette mümkün, başka bir ihtimal hep vardır.” Dazai bunları söylese de ağzından çıkan kelimelere kendisi bile inanmıyor gibiydi. “Mafyada Mimic ile iş birliği yapan birisi varsa o zaman evet, mümkün. Ama bu iş birliğinden çıkar sağlayabilecek birisini düşünemiyorum.”
 
Dazai başını salladı. Ben de aynı şekilde düşünüyordum. Şu noktada yapabileceğimiz tek şey en kısa zamanda Ango’yu bulup sormaktı. Umduğumuz sonuçlara ulaşıp ulaşamayacağımız ise muammaydı.
 
Mafyanın istihbarat memuru -Sakaguchi Ango, mafyaya neden ihanet etmişti?
 
Önceki örgütler arası çatışmada istihbarat mücadelesinde düşman organizasyon üyelerinin taraf değiştirmesini önleyen çeşitli engeller vardı: para, eş, aile, onur, aidiyet duygusu gibi. Duyduklarıma göre bu engellerin hepsi ortadan kalkarsa düşman taraf değiştirmeye yanaşırdı. Öyleyse Ango’nun Mimic’e katılma sebebi ne olabilirdi?
 
Bir cevap bulma umuduyla Dazai’ye baktım. Başını öne eğmiş, sessizce düşüncelere dalmıştı. Yüz ifadesi…
 
Dazai…
 
“Hahaha.”
 
…gülüyordu.
 
“Başta sıradan suç örgütlerinden bir farkları yok sandım ama Ango’yu aralarına katacak kadar iyilerse birazcık uğraşmakla ağlayıp özür dilemeyeceklerdir. Üstelik Ango kolay lokma değildir. Düşman bellenirse başa çıkılmaz. Gittikçe heyecanlanıyorum. Bahse girerim beni köşeye sıkıştıracaklar sonra-”
 
“Dazai.”
 
Adını seslendiğimde durdu. Ama söyleyecek bir sözüm yoktu, sadece ismini seslenmiştim.
 
Dazai’nin gerçekte ne düşündüğünü kimse bilmezdi.
 
Mafyada burnunu başkalarının işine sokmamak, yazılı olmayan bir kuraldır. Kimse başkasının kalbinin kapısını açıp içindeki karanlığı yargılamaya kalkışmamalıdır. Mafyanın güzel yanlarından biri de buydu.
 
Ama belki, bir ihtimal, yanlış bir yaklaşımdı —en azından yanımdaki adam söz konusuysa. Muhtemelen birileri Dazai’yi bağlamalı, göğsünü yarıp içine elektrik süpürgesi sokmalıydı. Sonra çığlık atıp ağlarken gerekirse yumruklayarak onu susturmalı, göğsündeki her bir parçayı çektirmeli ve yere dökmeliydi.
 
Ama gerçek hayatta böyle bir süpürge yoktu. Göğüsler öylece açılmaz, kimse bu işleri yapmazdı. Gördüklerimiz, gördüklerimizden ibarettir ve hepsini öylece es geçeriz. Yapabileceğimiz tek şey, biz ve diğerleri arasındaki derin uçurumun önünde durup sessiz kalmaktır.
 
“Eh, gitmeliyim.” dedi Dazai ayağa kalkmadan önce.
 
“Dazai.” Seslendiğimde bana döndü. Ellerimi birbirine sürterken boş tabağa ve fincana baktım, sonra bakışlarımı yeniden yukarı kaldırdım. “Böyle düşünmenin nedeni—”
 
Aniden Dazai’nin cep telefonu çalmaya başladı. Telefonu kulağına götürmeden önce bana hafifçe başını eğdi ve cevapladı. Karşı hattakini yalnızca birkaç saniye dinlemesine rağmen birdenbire dudakları yukarı kalktı.
 
“Anlaşıldı.”
 
Telefonu kapattı, sonra bana doğru dönüp bir kez daha konuştu.
 
“Kapanımıza fare yakalanmış.”
 
 
***

 
 
Yokohama’da gece ile gündüz arasında ayrım olmazdı.
 
Bir zamanlar eski işgal ordusunun karargâhı olan yer artık yabancı konsolosların geride bıraktığı güçlü etkileri taşıyan ortak bir yerleşim alanı haline gelmişti. Kâğıt üzerinde Japonya askeri polisi ve konsolosluk polisi yerleşim bölgesinde kamu düzenini sağlamak amacıyla birlikte çalışmaktaydı. Ne var ki yasaların sınırları fazlasıyla belirsizdi ve bu da sayısız gri alan doğuruyordu. Bu açıklardan yararlanmak isteyen askeri birlikler, finansal holdingler ve suçlular dünyanın dört bir yanından ateşe uçuşan güveler misali Yokohama’ya üşüşmüştü.
 
Askeri polis bile konsolosluk yerleşiminin işlerine dikkatsizce karışamazdı. Yokohama adeta sınır ötesi bir “Şeytan Şehirdi” ve yetenekli suçluların kullandığı en ünlü üs olarak kamuoyunda kötü bir şöhret kazanmasının nedenlerinden birisi de buydu.
 
Bu Şeytan Şehrin arka sokaklarının birinde Liman Mafyasının yönettiği bir yeraltı kumarhanesi bulunuyordu. Lüks ya da şaşalı bir mekândan ziyade sade ve göz ardı edilmesi kolaydı, bulunduğu sokağa karışıyordu —en azından dışarıdan öyle gözüküyordu. Bunun sebebi ise içeride oynanan kumarın illegal olmasıydı.
 
Kumarhane, bir tersanenin altında yer alıyordu ve devriye gezen mafya üyeleriyle korunuyordu. Müşterileri ünlü finansçılar, politikacılar, ordu mensupları gibi yetkin kişilerdi. Kruvaze ceket giyen müstahdem, müşterilere eşlik ediyordu. Kumarhanenin içindeki avize; damask duvar kağıdını, ahşap mozaik parkeleri ve yumuşak dokulu halıları aydınlatıyordu. Ekipmanlar suskun nöbetçiler gibi etrafa dizilmişti: salonda Yasaklama Döneminden(1) kalma caz müzikler çalan bir müzik kutusu, rulet ve blackjack masaları bulunuyordu. İnsanlar bir ellerinde içkileriyle, gizli sohbetlerin tadını çıkarırken paralarını umarsızca savuruyorlardı. Köşedeki bar masasının arkasında, orta yaşlı barmen sessizce kokteyller hazırlıyordu.
 
Tam o anda, ansızın beklenmedik bir olay yaşandı. Gri paçavralara bürünmüş askerler arka kapıdan sessizce içeri girdi ve makineli tabancalarıyla ateş açmaya başladı. Avizeden ve duvarlardan kopan parçalar havaya savrulup müşterilerin başlarının üzerine yağdı. Yıldırım çarpmış bir koyun sürüsü gibi, müşteriler kaçmak için birbirlerinin çiğneyerek bir o yana bir bu yana dağıldı. Askerlerin hedeflediği ilk şey de tam olarak buydu.
 
Kargaşanın hararetinde krupiyeler gizledikleri makineli tabancaları hızla çıkardı ancak daha nişan bile alamadan askerlerin açtığı bastırma ateşinin altında mermiler göğüslerini delip geçti ve dizlerinin üstüne çökertti. Beş asker hiç vakit kaybetmeden kumarhane salonunda boydan boya ilerleyerek arkadaki müdür odasına daldı. Müdürü göz açıp kapayıncaya kadar etkisiz hâle getirdiler, ardından halıyı yerinden söküp kaldırdılar.
 
Zeminde gömülü elektronik bir kasa vardı. Askerlerden birisi cebinden not defteri çıkardı ve içinde yazan numaraları tuş yakımına girdi. Kasanın derinindeki dişli çarklardan gürültülü tıkırtılar duyuldu ve kapak açıldı. Askerler içine baktı.
 
Kasa boştu.
 
Şaşkınlıkları gün gibi aşikardı. Çok geçmeden binanın her yerinden elektronik alarm sesleri yankılandı ve yangına dayanıklı kepenkler gümleme sesleriyle yere düştü. Neler olup bittiğini anlamayan askerler kepenklere ateş etse de kalınlıkları kurşunlara dayanacak şekilde tasarlanmıştı. Birkaç saniye sonra tavandaki fıskiye açıldı ve askerleri, krupiyeleri, hatta kaçamayan müşterileri ıslattı.
 
Ancak fıskiyeden çıkan sıvı su değil, giysilere ya da zemine temas eder etmez buharlaşan beyaz bir maddeydi. Havayı soluyan müşterilerle çalışanlar şiddetle öksürmeye başladı. Askerler hemen nefeslerini tutsa da artık çok geçti.
 
Birbiri ardına odadaki herkes yere yığıldı. Neredeyse hiç kimsenin elinden bir şey gelmiyordu. Öylece boğazlarını tuttular, öne düşüp bayıldılar. Beyaz madde solunum sistemini etkileyen bayıltıcı bir gazdı, ölümcül değildi.
 
Fakat olan biteni kavrayan askerlerden biri kendisini başından vurdu. Kanı ve beyin parçaları duvarı lekeledi, ardında hayatının son anlarını simgeleyen bir iz bıraktı. Kalan askerler ise anlık karar verme yetisinden yoksundu. Tıpkı kumarhane müşterileri gibi yere yığıldılar.
 
Müşteriler ve askerler arasında tek bir fark vardı:
Askerlere huzurlu bir ölüm hakkı tanınmayacaktı.
 
 
***

 
 
Sahil kenarındaki ufak bir muhasebe firmasını ziyarete gittim. Ango, istihbarat ajanı olmadan önce gençlik yıllarında burada çalışmıştı. Herkes hayatının bir döneminde hiyerarşinin en altından başlardı.
 
Ofise girdiğimde geliş nedenimi belirttim. Gardiyan ve yönetici beni arka tarafa götürürken gülümsüyordu. Mafya sadece çelik, silah ve patlayıcılardan ibaret değildi. Bu tür insanlara da ihtiyaç vardı.
 
Burası, Mafya’nın yasa dışı yollarla getirdiği kara parayı akladığı bir muhasebe merkezi olarak kullanılıyordu. Üç yıl önce Ango, Mafyada işe alındı ve burada asistan olarak başladı.
 
Gardiyan ve görevli beni duvarın arkasına gizlenmiş, penceresiz bir odaya götürdü. İçerisi loştu; duvar boyunca dizilmiş kitap raflarında gizli Mafya varlıkları, kara para aklama defterleri ve diğer kayıtlar vardı, ortasında ise bir masa duruyordu. Tavandan sarkan, hafifçe sallanan çıplak bir ampulden başka hiçbir şey yoktu.
 
“Buyurun. Şimdi müsaadenizle işime geri dönmem lazım.” Yönetici beni kitap raflarına götürdükten sonra boğuk bir sesle konuştu.
 
Yapması gereken işleri olduğunu söylese de az önce girdiğim odaya bir göz attığımda masasında bonsai ağaçları ve shogi(2) hakkında bir kitaptan başka bir şey göremedim.
 
“Teşekkür ederim.” Minnettarlığımı sözlerimle ifade ettim. ““Bu arada, karargâhta şu anda küçük bir çatışma yaşanıyor. Lütfen dikkatli olun.“
 
“Burada sadece eski belgeler ve nakde çevrilemeyen yığınlarca senet var. Buraya saldırmaktan kimse bir şey elde edemez.”
 
Yönetici güldü. Yıllardır Mafya’nın mali işlerinden sorumlu haznedardı. Belki de savaşın kıvılcımlarının nereye düşeceğini içgüdüsel olarak hissedebiliyordu.
 
“İşyeriniz güzelmiş.” Odayı inceledikten sonra, yönetici ayrılırken seslendim, “Belki de buraya transfer edilmeyi istemeliyim.“
 
Dudakları alaycı bir gülümsemeyle kıvrılırken yüzündeki deri kırıştı. “Bunu söyleyen gençlerin çoğu üç gün bile dayanamadan kaçıp gidiyor. Burası çok sıkıcı.“
 
Zaman ayırdığı için yöneticiye teşekkür ettikten sonra bir kez daha kitaplıktaki raflara döndüm. Ango’nun kayıtları burada tutuluyordu. Muhasebeciler her zaman titizliğin simgesi olmuştur ancak Mafya’nın gizli hesaplarını yöneten kişilerin, işlerin seyri boyunca olup biten her şeyi en ince ayrıntısına kadar kayda geçirebilecek yetkinlikte olması gerekir. Böylece öldürülseler bile yerlerine geçen kişi hiçbir gecikme yaşamadan işi devralabilir. Önceki muhasebeciye ait iş kayıtlarını karıştırdım. Belli ki son derece düzenliydi — hatta sıradan bir muhasebeciden bile daha fazla. Öyle ki, yalnızca tek bir aya ait kayıtlar bile başlı başına bir roman gibiydi; adeta yeraltı toplumuna yazılmış tek ve uzun bir lirik şiir sayılırdı.
 
Gizli odanın ortasındaki masanın arkasına oturup belgeleri karıştırdım. Kayıtlara göre Ango eskiden bilgi alıp satan bir hacker’mış. Geçmişte bir çeteyle iş birliği yaparak bir şirketten para çalmak için plan hazırlamıştı. Kendilerini banka çalışanı gibi tanıtmış, bankadaki özel müşteri kasasını açmış, ardından içindeki tüm menkul kıymetleri alıp nakde çevirmişlerdi. Plan kusursuz işlemiş, Ango ve ekibi yüklü miktarda para kazanmıştı. Ama çaldıkları para, kanlı paraydı. Kasa ve menkul kıymetler, Mafya’nın paravan şirketlerinden birine aitti; Ango ve adamları, kelimenin tam anlamıyla parayı Mafya’nın cebinden yürütmüştü. Tahmin edileceği üzere bundan sonra Ango’nun peşine tazılar düşmüştü — gecenin içinde, ulumadan, ses çıkarmadan avlarını izleyen, siyaha bürünmüş, silahlı kuduz köpekler…
 
Mental olarak tükenmiş ve yanlış bilgilerle beslenen çete üyeleri çok geçmeden birbirlerinden şüphelenmeye başladıktan sonra silahlı çatışma çıktı ve sonları hızlı geldi. Ango ise kaçmayı sürdürdü. Mafya’nın takip biriminin bir sonraki hamlesini önceden kestirmeyi başarmış, böylece Yokohama boyunca yakalanmaktan ustalıkla sıyrılmıştı. Tam tamına altı ayı kaçırarak geçirmişti.
 
O altı ay boyunca Ango, Yokohama’yı avucunun içi gibi bilen Mafya’nın takip birimini defalarca alt etmeyi başardı; öyle ki hamleleri, hükümet casuslarını bile utandıracak kadar ustacaydı. Büyük olasılıkla Mafya’nın istihbarat ağını gizlice kendi lehine kullanıyor, düşmanlarının izini şaşırtmak için yanlış bilgiler sızdırıyordu.
 
Ancak her yolun bir sonu vardır. Kimse gecenin karanlığından sonsuza kadar kaçamaz. Ango, gecekondu mahallesinin yeraltı su kemerinde yakalandığında muhtemelen ölmeye hazırdı. Ancak idam edilmek yerine olağanüstü bilgi manipülasyonu yeteneklerine sahip birini harcamaya niyeti olmayan patronun huzuruna çıkarıldı.
 
Böylece Ango’nun ikinci hayatı başladı.
 
-Yeraltı dünyasındaki yükselişinin ilk dramatik adımı buydu. Dosyalarda okuduğum kadarıyla geçmişinde Mimic’in gölgesine bile rastlanmıyordu.
 
Yani Ango ile Mimic bu olayın öncesine kadar iletişimde değildi.
 
Dosyaları biraz daha karıştırırken kayıtlardan birisi gözüme çarptı. İki yıl önce, Ango işinde bir yılı doldurup mafyanın güvenini kazandıktan sonra iş sebebiyle Avrupa’ya gitmişti. Görevi, çalıntı araç alıp satan yerel bir komisyoncuyla anlaşma yapmaktı. Fakat bilinmeyen nedenlerle bu iki ay boyunca Ango’dan haber alınamamıştı. Döndüğünde farklı bir şey yoktu, yerel bir örgütle yaşanan yanlış anlaşma yüzünden suçlu muamelesi görerek kovalandığını söylemişti. Üstelik anlattıkları tutarlıydı. Olayı incelediğimde Avrupa’da çalıntı araç kaçakçılığı yapan örgütlere yönelik geniş çaplı tutuklamalar yaşandığını öğrendim. Liman Mafyası, Ango’nun da bu karmaşaya karışmış olabileceği sonucuna varmıştı ve başka soru sorulmamıştı.
 
Ancak düşününce, Ango’nun basit bir yanlış anlaşılmayı düzeltemediği için iki ay kaçak kalması pek inandırıcı değildi. Avrupa’da kaldığı süre zarfında Ango’nun ne yaptığını kimse bilmiyordu. Öğrendiklerim kadarıyla bu süreçte Mimic ile tanışıp bir anlaşma yaptıklarını varsaymaktan başka çarem yoktu —yani çif taraflı ajan olarak çalışmaya başlamıştı. Mimic, Liman Mafyasına saldırmak için zemin hazırlamaya o esnada başlamış olmalı.
 
Dosyaları kapattım ve düşüncelerime gömülerek derin bir tefekküre daldım. Odada ölüm sessizliği vardı. Duyabildiğim tek ses, uzaktan gelen bir filmin sesi gibi geçip giden arabaların uğultusuydu. Garip bir şey vardı. Bu senaryoda beni rahatsız eden bir şeyler eksikti. Ango Mafya’ya katılmış, ardından gizlice Mimic’le iletişim kurmuştu. Sonrasında ise iki örgütün çatışması için en uygun anı sabırla beklemişti. Her şey fazlasıyla kusursuzdu; sanki satranç oynayan iki bilgisayar gibiydi. Beklenmedik hiçbir hamle yoktu, sürpriz yoktu… ve işte bu durum beni tedirgin ediyordu.
 
Ango’nun bir zamanlar burada nasıl çalıştığını düşünerek odayı inceledim. O gün, tam da benim o an bulunduğum yerdeydi. Sandalyede oturmuş, dirseklerini masaya dayamıştı; yüzünde kasvetli bir ifadeyle sessizce bana bakıyordu.
 
Burada tanışmıştık. Ango o zamanlar küstah ve kibirliydi. Hiçbir şeyden memnun olmazdı. Yüzündeki bezgin ifadeden buraya ait hissetmediği belli oluyordu. Bana olan bakışlarını hatırladım. İlk karşılaşmamızda bana ne demişti ki? Sanırım şöyleydi…
 
 
***

 
 
“Daha fazla yaklaşmasan olur mu? Pis kokuyorsunuz.” Dirsekleri hala masaya dayalıyken tiksinerek konuştu. Dazai ile ben kapıda kalakalmış bir halde tek kelime edemedik. Gizli odayı garip bir sessizlik sardı.
 
Bu genç adamın, Sakaguchi Ango’nun, işe yeni alındığını duymuştum fakat ilk kez karşılaşıyorduk. Dazai ile birbirimize baktık. İğrenç koktuğumuz doğruydu. Daha yeni görevden gelmiştik sonuçta. Motor yağı, pas ve kanın leş kokusu üzerimize sinmiş olmalı. Uzun süredir aynı kokuyu soluduğum için kendimden rahatsız değildim.
 
Ejderha Başı Çatışmasının ortalarındaydık. Silah seslerinin duyulmadığı tek bir gece bile yoktu, kanalizasyon suyunun akıttığı her damla kana bulanmıştı. Yeraltı örgütlerine mensup cesetler şehrin her köşesinde birikiyordu. Askeri polis bile çatışmayı durdurmakta yetersiz kalıyor, suç mahallerini inceleyecek yeterli personeli bulmayı ise hiç başaramıyordu.
 
Dazai ile ölen Liman Mafyası üyelerini temizlemek için görevlendirilmiştik. Cesetlerin fotoğrafını çektikten sonra kişisel eşyalarını alıyorduk. Organize suçlarla mücadele girişimlerinde polisin herhangi bir şeyi delil göstermesine izin veremezdik.
 
Yine de savaşın en kızgın zamanlarında üzerinde fazla durulabilecek bir iş değildi. Üstelik tüm silahlı çatışmalar Yokohama’nın atık bertaraf bölgesinde yaşanıyordu. Saha atıkların ve endüstriyel yağların yasa dışı boşaltıldığı bir yerdi ve çevrede yaşayanları geçtim, polis bile yanına yaklaşmazdı.
 
İşte bu yüzden Dazai ile çamur ve yağa bulanmıştık. Üzerimizdeki pisliğin kokusu şehrin öbür ucundaki sokak kedisinin ters yöne kaçmasına yeterdi.
 
Görevimiz esnasında Dazai bir ara nahoş bir yüz ifadesiyle bana “Burnumun direği kırıldı.” demişti.
 
Ango bize şöyle bir baktıktan sonra sözünü esirgemeden konuştu, “Eşyaları masama koyun, sonra geri çekilin. Ben bir şey sormadıkça ağzınızı açmayın.”
 
Bizden istenileni yaptık.
 
“Sen yeni çocuk musun?” diye sordu Dazai. “Pardon, duşunuzu kullanabilir miyim? Nazikçe belirttiğiniz gibi oldukça iğrenç-”
 
“Susmanızı söylemiştim.”
 
Ango sözünü kesince Dazai’nin ağzı bir karış açık kaldı ve sessizliğe gömüldü. Ango’nun zorla kestiği cümlenin diğer yarısı ise havada asılı kaldı.
 
Ne kadar genç gözükürse gözüksün Dazai, bir sonraki yönetici pozisyonu için en güçlü adaydı. Ango muhasebe firmasında yeni işe alınmış olsa da davranışları mazur görülemezdi.
 
Verdiğimiz eşyaları çantadan çıkardı ve tek tek incelemeye başladı. Kimlikler, anahtarlar, telefonlar, bıçaklar, silahlar, fotoğraflar —kayıt defterine geçirirken hepsini kontrol etti.
 
Ango’nun ne yaptığına dair hiçbir fikrim yoktu. Kanıtların, ölenlerin isimleriyle karşılaştırıldıktan sonra yakılacağına kesin gözüyle bakıyordum. Oysa yeni gelen adam her bir parçayı tek tek inceliyor, hepsini kayda geçiriyordu. Ne yapıyordu böyle?
 
“Ne yapıyorsun?” Merakıma yenik düştüm.
 
“Daha kaç kere susmanızı söylemem gerekiyor?” Kalemi not defterinin üzerinde gezinirken Ango soruma cevap verdi. “Kör müsün? Kayıtları geçiriyorum.”
 
“Anlıyorum.” dedim.
 
“Bize adını söyle!”  Dazai aniden bağırdığından şaşkınlıktan yerimde zıpladım. Ango’nun gözleri Dazai’ye kaydı. Birkaç saniye süren sessizliğin ardından “Sakaguchi… Ango” diye yanıtladı.
 
“Heheheheh…” Dazai nedense sırıtıp kıkırdamaya başladı.
 
“…Neden iğrenç iğrenç gülüyorsun?”
 
“İlginç adamsın Ango. Şu anda yaptığın şeyi yapmak patronu mutlu etmez. Tam tersine terfi etmeni sağlamasını geçtim, fazladan masraf ve iş çıkaracaksın.”
 
“Ne yaptığımı bildiğini mi söylüyorsun?” Ango yüzünde şaşırmış bir ifadeyle sordu.
 
“Ölenlerin hayatlarının kaydını tutuyorsun, değil mi?” Ango hazırlıksız yakalandı, gözleri şoktan kocaman açılmıştı, sanki Dazai’nin orada olduğunu yeni fark etmiş gibiydi.
 
“Kayıt defterime ne zaman baktın?”
 
“Bakmama gerek yoktu. Ne yaptığın apaçık ortada.”
 
Apaçık ortada ne yapılıyor hiçbir fikrim yoktu ama Dazai ile birlikteyken sürekli böyle şeyler yaşandığı için sessizce olan biteni izleyip biliyormuş gibi yaptım. Dazai, Ango’nun tepkisini hiç umursamadan doğrudan yanına yürüdü.
 
“Çatışma şiddetlendikçe ölüler insanlıktan çıkıp yalnızca birer sayıya dönüşmeye başlar. Dün kaç kişi öldü? Bugün kaç kişi öldü? İnsan kayıplarıyla para ve teçhizat kayıpları arasındaki çizgi giderek silikleşir. Ölümde artık birey kalmaz, ruh kalmaz, onur kalmaz. Ama sen buna karşı duruyorsun. Neyse… bize bir tanesini okur musun?”
 
Ango, Dazai’ye sinir olmuş gibi baktıktan sonra bakışlarını dosyaya indirip okumaya başladı.
 
“Dün, atık bertaraf sahasının yakınındaki saldırı esnasında bizden dört kişi hayatını kaybetti: Kurehito Umeki, Shoukichi Saegusa, Miroku Ishige ve Kazuma Utagawa… Umaki eski bir polis subayıydı. Bir meslektaşını öldürdüğü iddiasıyla damgalanmış ve teşkilattan atılmıştı. Kısa süre sonra Mafyaya katıldı ve çatışmalarda yetkin bir lider olduğunu kanıtladı, bu küçük birliği de o komuta ediyordu. Umeki, bu olaylardan önce anne ve babasını zaten kaybetmişti. Kendinden çok daha küçük bir erkek kardeşi var, ancak uzun süredir birbirleriyle konuşmuyorlar. Meslektaşını gerçekten öldürüp öldürmediği ise artık asla çözülemeyecek bir muamma olarak kaldı… Saegusa. Mafyadaki yerini babasından devralmış, çocukluğundan beri örgütün içindeydi. Ortamı yatıştırmakta yetenekliydi ve bölgemizdeki esnaf tarafından sevildiği söylenirdi. Hayali, bir gün yönetici konumuna yükselmekti… Ardından Ishige geliyor. Kendisi eski bir fahişeydi ve hasta ebeveynlerine bakıyordu. Görme yetisi zayıftı, ancak işitme duyusu son derece gelişmişti; bu sayede düşmanlar saldırıya geçmeden önce onların yaklaştığını fark edebiliyordu. Ishige’nin, üyelerimizin birçoğunun hayatta kalmasında büyük payı olduğu düşünülüyor… Son kurban, Utagawa. Aslen düşman bir örgütün suikastçısıydı, bu örgüt neredeyse yok edildikten sonra Mafyanın yan kuruluşu hâline gelmişti. Utagawa, eşi ve çocuklarıyla hayatta kaldı. Ailesi suikastçı olarak yaşadığı hayatı da Mafyayla olan bağını da bilmiyor. Belki de hiçbir zaman öğrenemeyecekler.”
 
Ango’yu dinlerken ölen dört kişinin hayatlarını düşündüm. Onlar canlıyken tanışamasam da her birine ve artık var olmayan varlıklarına kendimi daha yakın hissettim.
 
Ango defteri kapattıktan sonra konuşmaya devam etti, “Hepsi huzura kavuştu, kimse bunu ellerinden alamaz. Bu dosyadaki bilgiler, onların yaşamlarına dair birer kanıt; raporlarda yalnızca ‘dört ölüm’ diye geçip gidecek insanların geride bıraktığı mirasın kaydı. Bu verileri işler arasında toplamaya başladım ve çatışma başladığından beri hayatını kaybeden seksen dört Liman Mafyası üyesinin tamamına aynı kayıtları oluşturdum.”
 
Hayretler içerisindeydim. Ne kadar çaba gerektiren bir iş olduğunu hayal dahi edemiyordum.
 
“Patronun bundan haberi var mı —yani stratejik değeri olmayan verileri toplayıp kaydettiğini biliyor mu?” diye sordum.
 
“Evet, her hafta dosyaları kendi ellerimle toplayıp patrona ulaştırıyorum. Başta sinirlenmişti ama artık yazanları ‘organizasyonun durumunu anlamak için değerli bir bilgi kaynağı’ gibi düşünüyor. Dosyaları okumaktan keyif almaya başladı.”
 
Başlangıçta işler arasında yürüttüğü yan uğraş gibi başlamışken zamanla asıl sorumluluğuna dönüştü —bizzat patron tarafından kendisine verilmiş bir görevdi bu. Sanırım bir sonraki yönetici adaylarından biri olan Dazai’ye cesetleri didik didik araması için verdiği emrin nedeni de aynıydı.
 
“Muhteşem, değil mi Odasaku?” Dazai, Ango’nun sırtını sıvazladı. “Mafyada yeteneği böyle boşa harcanan başka kimse yoktur.”
 
“Geride kal demedim mi? Kokunuzu üstüme bulaştıracaksınız.” Ango yüzünü ekşitti.
 
“Haksız mıyım Odasaku? Sen de şu kayıtları okumak istemiyor musun?”
 
Kafamı sallayıp onayladım, “Parası neyse söyle, anlaşalım.”
 
“Satılık değiller! Zaten ne diye başıma üşüştünüz?! İşim var! Ayrıca tsukudani(3) gibi kokuyorsunuz!”
 
“Yapma hadi, aramızda çürümüş haşlanmış balık ne ki? Üstelik sake ile de çok iyi gidiyor.“
 
“Gerçekten mi? Bilmiyordum.”
 
“Çünkü öyle bir şey yok! Nasıl arsız arsız yalan söyleyebiliyorsun?!”
 
“A-ama… gerçekten… güzel oluyor?”
 
“Çekingen rollerine bürünme! Sorun arsız olman değil yalan söylemen!”
 
“Canım bir şeyler içmek istiyor.”
 
“İyi dedin! Her zamanki yerimize gidelim. Hatta yanımıza yeni muhasebeciyi de alalım. Olur mu?”
 
“Olur.”
 
“İşim var dedim- “
 
“Odasaku, bu adamı işinden kurtarmanın tek bir yolu var. Eğer iki yanından aynı anda sıkıca sarılırsak Ango’yu çamur, yağ ve pis kokumuza bulayabiliriz. Böylece bugünkü fiziksel hali iş göremez!”
 
“Doğru söylüyorsun.”
 
“N-ne?! Beni tehdit mi ediyorsunuz?!”
 
“Yeni çocuk, mafya tehdit etmez —öldürür. Odasaku sen sağ tarafı al, tamam mı?”
 
“Tamam.”
 
“B-bekleyin! Bunlar en güzel kıyafetlerim! D-dur! Sinirlenmeye başlı- Ahhh!”
 
………
 
Sonra hepimiz barda toplanıp birbirimizi tanıdık. Ortada ne patron vardı ne de ast, üçümüz de eşit pozisyonlardaydık. İçer konuşurduk, o kadar. Şehirden, içkiden, karşılaştığımız insanlardan bahsederdik. Paylaşmak için özellikle seçtiğimiz, hararetle tartıştığımız bir konu yoktu ama yine de sohbet hiç bitmezdi. Sanki çölün ortasında, savaş alanında tesadüfen karşılaşmış askerler gibiydik. Kamp ateşinin etrafına toplanmış, sessizce bir şeyler paylaşıyor, içki içiyor ve sadece birbirimizin zamanını ödünç alıyorduk.
 
İçinde yaşadığımız dünyada bu tür ilişkiler kurmak, sık bir ormanın ortasında altın sarayla karşılaşmak kadar nadirdi. Bu tarz bağlar olur da bir gün bozulursa, benzerini başkalarıyla ikinci kez kurmak mümkün değildi.
 
Ama sonra…
 
Eski bir silah… kasa şifresi…
 
Aramızdaki bağ kaygı verici bir hızla kopmaya başlamıştı.
 
 
***

 
 
Dazai, loş bodruma inen merdivenlerden indi. Beyaz sis, taş duvarlardaki çatlaklardan sızarak odayı suyun altında kalmış gibi puslu gösteriyordu. Duvarlar rutubetli ve karaydı, sayısız çığlığı ve çaresizliği içine çekmişçesine sönük bir ışıltıyla parlıyordu.
 
Burası Mafyanın yeraltı hapishanesiydi. Pek çok kişi canlı girer ancak azı sağ çıkardı. Birçok insan; işkence aletlerinin çeşitliliği, esirlerin kaçırılmasının son derece zorlu olması, bodrumdaki kan ve pisliğin biraz daha kolay temizlenmesi gibi çeşitli nedenlerle buraya getirilirdi.
 
Dazai, özel mahkûmların tutulduğu hücreye doğru ilerlerken yeraltı hapishanesinin içinde sessizce yürüdü. Burası, yaklaşık otuz altı metrekarelik tek bir odaydı. Girişle çıkış, alçak bir demir kapıdan ibaretti. İçerisini aydınlatacak pencere bile bulunmuyordu. Duvarlardan, Orta Çağ zindanlarını anımsatan prangalar ve zincirler sarkıyordu.
 
Hücrenin ortasında üç ceset vardı -hepsi nispeten tazeydi. Kanları yavaşça akarak zemini boyuyor, kasvetli odadan kaçış girişimlerinin boşuna olduğunu kanıtlıyordu. Kumarhanede bayıltıcı gazı soluduktan sonra bilinçlerini yitirmiş, ardından Mafya tarafından buraya getirilip işkence görmüşlerdi.
 
“Neler olduğunu anlat.” dedi Dazai.
 
Hücrede dört Mafya üyesi daha vardı, üçü arka sokakta keskin nişancıya karşı savaşta yardım eden Dazai’nin astlarıydı. Dördüncüsü ise siyah palto giymiş, kısa boylu, zayıf bir çocuktu.
 
“Kumarhanemize saldırdıklarında Mimic’in öncü birliğini uyku gazıyla bayılttık, sonra da buraya getirdik,” diye yanıtladı takım elbiseli astlardan biri, güneş gözlüğünü yukarı iterek. “Kime çalıştıklarını öğrenmek için işkence edecektik. Kendilerini öldürmelerini engellemek için azı dişlerine gizlenmiş zehri bile çıkardık.”
 
“Evet, o kadarını ben de biliyorum. Planı ben hazırlamıştım zaten. Öğrenmek istediğim nokta, sonrasında ne yaşandığı.”
 
“Askerlerden birisi umduğumuzdan daha erken uyandı…” güneş gözlüklü adam artık kelimelerinde tökezlemeye başlamıştı. “Elini kolunu bağlayamadan… silahlarımızdan birisini alıp… konuşmalarını önlemek için kendi adamlarını öldürdü. Sonra bize saldırınca-”
 
“Onu öldürdüm.” Siyah paltolu genç, mafya üyesinin cümlesini tamamladı. Dazai, iri gözleriyle kendisine dik dik bakan çocuğa döndü. “Bir sorun mu var?”
 
“Anladım… hayır, sorun falan yok tabii.” Gencin gözlerinin tam içine bakan Dazai devam etti, “Akutagawa, boyun eğmez, çetin bir düşmanı yendin ve müttefiklerini korudun. Aferin sana.“
 
Dazai, Akutagawa ismiyle seslendiği siyah paltolu çocuğa doğru yürümeye başladı. “Yalnızca senin yeteneğin böylesine güçlü bir düşmanı tek hamlede öldürebilirdi. Astımdan daha azını beklemezdim. Sayende canlı yakalamak için tuzak kurup onca emek harcadığım üç düşman artık ölü. Şimdi elimizde tek bir ipucu olmadan başa döndük. En azından içlerinden biri hayatta kalsaydı değerli bilgiler edinebilirdik; mesela üsleri nerede, ne istiyorlar, bir sonraki hedefleri ne, liderleri kim, nereden geldiler, liderlerinin yeteneği ne… bizi büyük bir yükten kurtardın.”
 
“Bilgi mi? Hepsini lime lime doğrayıp-“
 
Dazai aniden Akutagawa’nın cümlesini keserek yüzüne bir yumruk indirdi. Akutagawa yerde yuvarlandı, başı küt sesiyle taş zemine çarptı.
 
“Belli ki mazeretini duymayı bekliyormuşum gibi bir izlenim vermişim. Yanlış anlaşıldıysam mazur gör.” dedi Dazai eklemlerini ovuştururken.
 
“Ugh…”
 
Akutagawa acıdan inledi. İki ayağı üzerinde sağlam duramayacak kadar başını sert çarpmıştı.
 
“Silahını ver,” Dazai adamlarından birisine emretti. Astı her ne kadar tereddüt etse de silahını uzattı. Dazai tabancanın şarjörünü çıkardı, geride üç mermi bırakarak yerine geri taktı. Silahı anında hala yerde yatan Akutagawa’ya doğrulttu.
 
“Tek başına yetimleri sahiplenen bir arkadaşım var.” diye devam etti, silahı hala elindeydi ve namlusunu çocuğa doğrultmuştu. “Akutagawa, gecekonduların köşesinde açlıktan ölürken seni bulan Odasaku olsaydı eminim ki ihtiyaç duyduğun rehberliği sabırla gösterirdi. ‘Doğru’ olan da bu sonuçta. Ama benim ‘doğrulukla’ pek aram yoktur. Ve benim gibilerin işe yaramaz astlara karşı yaptığı tek bir şey vardır.”
 
Dazai sözünü bitirir bitirmez tetiği acımasızca çekti.
 
Üç el ateş etti, silah üç kez parıldadı. Üç boş mermi kovanı yere tıngırdayarak düştü.
 
“…”
 
Akuatagawa’nın alnından terler akıyordu.
 
“Gördün mü bak? Aklına koydun mu nasıl yapıyorsun.”
 
Kurşunlar Akutagawa’nın önünde havada asılı duruyordu. Mermileri durdurmak için yeteneğini kullanmıştı. Buna rağmen yüzü acı çekiyormuş gibi buruşmuştu.
 
“Tekrar tekrar söylüyorum.” dedi Dazai keyifle, “Yeteneğin yalnızca zavallı esirleri parçalamaktan ibaret değil. Kendini savunmak için de kullanabilirsin.”
 
Akutagawa’nın yeteneği Rashomon, siyah paltosunu sanki ayrı bir yaşam formuymuş gibi kontrol etmesine olanak tanıyordu, rakiplerini biçmek için dişlere ya da bıçaklara dönüştürebiliyordu. Dazai yeteneğinin uzayın kendisini yutabileceğini böylece üzerine gelen mermileri durdurabileceğini öne sürmüştü.
 
“Bu zamana kadar… kurşunları durdurmayı başaramamıştım.”
 
Akutagawa’nın sesi boğuk ve ruhsuzdu. Mental gücünün çoğunu uzayda boşluk açmaya harcamıştı.
 
“Ama şimdiki haline bir bak, nasıl yaptın. Senin adına ne kadar mutluyum anlatamam.”
 
Akutagawa kaşlarını çattı. Yüzünde, sanki duyguları patlayacakmış gibi gergin bir ifade belirdi.
 
“İşi bir daha batırırsan seni iki kez yumruklayıp beş el ateş ederim. Anladın mı?”
 
Dazai’nin sesi buzdan soğuktu. Akutagawa başta karşılık vermeye çalıştı ama Dazai’nin sert bakışları altında sustu.
 
“Beceriksiz astımı eğitmeyi bitirdiğime göre artık işe koyulabiliriz. Cesetleri kontrol edin, belki bir şeyler buluruz.”
 
Yanındaki üç astına emirleri verdikten sonra birisi konuştu,
 
“Tam olarak… ne arıyoruz?”
 
“Belli değil mi? Her şeyi!” Dazai bıkkınlıkla bağırdı. “Bizi saklanma yerlerine götürecek bir şey bulmalıyız. Her şey ipucu olabilir; ayakkabı tabanları, ceplerindeki çöpler, yemek kırıntıları, giysilerine yapışanlar —hepsi. Tsk… Adamlarım Mafyanın tek işi düşmanı döve döve öldürmek sanıyor. Bu gidişle Odasaku her şeyi tek başına çözecek.”
 
“Sakunosuke Oda… o adamı tanıyorum.” Güneş gözlüğü takan astlardan birisi tereddütle konuştu. “Dazai-san, efendim, haddimi aşmak istemem ama… önceki gün onu ofisin arkasını süpürürken gördüm. O statüdeki bir adam düşmanla mücadele etmek bir kenara arkadaşınız olmaya layık değil.”
 
Dazai astına şaşkınlıkla baktı.
 
“Dalga mı geçiyorsun? Odasaku mu layık değil?” dedi Dazai, hayrete düşmüştü.
 
“Evet…”
 
Diğer adam da başını salladı.
 
“Aptallar!”
 
Dazai’nin dudakları, içten gelen tiksintiyle alaycı bir ifadeye büründü.
“Dinleyin,” dedi, “…bunu sizin iyiliğiniz için söylüyorum. Ne yaparsanız yapın, Odasaku’yu sakın kızdırmayın. Odasaku’yu gerçekten… derinden öfkelendirirseniz—bu odadaki beş kişi, silahlarına çekmeye bile fırsat bulamadan ölür.”

 
Adamlar ne diyeceklerini bilemediler. Akutagawa bile gergin bir ifadeyle Dazai’ye bakıyordu.
 
“Ciddileştiğinde Mafyada Odasaku’dan daha korkutucu kimse yoktur. Akutagawa istersen yüz yıl çalış yine de Odasaku’yu yenemezsin.”
 
“…saçmalık…” Akutagawa mırıldandı, sesi boğuk çıkıyordu. “…imkânsız. Benim yetersiz-?”
 
Ama Dazai Akutagawa’yı görmezden geldi.
 
“Hadi artık işe koyulalım! Düşmanımız zorlu olabilir ama hemen şu işi halletmezsek Özel Yetenekliler Birimi ortaya çıkıp ateşi söndürür ve biz bunu istemiyoruz.”
 
Elleri hala taş zemine yapışık Akutagawa’nın gözleri Dazai’deydi.
 
“…”
 
Nefret dolu bakışları yalnızca Dazai’ye değil, Akutagawa’nın kendisine de doğrultulmuştu.
 
 
***

 
 
Muhasebe bürosundan ayrıldım. Aklımda, kasabanın bir yerlerinde yavaş yavaş kötülüğe sürüklenen Ango vardı. Ya da belki de asıl kötü olan biz, yani Mafyaydı. Ango ile Mimic ise bizi devirmek isteyen, adaletin tarafında duranlardı. Hatta bu varsayım, diğerlerinden çok daha mantıklı gelmeye başlamıştı. Dazai, patron, ben, Mafyadaki herkes… belki de hepimiz günah, yalnızlık ve pişmanlığın yükü altında ölmeyi hak ediyorduk. Bildiğim kadarıyla dünyanın doğruluğunun kanıtı da bu olabilirdi. Düşüncelerim, bürodan ayrıldığım andan kısa süre sonra Dazai’den telefon alana kadar aklımı kemirip durdu.
 
“Hey, Odasaku. Aniden aradığımın farkındayım ama bir ipucu bulduk. Rica etsem göndereceğim adrese gidebilir misin?”
 
Dazai’ye göre Mimic’in askerlerinin ayakkabılarına mevsimde yaprak dökmeyen belirli bir çok yıllık geniş yapraklı bitkiye ait kuru yapraklar yapışmıştı. Normal şartlarda bu bitkinin yapraklarının dökülmesi için tüm bitkinin solması gerekirdi ancak çok yıllık bitkiler kolay kolay ölmezdi. Dolayısıyla bitkiyi öldürmek için tarım ilacı kullanılmıştı.
 
Bunun üzerine Dazai’nin adamları, son birkaç ay içinde ağaçları ortadan kaldırmak için ilaç kullanan uzmanları araştırmaya başladı. Sonuç olarak Yokohama civarlarında söz konusu geniş yapraklı bitkiyi temizleyen bir dükkân buldular. Arazi düzenleme projesi kapsamında işçiler yol kenarındaki bu bitkileri söküp temizlemişti, projenin bir kısmı trafik tünellerinden birisinin genişletilmesini de kapsıyordu.
 
Bölge hiçliğin ortasında, dağlık bir alandaydı. Yakınındaki tek tesis, yıllar önce terk edilmiş bir hava gözlem istasyonuydu. Kimse yaklaşmaya cesaret edemiyordu. Tesis zaman geçtikçe yıkılmaya başladı, solup gitti. Bina büyük, izole, mal ve kaynak depolayabilecek kapasitedeydi. Yabancı bir ülkede yapayalnız ve yardım isteyecek kimsesi olmayan Mimic gibi bir grup için ideal saklanma yeriydi.
 
Gece bastırmak üzereydi. Mor ve bordonun aydınlattığı gökyüzü altında hedefime doğru otoyolda ilerliyordum. Uzaktaki deniz kuşlarının cıvıltısını duydum.
 
Dağların içine uzanan toprak bir patikanın kenarında arabamı durdurup indim. Sık yaban otlarının kapladığı patikadan ilerledim ve sonunda alacakaranlığın kızıl parıltısıyla aydınlanmış betonarme binayı gördüm.
 
Üç katlı, terk edilmiş bir binaydı. Bir zamanlar beyaz olan duvarlar, yağmur, deniz meltemi ve zamanın etkisiyle yıpranmış, sarmaşıklarla kaplanmıştı. Boyanın büyük bir kısmı dökülmüştü. Binanın ortasında gökyüzünü izlemek için kurulmuş bir gözlem kulesi vardı ve tepesinde, estetik görünsün diye eklenmiş küresel bir gözlem odası bulunuyordu.
 
Toprak ve ağaçlar sesin büyük kısmını soğurduğundan bölge sanki uzay boşluğunda süzülüyormuş gibi bütünüyle sessizdi. İçeride saklanan pek insan olduğu hissine kapılmadım. Kısa bir tereddütten sonra, Dazai’nin adamları gelmeden önce yıkık dökük binayı bizzat incelemeye karar verdim. İçime doğan bir his vardı ve eğer bu sezgi doğruysa Ango’ya dair bazı bilgilere burada ulaşabilmeliydim —o bilgileri büyük olasılıkla Mafyadaki başka kimseye göstermemem gerekecekti.
 
Uzamış otları aşarak binaya girdim. Gevşek parkeler, paslı sandalyeler ve etrafa saçılmış ölü böcekler haricinde birinci katta hiçbir şey yoktu. Aksam güneşi tahta çivili pencerelerin aralıklarından içeri sızarak havadaki toz parçacıklarını aydınlatıyordu. Toz ve taşların kirlettiği zeminde ordu botlarının bıraktığı izlere rastladım. Belli ki son zamanlarda binanın pek çok ziyaretçisi varmış.
 
İkinci kata çıkan, her an yıkılacakmış gibi duran merdivenlere adım attığımda bir ses duydum. Oldukça kısık bir sesti, sırt üstü yuvarlanan bir kedi yavrusunun sesi kadar sönüktü. Merdivenleri hızla çıksam da ikinci katta tek bir kişinin izine rastlamadım. Üçüncü kat da boştu. Tam da tahmin ettiğim gibiydi. Aceleyle yukarı çıkıp gözlem odasına bağlanan gözlem kulesine tırmandım.
 
Merdivenlerin yukarısındaki küçük odaya girdiğimde sandalyeye bağlı ve kıpırdamaktan aciz birisine rastladım. Benim karşısında olduğumu fark eder etmez bağırmaya başladı.
 
“Odasaku! Yaklaşma!”
 
Sözlerini görmezden gelip yanına koştum. Adam -Ango- arkasına sıkıca bağlanmış ellerini çözmeye çabalıyordu ama halat yerinden oynamıyordu bile. Arkasına geçip ipleri çözmeye başladım.
 
“Neden geldin?! Burayı düşman, üssü olarak kullanıyor!”
 
“Yardıma ihtiyacın olabileceğini düşündüm.”
 
Düğümleri çözmeye başladım, hiç kolay değildi.
 
“Yardıma falan ihtiyacım yok!”
 
“Gerçekten mi?”
 
Parmaklarımı düğümlerden birisinin içine geçirdim, sıkıca kavradıktan sonra biraz gevşedi.
 
“Başının belada olmasının sebebini tahmin edeyim, Mimic casus olduğunu öğrendi. Değil mi?”
 
“…! Uh…”
 
Ango sessizliğe gömüldü.
 
“Mafyadaki herkes senin Mafyaya sızan Mimic ajanı olduğunu düşünüyor ama aslında tam tersi, Sakaguchi Ango Mimic’e sızan mafya ajanıydı.”
 
Ango gözlerini kocaman açtı ve bana baktı.
 
“Mimic eski silahın çalınmaması için keskin nişancı silahının dürbünüyle odanı gözetliyordu. Ama neden bunun yerine Mafyanın patronunu hedef alıp işi bitirmediler? Nedeni basitti, patronun nerede olduğunu bilmediğine dair yalan söyledin. Ama niçin? Çünkü Mafya hakkında söylemen gereken ve gerekmeyen her şeye patron karar veriyordu.”
 
Ango gözlerini sıkarak kapattı. Dişlerini birbirine kenetledi, açığa çıkmaya çalışan duygularını sakinleştirmeye çalışıyordu. Çok geçmeden gözlerini açtı ve konuştu, “Odasaku, lütfen, çıkman gerek. Görevi tamamlayamadım.” Ango çenesiyle üst katı gösterdi. “Yukarıda saatli bomba var. Mimic onlara ihanet ettiğimi öğrendi, benden geriye bir şey bırakmayı planlamıyorlar.”
 
“Gördün mü işte? Yardımıma ihtiyacın varmış.” Düğümü çözmeye çalışmaktan vazgeçtim ve silahımı çıkardım. “Sandalyeden olabildiğince uzağa eğil.“
 
Dikkatle ipe nişan alıp iki el ateş ettim. İp sökülürken tüm sandalye titredi.
 
“Gidelim. Bomba patlamadan önce ne kadar zamanımız var?”
 
“Tüm bina her an yıkılabilir!”
 
Ango’yu omzuma dayayarak merdivenlerden aşağı koştuk. Ango’nun bağlanmadan önce hırpalandığı belliydi, yanını tutarak sendeliyordu. Ama yine de merdivenlerden o kadar hızlı koştuk ki neredeyse düşüyorduk. Tam kapıdan dışarı çıkmak üzereyken bomba patladı. Önce şok dalgası geldi, ardından üzerimize sıcak hava patlaması indi.
 
Kapıdan baş aşağı fırladık. Daha detaylı ifade edersem, patlama bizi baş aşağı dışarı savurdu ve çalılıkların içine savrulduk. Ciğerlerimdeki tüm hava boşaldı.
 
Sonunda binadan kopan moloz ve enkaz parçaları gökyüzünden yağmaya başladı. Enkazlardan kaçınmaya çalışsam da bombanın patlaması yüzünden bedenimi hareket ettiremiyordum. Neyse ki üzerimize ağır betonlardan düşen olmadı ve duvarların hafif panelleri bizden çok uzaklara fırladı. Yine de irili ufaklı taşlar sırtlarımıza rahatsız edici biçimde çarpıp durdu.
 
Normal nefes almaya başlamamız neredeyse bir dakika sürdü. Başımın üzerindeki molozları silkelerken öksürdüm. Gözlerim kırmızıdan beyaza gidip geliyordu.
 
“Ango… iyi misin?”
 
“Evet, sayılır.”
 
Ango, bir kez daha binaya bakmadan önce enkazın altından sürünerek çıktı. Ben de aynısını yaparak arkamı döndüm. İkinci kat tamamen yıkılmış sayılırdı, geride yalnızca kömürleşmiş iskelet kalmıştı. Ango’nun tutsak tutulduğu odanın zemini bile havaya uçmuştu. Mimic’in patlayıcılarda elini bol tuttuğu belliydi. Onları yakalamakta kullanabileceğimiz tüm kanıtlar da artık yanıp kül olmuştu.
 
“Patron ne kadarını biliyor?” Nefes alıp verişimi düzenlemeye çalışırken Ango’ya sordum.
 
“Neredeyse hepsini.” diye yanıtladı. “Mafyada Mimic’e sızdığımı bilen tek kişi o. Görev hassastı; gizli bilgilerin ele alınmasındaki temel prensibe sadık kaldım, ne kadar insan öğrenirse yakalanmam o kadar kolaylaşırdı.”
 
“Kandırıldım.” Ayağa kalkıp bir molozun üstüne oturdum. “Demek patron bu yüzden gerçeği gizleyerek bana seni bulmamı emretti.“
 
Ango’nun görevi ters giderse sigortası ben olacaktım. Ango’yu kurtaracak bir piyon gerekiyordu; hiçbir şey bilmeyen, kimseyi aldatmayan ve ne olursa olsun şüphelenmeyecek birisi.
 
“Bombalar ve ölümle burun buruna gelmek pek bana göre değil.“
 
Ango başını sallayarak kendisinin de hoşnut olmadığını açıkça belirtti.
 
“Her neyse, Mimic ok gibi hızlı tepki verdi. Kendimi korumak için önlem almama bile fırsat tanımadılar. Off… Gözlerimi kapattığımda rengarenk yıldızlar görüyorum. Bu da ne böyle?”
 
“Alışırsın.”
 
“Patrona olanları anlatmalıyım.” Ango ayağa kalktı. “Mimic’in komutanı tehlikeli. Soğuk kanlı, liderlik vasfı yerinde ve savaş arıyor. Mafyayı tamamen yok etmeyi planlıyor ve adamları komutanları için kendi boğazlarını bile keser. Hatta birinin bunu yaptığını gördüm.”
 
“Liderlerinin adı ne?” diye sordum.
 
“André Gide, güçlü bir yetenek kullanıcısı. Ne pahasına olursa olsun karşı karşıya kalmaktan kaçınılmalı, özellikle sen Odasaku. Ne yaparsan yap onunla savaşma… Bu arada odamdaki tabancayı sen bulmuştun, değil mi?”
 
Onayladım.
 
“O silah bir sembol. Horoz üzerinde Mimic üyesi olduğunuzu kanıtlayan özel bir tasarım var. Elime geçirmek için bir yıl çabaladım.”
 
Ango, titrek bacaklarıyla enkazın ortasında dururken, bakışlarını hızla dağlardaki çalılıklara çevirdi... sanki orada bir şey arıyordu.
 
“Mafya ile Mimic arasındaki savaşı durdurmak için artık çok geç. Mimic’in tek düşündüğü savaşmak. Üstelik kiminle savaştıkları da umurlarında değil. Bir sonraki çatışma alanına atlamak için Hades’in köpekleriyle dans bile ederler. Hemen bir şeyler yapmazsak şehir -Nngh!”
 
Ango’nun şakağındaki deri yırtılmış, yanağından aşağı kan akıyordu. Ona mendil uzattım, teşekkür ettikten sonra mendili yaraya baskı uygulamak için kullandı.
 
“Tam olarak kim bunlar?”
 
“Eski askerler… gerçi bunu kendi başına da anlamışsındır.  Önceki organizasyonlar arası çatışmada yenilen ordudan kalanlar. Bu adamlar ateş hattının dışında nasıl yaşayacaklarını bilmiyor. Grau geists(4) -efendisiz adamlar olarak tanınıyorlar. Hala savaşa kafayı takmışlar-“ Ango aniden bakışlarını toprak yola çevirdi. “O nedir?”
 
Bakışlarımı aynı yöne çevirdim. Çocukların oyun oynarken kullandıklarına benzer mavi bir temari topu çakıllı yamaçtan aşağı yuvarlanıyordu. Patlama esnasında mı savrulmuştu acaba? Top ayaklarımın dibine yuvarlandıktan sonra elime aldım. Koyu maviydi. Eskidiğinden dikiş yerlerindeki iplikler gevşemişti ama alımlı geometrik deseni beni kendisine çekiyordu. Elimde yuvarladım ve avuçlarımı birleştirdiğimde elime tam oturdu. Arkasına baktığımda özel bir şey göremedim-
 
Zemin aniden sarsılmaya başladı. Bakışlarım ben ne olduğunu anlayamadan öne düştü, birkaç saniye sonra düştüğümü fark ettim ve yere çarpmamı engellemek için iki elimi uzatmama rağmen yüzüstü yere yığıldım. Görüşüm bulanıklaştı. Midem bulandı. Ellerime baktığımda yapışkan mavi bir sıvıyla kaplandıklarını gördüm. Sıvıyla kaplı bazı kısımları rahatsız edici bir şekilde karıncalanıyordu. Kafamda uyarı sinyalleri çalmaya başladı.
 
Vizyon burada bitiyordu.
 
Enkazın ortasında duruyordum. Vizyonun sona ermesinin en kötü yanı, topu hala elimde tutuyor olmamdı. Hemen fırlatıp atsam da artık çok geçti. Vizyonda gördüğüm gibi başım dönmeye başladı. Mavi sıvıyı silmek için avuçlarımı ceketime sürdüm ama cildim sıvıyı çoktan emmiş, vücuduma işlemişti. Yeteneğim, Kusursuz kafamda- beş saniyeden uzun ama altı saniyeden kısa- geleceği görmemi sağlıyordu. Bu sayede keskin nişancı mermileri ve patlamalar gibi sürpriz saldırılardan kaçınabiliyordum.
 
Ancak az önceki gibi, tuzağa düştükten sonra tehlikede olduğumu fark edersem vizyonuma rağmen kaçamazdım. Topu altı saniyeden fazla tutmuştum. Artık çok geçti. Tuzağı hazırlayan kişi yeteneğimi en ince ayrıntısına kadar biliyordu. Yeteneğimi bilen çok az insan vardı. Endişeyle ter akıtırken Ango’yu uyarmaya çalıştım ama konuşamıyordum. Arkasında usulca karanlık bir gölge belirdi. Yüzlerini gaz maskesiyle gizleyen gece kadar karanlık saha kıyafetleri giymiş dört -hayır beş kişi... Mimic değildi. Hiçbiri eski moda gri tabancayı taşımıyordu. Aksine son teknoloji hassas güdümlü silahları vardı. Özel Harekattı. Siyah giymiş adamlardan birisi Ango’nun omzuna dokundu. Ango arkasını dönüp anladığını belirtir gibi başını salladı.
 
“Odasaku, başına açtığım belalardan ötürü özür dilerim.”
 
Ango yanıma geldi ve az önce verdiğim mendili elime bıraktı. Mendili tutmak bir kenara başımı dahi kaldıramıyordum. Ango cebinden beyaz bir ipek eldiven çıkardı, sağ eline geçirip mavi topu aldı.
 
“Burada yaşanan her şeyi anlatmakta serbestsin. Mimic hakkında anlattıklarımın hepsi doğruydu. Keşke her zamanki yerde ve saatte, sen ve Dazai ile son bir kez içebilseydik.”
 
Özel harekatın askerlerinden birisi, gitme zamanının geldiğini belirtir gibi Ango’nun koluna dokundu. Bakışlarıyla karşılık verdikten sonra Ango bana döndü ve sanki teslim olmuş gibi gülümsedi.
 
“Kendine iyi bak.”
 
Gözümün ucuyla Ango’nun Özel Kuvvetlerle ayrılmadan önce bana sırtını döndüğünü gördüm. O anda ne boynumu ne de gözlerimi hareket ettirebiliyordum. Önümdeki dünya yavaş yavaş karanlığa gömülüyordu. Dilim uyuşmuş bir halde, giderken Ango’ya seslendim ama ne dediğimi kendim bile bilmiyordum. Kalbimi saran tek şey tarif edilemez bir yalnızlık duygusuydu... sanki evrenin ucunda süzülüyordum.
 
Ardından karanlık bu hissi de yuttu.
 
Bilincimi kaybettim.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
ÇN:
(1): Prohibition Era, diğer adıyla Yasaklama Dönemi, ABD’de 1920–1933 yılları arasında uygulanan alkol üretimi, satışı ve dağıtımının yasak olduğu döneme verilen ad.
(2):Shogi, veya Japon Satrancı, Japonyada bulunmuş bir satranç çeşididir.
(3) Tsukudani, Japon mutfağına ait geleneksel bir saklama ve pişirme yöntemidir. Deniz ürünleri, sebzeler, soya sosu, mirin ve şeker kullanılarak hazırlanır.
(4) Grau geists, Almancada “gri hayalet” anlamına gelir.

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

1   Önceki Bölüm