Yukarı Çık




2   Önceki Bölüm 

           
O gün yağmurluydu. Oturuyordum. Zaman ben nasıl geçtiğini anlayamadan, yavaşça akıyordu ve yağan yağmurun belli belirsiz sesi diğer gürültüleri bastırıyordu. Dünya adeta serap gibi gözüküyordu. Gözlerimin önüne düşen damlalar etrafı ıslatıyor ve maviye boyuyordu. Yağmurdan dolayı bastıran sis, okyanus sisiyle karışarak sağanakla iç içe geçiyordu. Aramızda cam olsa da yağışlı manzaranın karşısında oturuyordum.
 
O esnada on dört yaşındaydım. Kafede eski bir kitabı okuyordum. Kapağı yıpranmış ve kenarları yırtılmıştı. Baskısı eskimiş, yer yer harfleri solmuştu. Kitabı bir suikastı tamamladıktan sonra bulmuş ve sahibi artık ihtiyaç duymayacağı için yanıma almıştım. Sayfaları çevirdim.
 
On dört yaşında çok daha basittim. Kiralık katil olarak serbest çalışıyordum ve hiç başarısız olmamıştım. Bu kitabın zengin sahibi ve ailesi artık duvarda birer lekeydi. Kitabı neden yanıma aldığımı hatırlayamıyordum. Nedense ilgimi çeken ufak -ufacık bir şey vardı. Hayatımın o döneminde okuma alışkanlığım olmasa da elimdeki kitap farklıydı. Eski bir romandı. Hikâye, bir şehirde yaşayan pek çok karakteri anlatıyordu. Fakat tüm karakterler zayıf ve acınasıydı -en ufak olayda paniğe kapılıyorlardı. İşin garip tarafı, oldukça sürükleyiciydi.
 
İşten sonra hep aynı kafeye gider, aynı koltuğa oturur, bu romanı okurdum. Günlük rutinim haline geldiğinden kitabı defalarca bitirmiştim. O gün de okuyordum.
 
“Hep aynı kitabı okuyorsun, çocuk. O kadar mı ilginç?”
 
Ani sesin yönüne başıma kaldırdım.
 
Karşımda kısa bıyığı belli belirsiz gülümsemesini kapatan, bastonlu ve uzun boylu, orta yaşlı bir adam dimdik duruyordu. Adamı kafede birkaç kez görmüştüm. Kitabı beğendiğimi söylediğimde bana merakla baktı.
 
“Tuhaf çocuksun. Bu dünyada o romandan daha ilginç pek çok hikâye var.”
 
Tek kelime etmeden adama baktım. Açıkçası bu kitabı neden bu kadar sık okuduğumu birisine nasıl açıklayacağımı kendim bile bilmiyordum.
 
“Son cildi nerede?”
 
İlk iki kitabın durduğu masaya baktım. Romanın büyük bir dezavantajı vardı, sadece iki cildini bulabilmiştim. Bu yüzden hikâyenin nasıl bittiğini bilmiyordum. Rastladığım her sahafı aradım ama yine de son cildi bulamadım. Adama elimde olmadığını söyledim.
 
“Şimdi mantıklı oldu. Ne şanslısın. O serinin son cildi rezaletti. Okuduktan sonra hafızanı silmek isteyecek kadar berbattı. Senin iyiliğin için söylüyorum, ilk iki cildiyle yetin.”
 
Yetinemeyeceğimi söyledim.
 
“O zaman sonrasında ne yaşanacağını kendin yaz.” dedi bıyıkla adam. “Ancak bu şekilde roman, mükemmelliğini koruyabilir.”
 
Dilim tutulmuştu. Daha önce hiç bir şeyler yazmayı düşünmemiştim.
 
“Roman yazmak, insanları yazmaktır.” dedi adam. “Hayatlarını ve ölümlerini kaleme almaktır. Gördüğüm kadarıyla sende o yetenek var.”
 
Öylece bakakaldım. Bahsettiği niteliği taşıdığımı düşünmüyordum. Daha o gün, iş için başka birisini öldürmekten yeni dönmüştüm.
 
Ama tuhaftır ki adamın söyledikleri ikna ediciydi. Gözleri, ışık yılları ötesiden gelen bir ışıltıyla parlıyordu ve sesindeki azim, toprağı sarsacak kadar güçlüydü. Daha önce hiç böyle birisiyle tanışmamıştım.
 
Adını sorduğumda söylemişti ama üzerinden uzun zaman geçtiğinden unuttum.
 
Birkaç gün sonra aynı saatte, kafedeki her zamanki yerime geri döndüğümde masada bir kitap buldum. Kapağına “Pişman olursan beni suçlama” yazan bir kâğıt parçası iliştirilmişti.
 
Kitabın son cildiydi.
 
Tüm günü o kitabı okuyarak geçirdim.
 
Ve kitap hakkında düşündüklerim-
 
 
***

 
 
Gözlerimi açtığımda kendimi yatakta buldum. İki elim de bandajlara sarılıydı.
 
Doğrulduğumda patlamadan kaynaklanan sırt ağrım geri döndü. Acıyla inledim.
 
Hastane odasındaydım. Temiz, sıradan ve morg kadar sessiz bir odaydı. Kapının yanında ayaklarını iki yana açmış, siyah takım elbiseli ve güneş gözlüklü bir adam dimdik ayaktaydı. Göz göze geldiğimizde sessizce odadan ayrıldı, galiba birisini getirmeye gidiyordu.
 
“Hey, Odasaku. Uyandın mı? Nasıl hissediyorsun?”
 
Dazai neşeli bir gülümsemeyle kapıdan içeri girdi.
 
“Sanki önümüzdeki elli yılın akşamdan kalması üzerimde.” diye yanıtladım ve gözlerimi odada gezdirdim. “Ango’yu buldun mu?”
 
“Hayır, adamlarım yalnızca yerde yatan seni buldu. Düşmanların gölgesinden dahi iz yoktu. Akutagawa ‘haini idam edemediği için’ öfkeden kudurmuştu. …Neyse, yani Ango cidden oradaydı, huh?”
 
Terk edilmiş binada olan biten her şeyi açıkladım, tüm detayları yaşandığı gibi en ince ayrıntısına kadar anlattım.
 
“Ango’nun yakalanması, patlama, André Gide ve siyahlar giyinmiş Özel Harekât…”
 
Dazai dudaklarının arasına başparmağını yerleştirdi, düşünür pozisyona geçti. Bir dakika boyunca tek santim kıpırdamadan öylece durdu. Yalnızca gözleri, sadece kendisinin görebileceği bir şeyi görmüşçesine titriyordu. Sessizce bekledim.
 
Dazai sonunda konuşmaya başladı. “Yaşananları iki kategoriye ayırabiliriz. Birincisi, suç örgütü Mimic’in saldırısı. İkincisi ise Ango ve Özel Harekatın saman altından su yürütmesi.”
 
“Özel Harekât ve Mimic farklı organizasyonlardan mı?”
 
“Öyleler. Daha spesifik olursak ortaya çıkan bu büyük anlaşmazlık üç örgütün bir araya gelmesinden kaynaklanıyor: Mafya, Mimic ve Özel Harekât. Şimdilik sonuncusunu görmezden gelebiliriz. Gözlerimiz Mimic’in üzerinde olmalı. Sen baygınken Mafyanın altı dükkânı… aynı anda patlatıldı. Her geçen dakika kayıplarımız artıyor.”
 
Kaçakçılık ve çalıntı mal ticaretinin yanı sıra Mafya, harç karşılığında dükkanları ve şirketleri koruyordu. Bu işletmeler saldırıya uğrarsa Mafya, destekçilerinin güveninin yanı sıra ekonomik altyapısının bir kısmını anında yitiriyordu. Aklıma birden Babalığın lokantası geldi. Sorumlu olduğum dükkanlardan birisi orasıydı.
 
“Sanırım küçük dükkanları sonraya saklıyorlar.”
 
Dazai aklımı okumuş olmalı.
 
“Mimic bu zamana kadar karşılaştıklarımıza benzemiyor. Hızlılar, saldırıları acımasız ve ses çıkarmadan usulca işlerini hallediyorlar. Üslerine saldırmak istesek bile yok yerden çıkıp yine yok yere kaybolurlar. Sürpriz saldırıyla alt etmemiz mümkün değil. Gerçekten grau geists gibiler, sanki hayaletlere karşı savaşıyoruz.
 
Keskin nişancıyı ve Ango’nun esir tutulduğu terk edilmiş binayı anımsadım. Varlıkları gerçekten hayaletten farksızdı.
 
Yozlaşmış Mafyanın ruhunu bile tüketmek isteyen ölü ruhlar -hayalet timi.
 
“Saldırılarında bir düzen var mı hala belirleyemedim ancak Mafyanın bölgesini yerle bir etmekte ciddiler. Cehennemin azap çeken ruhları bile böyle delilikler yapmazdı. Akutagawa ve diğer silahlı birlikler saflarını sıklaştırıp karşılık veriyor ama… düşman liderinin yeteneğinin ne olduğunu hâlâ bilmiyoruz. Dezavantajlı durumdayız.”
 
“O yetenek kullanıcısı, Akutagawa, astlarından birisiydi, değil mi?” dedim hafızamı gözden geçirirken, “Agresif bir yeteneği olduğunu duymuştum… buna rağmen yetersiz mi kalıyor?”
 
“Akutagawa, kınsız bir kılıç gibi.” dedi Dazai, ağzı kulaklarına varıyordu. “Gelecekte Mafyanın en güçlü yetenek kullanıcısı olacak, orası kesin ama şimdi o kılıcı kınına nasıl sokacağını öğretecek birisine ihtiyacı var.”
 
Şaşırmıştım. Dazai’nin adamlarından birisi hakkında açıkça övgüyle bahsettiğini ilk kez duyuyordum.
 
“O kadar mı yetenekli?”
 
“Gecekondularda ilk karşılaştığımızda dehşete düşmüştüm. Becerileri olağanüstü ve yeteneği oldukça yıkıcı. Üstelik inatçı da. Onu kendi haline bıraksaydım kendi sonunu getirene kadar gücünün kölesi olurdu.”
 
Dazai, insanları durup dururken emri altına almazdı, hele ki gecekondu mahallelerinde açlıktan ölmek üzere olan bir çocuğu asla. Ama Dazai’nin kendi nedenleri var gibiydi.
 
“Konumuza geri dönersek şu anda Mimic’e dikkat etmeliyiz. Beş yönetici arasında toplantı çağrısı yapıldı, tüm gücümüzü kullanarak Mimic’le nasıl başa çıkacağımızı görüşeceğiz. Diken üstünde yürüyoruz.”
 
Bu yöneticiler toplantısı, tüm Mafyanın gelecekte izleyeceği yolu belirleyecek oldukça güçlü bir yasama konferansıydı. Hatırlayabildiğim kadarıyla en son Ejderha Başı Çatışmasında bir araya gelinmişti. Mimic’in ne denli büyük bir tehdit olduğunu bir kez daha iliklerime kadar hissettim.
 
“Şu Özel Harekatın amacını hala çözemedim.” diye devam etti Dazai. “Ama sana yaptıklarını gördükten sonra yakında bize dişlerini gösterip saldıracaklarını sanmıyorum. Asıl Mimic’ten korkmamız gerekiyor. Daha biraz önce Akutagawa da dahil adamlarım saldırıya uğradı. Zehirli bir yılanı yutan canavara benziyorlardı. Çatışma, sanat müzesinin önündeki anayolda gerçekleşti.”
 
Anlatılanları dinlerken yataktan kalktım. Parmaklarım hala hafif uyuşuktu ama beni savaşırken rahatsız etmezdi.
 
“Odasaku, gitmeyi planladığını söyleme sakın.” dedi beni azarlıyormuş gibi.
 
“Mafya tüm gücüyle karşılık vermeyecek miydi?” diye yanıtladım, duvarda asılı duran paltomun kollarını geçirirken.
 
Dazai gülümseyerek, “Savaşmakla ilgilenmediğini sanıyordum.“ dedi.
 
“İlgilenmiyorum” Silah kemerimi taktım. “Ama bazen borçlu olduğum iki kişi gibi… ufak şeyler kalbimi sızlatıyor.”
 
Hazırlanmayı bitirdikten sonra odanın karşısına geçtim. Dazai sessizce beni izliyordu. Kapıya vardığımda bana bir şey fırlattı, yakaladığımda şıngırdadı. Avcumu açtığımda araba anahtarı olduğunu gördüm. Dazai “Borçları kafana takma. Kimse iyilik yaptığını hatırlamaz.” dedi.
 
Dönüp “Kolay kolay unutmam.” diyerek cevap verdim. “Dazai, bu vakada bana zaten defalarca yardım ettin. Adamların saldırı altında, değil mi? Sana ihtiyaçları var.”
 
“Böyle küçük şeyleri borç sayman kalbimi kırıyor.” dedi, cılız bir tebessümle. “Ee, borçlandığın diğer kişi kim?”
 
Cevap vermedim. Kapıyı açıp odadan çıktım. Dazai konuyu daha fazla üstelemeden beni uğurladı. Tek kelime etmemiş olsak da aklımızdan geçenler birdi.
 
 
***

 
 
Tebeşir beyazı tapınağın önünde iki güç -yıpranmış gri kıyafetler içindeki Mimic askerleriyle siyah takımlı ve güneş gözlüklü Mafya üyeleri- silahlı çatışmaya girmişti. Her iki taraf da aynı yabancı menşeli makineli silahları kullanıyordu. Kurşunlar şehir meydanında uçuşuyor, tapınağın soluk renkli sütunlarını buz heykeliymişçesine parça parça oyuyordu.
 
Sanat müzesinin ön bahçesinde savaşıyorlardı. Albatr cepheli dikdörtgen bina gökyüzünde yükseliyordu. Avlunun dört bir yanına uzanan kare taş döşeme, dijital ve piksellenmiş bir görüntüyü andırıyordu. Sık aralıklarla dizilmiş beyaz sütunlar, mermilere karşı siper olduktan sonra birbiri ardına çökerken parçalanıyordu.
 
Çatışmada dört mafya, dokuz Mimic üyesi bulunuyordu. Mimic Mafyayı köşeye sıkıştırırken nitelik, nicelik ve deneyim bakımından daha üstündü.
 
Kıskaç manevrasıyla çapraz ateş açmak için iki gruba ayrıldılar. Mafyadaki adamlardan biri sanat müzesine doğru geri çekilirken ateş ediyor, bir yandan da bağırarak emirler yağdırıyordu. Diğer taraftan Mimic askerleri tek kelime etmiyordu. Avlarını sükutla kovalıyor, sessizce ilerliyorlardı. Binaya adımını atan ilk Mimic askerinin gözüne bir şey ilişti, hızla başını yukarı kaldırdı-
 
Ancak yaptığı son hamle bu oldu.
 
“Sanattan hoşlanmaz mısın?”
 
Askerin kafası yana savruldu, duvardan sekip tekrar sahibinin ayaklarının dibine yuvarlandı. Boynunu bedeninden temiz bir kesikle ayıran yaradan taze kanın akması saniyeler sürdü. Kara bir gölge süzülerek yere indi, siyah paltosu rüzgârda zarifçe dalgalanıyordu. Bir terslik olduğunu fark eden arkadaki Mimic askeri silahını çekti.
 
“Ne büyük kabalık. Buradaki sanat, insan ruhunun tezahürüdür. Biraz saygı göster.”
 
Gölgeli siluet, bedenini kıvırarak döndü; siyah paltosu hafifçe savruldu. Palto üç parçaya ayrıldı, her biri ağırlıksız birer bıçağa dönüşerek ileri atıldı.
 
Önce namlu ikiye ayrıldı. İçindekiler döküldüğünde kusursuz bir kesikle bölünen parçalar açığa çıktı.
 
Sonra tetiği tutan parmaklar birer birer yere düştü. En sonunda, Mimic askerinin gövdesi yavaşça öne doğru kaydı, alt yarısı ise geriye doğru devrilirken yere çakıldı.
 
Kara bıçakların katliamının gerisinde kalan askerler, namlularını aynı anda siyah paltoya doğrultarak ateş açtı.
 
“Tabancalar, aptalların silahıdır.”
 
Siyah paltolu gölgeli figür, Akutagawa Ryuunosuke, bir adım daha attı. Göz açıp kapayıncaya kadar on iki mermi, karanlıktan hazırlanmış bıçaklara isabet etti. Kurşunların çoğu Akutagawa’ya ulaşamadan geri savruldu, kalanlarsa görünmez bir duvara çarpıp birkaç santim ötede durdu. Akutagawa, uzayı yararak bir kalkan oluşturmuştu. Bedenini çevirdiğinde, ölümcül gölge bıçaklar sanki çağrısına yanıt verircesine ileri atıldı.
 
Adamlardan birisinin yüzü, diğerini gövdesi, ötekisinin bacağı ikiye ayrıldı. Buna rağmen bıçakların vahşi dansı durmadı. Sanki iradeleri olan canlı yaratıklar gibi yollarına çıkan her şeyi yok eden, karanlığın cani fırtınasıymışçasına etrafta savruluyorlardı. Yalnızca yıkım ve ölüme adanmış bir yetenekti, başka amacı yoktu.
 
Akutagawa kahkahalar atıyordu.
 
Sanki kapkara bir iblis, gri hayaletleri yiyip bitiriyordu.
 
Retraite!(1)”
 
Mimic’in hayatta kalan askerleri, beti benzi atmış bir halde geri çekilmeye başladı.
 
“Kaçma! Savaş benimle!” Akutagawa peşlerine düşerken bağırdı. Kara mızraklar ve mermiler savaş alanında delicesine çarpışıyordu.
 
“Yetmez! Buna sınav bile denmez! Zulmünüzü gösterin -ruhumu iliklerine kadar donduracak vahşeti gösterin bana!” diye haykırdı siyahlar içindeki çocuk, sesinde yalvarışa benzeyen bir tını vardı.
 
Tam o esnada, içinde yeni askerler taşıyan personel aracı müzenin önünde durdu. Akutagawa’nın dudaklarında, kuduz köpekleri andıran şeytanı bir gülüş belirdi.
 
Personel taşıma aracından işaret fişeği ateşlendi. Fosforesans yukarı yükseldi, gökyüzünü kızıla boyadı ve yeryüzüne gölgesi düştü.
 
Mimic askerleri anında silah bıraktı.
 
“Ne-?”
 
Akutagawa şaşakalmış bir halde savaş alanına göz gezdirdi. Düşmanların hiçbiri silah tutmuyordu. Birbiri ardına tabancalarını yere bırakıyorlardı. Bazıları çoktan ellerini havaya kaldırmıştı.
 
“Teslim mi oluyorlar?” Akutagawa kuşkuyla mırıldandı. “İmkânsız.”
 
Askerlerden biri ellerini havaya kaldırmışken grubun diğer tarafından yürüyerek geldi. Yüz hatları yakışıklı sayılırdı ve hem saçları hem de kıyafetleri ruhu emilip çıkmış gibi hastalıklı, gümüşümsü gri renge bürünmüştü. Adam, özünde diğer Mimic askerlerine benziyordu, ancak onlara kıyasla orantısız derecede uzundu. Buna rağmen sanki ağırlığı yokmuş gibi ayak sesleri duyulmuyordu. Askerî üniformasının göğsünü rengarenk onur madalyaları süslüyordu. Askerin duygusuz gözleri Akutagawa’ya kilitlendi. Ne olduğunu anlayamayan, afallamış Mafya üyeleri yaklaşan savunmasız adama silahlarını doğrulttu.
 
“Kurşunların etki etmediği söylenen siyah paltolu yetenek kullanıcısı… demek sensin.” dedi uzun boylu adam, dudakları neredeyse kıpırdamıyordu. Sesi, sanki belirli bir yerden değil de her yandan duyulan, uğuldayan bir rüzgâr gibiydi.
 
“Kimsin?”
 
“Komutan… Mimic’in lideriyim.”
 
Sözler ağzından çıkar çıkmaz Mafyanın adamları ileri atılıp silahlarını adama doğrulttu. Mimic’in lideri ise gözünü bile kırpmamıştı.
 
“Lider bizzat kendisi mi teslim oluyor? Takdire şayan bir davranış ama inandırıcı değil... Hatta beni tiksindiriyorsun.”
 
Akutagawa’nın paltosu, Mimic liderinin ellerini ve ayaklarını birbirine bağlayan siyah kemerlere dönüştü ve adamı dizlerinin üzerine çökertti.
 
“Mimic’in lideri, adını söyle.”
 
“Gide. André Gide. Sana …bir düello teklif etmek için geldim.”
 
Liderin sesi sakindi, sarsılmış olduğuna dair en ufak iz taşımıyordu.
 
“Mimic’in lideri benimle savaşmak mı istiyor? Söylediklerine inansaydım onur duyardım. Sorulmamış sorulara cevap verince ikna edici olmuyorsun.” Akutagawa’nın bakışları adamı delip geçti. “Mimic’in lideri… neden hâlâ kelleni almadığımı biliyor musun?”
 
“Belki de… beni öldürmemen emredildiği içindir?”
 
Akutagawa, Gide’nin suratını yumrukladı. Gide, iki bacağı da birbirine bağlıyken darbeden kaçamadı ve ağzının köşesinden kanlar akmaya başladı.
 
“Hala kafanı koparmamamın sebebi Mimic’in liderinin yetenek kullanıcısı olduğunu duymam.”
 
Akutagawa, Gide’nin belindeki eski model silahı kapıp ona doğrulttu.
 
“Kaç güçsüz düşmanı öldürürsem öldüreyim yine de o adamın takdirini kazanamıyorum. Bana gücünü göster. İddia ettiğin gibi bir yeteneğin varsa istediğin o düelloyu yapacağım.”
 
Gide Akutagawa’ya ve silaha öylece bakıyordu.
 
“Demek yeteneğinle… siyah paltonu kontrol edebiliyorsun.” Kollarını ve bacaklarını tutan siyah bağlara bakarak acıyla sızlandı. “Olağanüstü bir yetenek, açığı yok. Fakat… yetersiz. Ruhlarımızı günahlarımızdan arındırmaya yetmez… sanırım senden beklentilerimi biraz fazla yüksek tutmuşum.”
 
Akutagawa’nın yüzü taş kesildi. Nefesi durdu ve bedeni kaskatı kaldı. Bağlı, hareket edemeyen adama siyah bir bıçak oluşturup savurarak cevap verdi. Gide is en ufak bir gerginlik belirtisi göstermeden öne eğildi ve başını yana yatırdı. Bıçak yüzünün kenarını sıyırmış, birkaç tel saçını keserek rüzgârda savurmuştu. Gide boynunu çevirdiğinde başının ucu Akutagawa’nın az önce elinden aldığı eski model tabancaya çarptı. Akutagawa silahı düşürürken yanlışlıkla parmaklarıyla tetiği çekti.
 
Gide’nin belindeki bağlardan birisi tepki vererek siper aldı ve mermi Akutagawa’yı vurmadan önce durdurdu. Ancak Gide’nin sol eli serbest kalmıştı… ve askeri üniformasında başka bir silah daha taşıyordu. Sol eliyle silahını çekti, hedefi daha ne olduğunu anlayamadan yanındaki mafya üyesini vurdu. Kurşun, adamın omzuna isabet edince elindeki otomatik silah istemsizce üç el ateş aldı. Mermilerden birisi Akutagawa’nın kolunu delip geçti. Diğer ikisi, iki mafya üyesinin göğsüne isabet ederek anında can aldı.
 
“Ne-?!”
 
Kolundan vurulmanın şaşkınlığıyla Akutagawa refleks olarak yeteneğini kullandı. Uzayı yarıp Gide’in bir sonraki atışını durdurdu fakat bedelini siyah bağları parçalayıp Gide’yi serbest bırakmasıyla ödedi.
 
Gide hemen yerde duran diğer silahını kaptı… ve o anda, sonucu daha en başından belli olan bir katliam başladı.
 
Ortada gizemli ya da gözle görülür bir güç yoktu. Mermiler geri sekmiyor, gökten şimşekler veya alevler yağmıyordu. Kimse aniden donup kalmamıştı. Saldırının burun buruna yaşanması ve sonucunun farklı olması dışında her şey, az önceki çatışmanın tekrarından ibaretti.
 
Gide iki elindeki tabancaları ateşlerken yerde yuvarlandı. Her mermi sekmeden, Mafya üyelerinin hayati organlarına tam isabet ediyordu. Yalnızca Akutagawa kendini savunabiliyor -daha doğrusu savunmak zorunda kalıyordu.
 
“Neler oluyor? Yeteneğini mi… kullanıyor?” dedi Akutagawa.
 
Silah sesleri Gide’nin çevresini sararken mermilerden ve Akutagawa’nın siyah pençelerinden ustalıkla kaçıyordu. Ufak hareketlerle Akutagawa’dan sanki önemsiz bir böcekmiş gibi sıyrılabiliyordu. Çok geçmeden Gide’nin mermilerinden biri Akutagawa’nın savunmasını delip karnına isabet etti, darbenin şiddetiyle bedeni geriye büküldü. Akutagawa kan öksürerek yere yığıldı, vakit kaybetmeden siyah kumaşını kolu ve karnındaki yaralara sararak geçici turnikeler yaptı. Fakat bu yüzden saldırı ve savunmada kullanabileceği kumaş miktarı azalmıştı ve daha dezavantajlı bir konuma düşmüştü.
 
“İmkânsız… Benimkinden daha yıkıcı bir yetenek mi var?”
 
“Mafyanın yetenek kullanıcısı, seni kıskanıyorum… aynı şeyi ben de kendime soruyorum.” Gide iki silahını da çekmiş bir halde ayağa kalktı. “Biraz daha becerikli, biraz daha tecrüben olsaydı belki her şey farklı olabilirdi. Ama şu hâlinle küçük, siyah bir ördek yavrusundan farkın yok.”
 
“Bana tepeden bakmaya cüret etme!”
 
Akutagawa’nın tüyleri diken diken oldu. Siyah paltosu savruldu ve dikenler oluşturmaya başladı ancak Gide, sivri uçları tam hızla fırlayacakken vurdu.
 
“Hareketlerimi… öngörebiliyor musun?!”
 
“Biz Mimic’iz.” Gide silahını Akutagawa’ya doğrulttu. “Biz, Tanrı’nın yüz çevirdiği, lütfunu esirgediği hayalet birlik -fantôme  escouade’yiz(2). Gerçek düşmanımız bize kurtuluşu bahşedene dek lanetli kanların içinden yürümeye devam edeceğiz.”
 
Akutagawa, Gide’nin varlığı karşısında bir anlığına bocaladı…  Çünkü Gide ne rol yapıyordu ne de boş tehditler savuruyordu, yalnızca hakikati dile getirdiğini anlamıştı. Gözlerinden okunabiliyordu.
 
“Mimic lideri, bana cevap ver…” Yüzüne silah doğrultulan Akutagawa kısık bir sesle konuştu, “Mafyanın bölgesine saldırarak ne elde etmeye çalışıyorsunuz?”
 
“Hiçbir şey.” Gide tereddüt etmeden karşılık verdi. “Hayaletlerin dileği olmaz. Tek arzumuz, ruhlarımızın yok oluşu. Yıllar önce bu uğurda Saat Kulesi Nişanına gittik. Şimdi bunu sizden talep etmeye geldik… Son bir sözün var mı, siyah paltolu yetenek kullanıcısı?”
 
“Öldür beni.” Akutagawa gözlerini kapatarak belli belirsiz gülümsedi. “Hislerini anlıyorum… gerçekten anlıyorum. Aradığın o düşman olamadığım için üzgünüm.”
 
“Elveda.”
 
Gide’nin parmakları tetiği kavradı.
 
Ama ateş etmedi. Tam tetiği çekecekken anlık bir içgüdüyle kaçındı. Silahlarını kaldırıp bedenini yana savurdu… ancak faydası olmadı. Odasaku’nun kurşunu Gide’nin tabancasını vurup elinden düşürttü.
 
 
***

 
 
Kurşunum düşmanın silahına isabet ettikten sonra tabancayı yere savurdu. Mimic’in lideri olduğunu varsaydığım adam kısa süreliğine afallamış görünüyordu. Uzak mesafeden silahını tam isabet vurmama şaşırmıştı belki ama sanki irkilmesinin nedeni başka bir şeydi. Ben daha tetiği çekmeden kaçmaya yeltenmesi ise oldukça garipti.
 
Ama bunu düşünmenin sırası değildi. Ateş ederek düşmanın üzerine ilerledim. O da ateş açtı fakat merminin izleyeceği yolu çoktan “görüyordum”. Başımı hafifçe eğerek gelen kurşundan kaçabildim. Yeniden ateş ettiğimde komutanları da aynı şekilde kaçtı.
 
Mermi ıskaladı mı?
 
“Mafya destek mi yolladı?!”
 
Aramızdaki mesafe kapanırken ikimizin de mermileri hedefini tutturmuyordu -ta ki silahına uzanabilecek kadar yaklaşana kadar. Silahına elinden almak için atıldım, fakat Mimic lideri bileğini ustalıkla çevirip elimden kaçtı. Az önceki o garip tepkinin aynısıydı. Sanki her hareketimi önceden biliyordu.
 
Düşmanı etkisiz hale getirme girişiminden hemen vazgeçip Mafya üyelerinden hala hayatta kalan var mı aramaya başladım. Çoğu ölmüştü ama siyah paltolu, bilinci yerinde bir çocuk vardı. Sanırım adı Ryuunosuke Akutagawa’ydı.
 
“Gidiyoruz.”
 
“Ne yaptığını sanıyorsun?!”
 
Dirense de Akutagawa’yı omzuma atıp bir çıkış yolu bulmak için koşmaya başladım. Akutagawa bir ağaç dalı kadar hafifti. Böylesine zayıf birisi kanadığında anında mumyaya dönerdi. Göz açıp kapayıncaya kadar Mimic askerlerinin makineli tüfekleri kurşun yağdırmaya başladı. Saldırıyı öncesinde bir vizyonda gördüğümden Akutagawa hâlâ omzumdayken yana atlayıp ateş hattından sıyrıldım. Yarası yeniden açılınca Akutagawa acıyla inledi, fakat o anda onu teselli edecek durumda değildim. Düşmana uyarı ateşi açarak elimden geldiğince hızlı uzaklaştım. Düşman siper alınca ormana doğru kaçtım.
 
Arkamdan takip emri verildiğini duyarken seyrek karaçamlarla kaplı ormanın içinde koşmaya devam ettim. Ağaçlar saldırılara karşı bana bir nebze koruma sağlasa da yolun çıkmaza varmayacağının garantisi yoktu.
 
“Özür dilerim ama seni indirmek zorundayım. Koşabilecek durumda mısın?”
 
Akutagawa’yı yere indirdim. Kalın bir çalılığın üstünde diz çöktüğünde karnındaki yaradan taze kanlar akmaya başladı.
 
“Adım Sakunosuke Oda, Dazai’nin arkadaşıyım. Bu cehennemden kaçmana yardım etmek için geldim.”
 
Elimi uzattım ama Akutagawa kımıldamadan karnını tutuyordu. Yeteneği hem saldırı hem savunmada güçlüydü, fakat fiziksel açıdan epey zayıf olduğunu duymuştum.
 
Ansızın bir vizyon gördüm. Biter bitmez, gördüğüme refleks olarak geriye sıçradım. Tam o esnada karanlık bir bıçak az önce başımın bulunduğu yeri kesti.
 
“Hakkında çok şey duydum. Uşaktan bir farkın yok.” dedi Akutagawa nefes nefeseyken. Gözleri öfkeyle parıldıyordu, her an üzerime atılacak gibiydi sanki.
 
“Doğru.”
 
“‘Dazai’nin arkadaşı sen misin?”
 
Keskin bakışlarıyla beni delip geçiyordu. Kalbi, kapkara bir alevle yanıyordu sanki.
 
“Evet.” diye yanıtladım.
 
“Dazai-san bana yüz yıl çabalasam da seni yenemeyeceğimi söyledi.” Akutagawa’nın kana susamışlığı kabarıp taştı. “Dazai-san yalan söylemez bu yüzden seni affedemiyorum. Senden -Mafyanın en düşük rütbelisinden bile mi aşağılığım? Neden? Neden? Neden?”
 
Üç siyah kumaş parçası üzerime fırladı. Saldırıyı zaten bir vizyonda gördüğümden yere yuvarlanarak sıyrıldım. Arkamdaki ağaç ikiye yarıldı ve gürültüyle devrildi.
 
“Kendi aramızda savaşacak kadar vaktimiz yok. Düşman her an bizi bulabilir.”
 
“Neden?! Neden Dazai-san…?!”
 
Başımı yere değene kadar eğdim. Birkaç ağacı kestikten sonra arkamdaki siyah kumaş geri savrulup başımın hemen üzerinden geçti. Hemen ardından birkaç ağaç daha devrildi.
 
Dehşet verici bir yetenek. Menzili de hızı da olağanüstü. Üstelik bıçaklar değdiği her şeyi kesiyor, onu Mafya’nın en güçlü yeteneklerinden biri hâline getiren de buydu. Bu yaşta bu kadar yetenekli olması insanın tüylerini ürpertiyordu. Dazai’nin onu yanında tutup eğitmek istemesinin nedenini anlayabiliyordum. Ama şimdi hayranlık duymanın zamanı değildi.
 
Akutagawa’ya ateş eder etmez, yanında biriktirdiği siyah kumaşla önündeki uzayı yardı. Kurşun yarılan boşluğa saplanıp kaldı. Fakat savunmasının nasıl işlediğini zaten bildiğimden oluşan açıklığı fırsat bilip yanına sokuldum ve var gücümle yaralı kolunu tekmeledim.
 
“Gh…?!”
 
Dayanılmaz acı, Akutagawa’yı kıvrandırarak bayılttı. Yeteneğini art arda kullanmaktan ve henüz alışmadığı bir teknikle tekrar tekrar savunmaya geçmekten zihinsel olarak zaten yıpranmıştı. Kurşun yarasına aldığı darbe, bardağı taşıran son damlaydı.
 
Her hâlükârda bilinci neredeyse kapanmak üzereydi.
 
Dazai’nin Spartan tarzı eğitim yönteminin acımasız olduğunu duymuştum ama eğitiminin sonuçlarını ne kadar hızlı elde ederse etsin Akutagawa hala çocuktu. Mental olarak Mimic askerleriyle, liderleriyle ve benimle peşi sıra savaşmaktan tükenmişti zaten. Kendi kendine bayılmasına kimse şaşırmazdı. Bu inadı nereden geliyordu böyle?
 
“Neden?! Neden Dazai-san…?!”
 
Acı dolu o sesiyle bağırdığında öfkesinin ardına sakladığı o belli belirsiz hissi -bir anlığına gördüm. O ifadesi gözümün önünden gitmiyordu.
 
“Bu ülkede… o yeteneği taşıyan birisine rastlayacağımı hissetmiştim.”
 
“Neyden bahsediyorsun?”
 
Arkamı döndüm.
 
Mimic lideri ormanın girişinde yanında üç adamıyla bekliyordu. Silah sesleri kesildiğinden orman dinginleşmişti.
 
“Adım André Gide. Biz hayaletler… ruhlarımızı azat edecek kişiyi aramaya geldik.” dedi lider.
 
Çarpıcı yüz hatlarına sahipti. Şık bir takım elbise giymiş, elinde şarap kadehini tutar halde görsem film yıldızı sanırdım. Ne var ki sesinin tonunda, sanki onlarca yıl öncesinden geliyormuş gibi bir tını vardı.
 
“Cenaze işleriyle uğraşan bir tanıdığım var. Araya girersem sana indirim yapar.”
 
“Gerek yok… çünkü aradığımı buldum.”
 
Konuşmayı bitirir bitirmez Gide, iki gözümün arasını hedef alarak silahını ateşledi. Kusursuz bir atıştı ama beş saniye önceden bildiğim için sıyrılmam zor olmadı.
 
Sağıma doğru yarım adım kadar ilerledim. Bir kurşun alnımın ortasına, diğeri kalbime saplandı. Saldırganın silahından çıkan SP mermi kafatasımı delip geçti ve aldığım darbenin şiddetiyle geriye savruldum.
 
Vizyon burada bitiyordu.
 
Yeteneğim, geleceği gösterirdi. İçimde yükselen paniği bastırıp vizyonda gördüğümün tersine, sola atladım. Ancak kaçındığım esnada bir kurşun kafatasıma saplandı. Darbenin etkisiyle başım sarsıldı, kafamın içinde yumuşak, ıslak bir ses yankılandı.
 
Vizyon burada bitiyordu.
 
Donakalmıştım. Gide geldiğinden beri hiç kıpırdamamıştı. Silahını hala bana doğrultmuştu ve tetiği bile çekmemişti. Kafam karışmıştı.
 
Neler oluyor?
 
“Kafanın karışması normal. Ben de aynı durumdayım,” dedi Gide silahını indirirken. “İkimiz de aynı güce sahibiz. Yaklaşan tehlikeyi saniyeler öncesinden görebilmeni sağlayan bir yeteneğin var. Sağa kaçtığın bir geleceği gördüm bu yüzden silahımı sağa doğrulttum. Fakat sen de bu geleceği ‘gördüğünden’ sola atladın. Ve ben de o geleceği gördüm… ne demek istediğimi anladın mı?”
 
Yeteneklerimiz aynı mı?
 
“Geleceği görme yeteneğin seni dokunulmaz kılıyor. Bu dünyada benden başka… seni kimse öldüremez.” Gide’nin yanakları gerildi, dudakları hafifçe kıvrıldı. Sanki gülümsüyordu. “Ve beni gömebilecek tek kişi sensin. Bu savaşı yalnızca sen sonlandırabilirsin.”
 
Gülüşü içtendi. Sanki damarlarıma buz gibi bir zehir enjekte edilmişti. Silahımı anlık refleksle Gide’ye çevirdim.
 
“Evet, aynen öyle.”  Gide yalvarıyormuş gibi konuştu. “Tek mermiyle bu savaşı bitirebilirsin. Mafyanın bir üyesisin. Düşmanın kellesini istemek en doğal hakkın.”
 
Silahımın namlusunu Gide’ye doğrultmuştum. Dedikleri doğruydu. Geleceği görebilen iki kişi arasında çıkan çatışmada kimin kazanacağını kestirmek mümkün değildi. Ama Mafyada onu alt edebilecek başka kimse yoktu.
 
Silahımın namlusunu hala düşmana doğrultmuşken derin bir nefes aldım ve yavaşça verdim. Ardından silahımı indirdim.
 
“İstemez.” diye cevap verdim. “Buraya yoldaşımı kurtarmaya geldim. Zaten yıllardır kimseyi öldürmemiştim.”
 
“…….Ne?” sesinde ilk kez şaşkınlık duyuyordum. “Sen… Mafyadan değil misin?”
 
“Mafya çeşit çeşit insanlarla dolu.”
 
“Silahlar öldürmek için kullanılan araçlardır ve burası savaş meydanı. Gide’nin sesi giderek yükseliyordu. “Öyleyse savaşalım! Tüm gücümüzle, ruhumuzu derinden parçalayarak savaşalım! Başlatmak için tek kurşun yeter. Sen tetiği çekmesen bile, ben çekersem karşılık vermek zorunda kalırsın!”
 
Silahıyla beni hedef aldı. Saniyeler öncesinden ateş ettiğini “gördüm”.
 
“Herkes dövüşmeye kafayı takmış. Savaşa doymuyorlar,” dedim. “Ama benim böyle bir takıntım yok. Yaşamakla ilgileniyorum. Asıl merak ettiğim nasıl yaşadığınız ve savaşa neden sürüklendiğiniz. Ve ölürseniz hikâyeleriniz de sizinle yok olur.”
 
“Ölümden üstün bir hayat yoktur!”
 
Gide tetiği çekti.
 
Bir vizyon gördüm.
 
Arkaya eğildiğimde kurşun beni vurdu. Kaçınmama rağmen vurulmuştum. Kendimi yana savursam da kurşundan kaçamadım. Yaşanabilecek tüm senaryolar kafamda canlanıyordu.
 
Geleceği görebilmem bu durumda işe yaramazdı. Alacağım hasarı olabildiğince azaltmak için öne atıldım. Düşmanın mermileri şakaklarımı sıyırarak gözlerimin önünden geçti. Mimic askerleri otomatik silahlarıyla, liderleriyle uyum içinde ateş açıyordu ama hepsini öngörebiliyordum. Toprağın üzerinden yuvarlanarak kurşun yağmurundan kaçtım, iki silahımla ateş açtım. Kimseyi isabet etmeyecek uyarı ateşi açmıştım. Akutagawa’nın yanına kadar yuvarlandıktan sonra tek dizimin üzerine çöktüm ve silahlarımı doğrulttum.
 
“Bilerek mi... ıskaladın?” Gide’nin suratı asıldı. “Bunca zamandır arzuladığımız savaşın bu olduğuna mı… inanıyorsun gerçekten? Bunca zamandır ne uğruna savaştık, niçin…?”
 
“Japonya’ya kadar zahmet edip gelmişsiniz ama kendimce sebeplerim yüzünden kimseyi öldürmüyorum. Başka birisini bulun lütfen.”
 
“Neden?!” Gide bağırdı. “O savaştan beri ölmeye layık bir yer arıyoruz! Hayaletler gibi dünyanın dört bir yanını dolaştık! Tek umudumuz sensin! Ateş et! Vur bizi! Yoksa…”
 
Feryatları kimseye ulaşmadan göğe dağıldı. Sesi, sanki mezarından seslenen bir adamınki gibiydi ama aynı zamanda hayata tutunmak isteyen birinin çaresizliğini de taşıyordu. Cevap vermekten başka çarem yoktu. Kısık sesle konuşmaya başladım,
 
“Arzunu yerine getiremememin bir sebebi var. Mafyadan ayrıldığımda ve dilediğim gibi yaşayabildiğimde deniz manzaralı bir odada masama oturacağım…”
 
-O zaman sonrasında ne yaşanacağını kendin yaz
 
-Ancak bu şekilde roman, mükemmelliğini koruyabilir.
 
“Yazar olmak istiyorum.” diye devam ettim. “Silahımı bir kenara bırakmak istiyorum. Elim yalnızca kâğıt ve kalem tutsun istiyorum… bir adam bana roman yazmak insanları yazmaktır demişti… Can aldıktan sonra yazarak birisine nasıl hayat vereceksin? Bu yüzden bir daha asla öldürmeyeceğim.”
 
Tüm sesler anında kesildi. Rüzgârın uğultusu, yaprakların hışırtısı -hepsi sustu. Dünyayı sessizlik sardı.
 
Bunu daha önce kimseye anlatmamıştım… Dazai’ye ve Ango’ya bile.
 
“Cevabın bu mu?” Gide kısık sesle sordu. “Bu yüzden mi bizimle savaşmayı reddediyorsun?”
 
“Evet.” diye yanıtladım.
 
Ben Gide’ye, Gide bana baktı. Birbirimizin gözlerinin derinliklerinde saklanan duyguları görebilmek için bakışlarımızı paylaşıyorduk. O an konuşmamızın bir anlam ifade etmediğini anladım. Gide silahını hala baygın yatan Akutagawa’ya tutup tetiği çekti.
 
Hem bilinçsiz bir bedeni taşıyıp hem de kurşundan kaçmak imkansızdı bu yüzden kendimi Akutagawa’nın önüne attım.
 
Mermi tam göğsümün ortasına isabet etti. Yana atlamıştım ama darbenin etkisiyle dönüp yere yığıldım ve bir süre daha yuvarlandım.
 
“Yaşamak mı? Biz zaten ölüyüz. Ölülerin ruhlarının sürüklediği, ruhunu yitirmiş et parçalarından ibaretiz. Senin gibi bir yetenek kullanıcısının silahından çıkacak ateşle küle dönmeyi bekleyen boş kabuklarız sadece.”
 
Her öksürükle göğsümde dayanılmaz bir acı yükseliyordu. Ceketimi yırtınca merminin kurşun geçirmez yeleğe saplandığını gördüm. Buna rağmen göğsüm sanki çekiçle dövülmüş gibi hissediyordum.
 
“Ölü falan değilsiniz.” Kelimeleri yavaş yavaş bir araya getirdim. “Geçmişte ne yaşadığınızı bilmiyorum ama nasıl öleceğinizi düşünmeniz için bolca zamanınız var.”
 
“Neden anlamıyorsun…? Yalnızca sen varsın-!”
 
Sesindeki son öfke tınısını da bırakırken Gide’nin gözlerindeki tüm duygular, sönen bir mum gibi kayboldu. Ve böylece gri gözleri ucu bucağı olmayan harabeler gibi bomboş kaldı.
 
“Cevabın bu kadarsa yapacak bir şey yok. Arzumu anlamadığın için beni öldürmeyeceksin. Bizi savaş meydanının kutsal ateşine sürükleyebilecek tek kişi sen olduğundan ben de seni öldürmeyeceğim.”
 
Az önceki personel taşıma aracı Gide’ni arkasındaki ormanın girişinde en ufak bir ses çıkarmadan durdu. Sonra tüm adamlarıyla araca bindi. Ciddiyetleri bana cenaze törenlerini anımsatıyordu. Tam gideceklerken Gide bir kez daha bana döndü ve “Anlamanı sağlayacağım.” dedi.
 
Yüzü solgundu. Sesi, bu dünyanın ötesinde bir hüznü taşıyordu. O hüznün nereden geldiğini çözemiyordum.
 
“Beni anlayacaksın. Sana…” Gide sertçe başını işaret etti, “…içeride ne olduğunu göstereceğim. İşte o zaman gerçeği öğreneceksin. Birimizin ölmesi gerektiğini anlayacaksın.”
 
Ses çıkarmadan uzaklaştı, araca bindi ve gitti. Ancak ayrılmadan önce kanımı donduran bir bakış attı, sonunda konuştu.
 
“Bekle beni.”
 
 
***

 
 
O günden beri Mimic bize saldırmayı kesti. Yaralılara gerekli yardımı ulaştırdıktan sonra biraz Dazai ile konuştum. Sonra odama kapanıp düşüncelerimde kayboldum. O loş odada içimde taşıp kabaran duyguları düşünürken kalp atışlarımı dinliyordum. Yakında bir şey -büyük bir şey olacaktı. Gece çökmeden önce mora çalan gökyüzü gibi, sağanak öncesi uzaktan duyulan gök gürültüsü gibi, muazzam bir şeyle yüzleşmek üzere olduğum hissine kapılıyordum. Bu huzursuzluk yetenek kullanıcısı olmamdan kaynaklanmıyordu, herkesin büyük bir olaydan hemen önce hissettiği o hafif ürpertiydi. Ama olay gerçekleşip yüzüme çarpana kadar yapabileceğim bir şey yoktu. Dünya merhametli değildir. Dayanmak zorundaydım.
 
Gece çöktü. Dazai benimle iletişime geçti ve geleceğe yönelik planlarımızı görüşmek üzere buluşup buluşamayacağımızı sordu. Paltomu kapıp odamdan çıktım.
 
“Geceyi seviyorum.” dedi Dazai. “Gece, Mafyanın zamanıdır.”
 
İkimiz Yokohama’da yürümeye başladık. İnsanlar sokaklarda dingin adımlarla geziyordu. Eskiyle yeninin iç içe geçtiği binalara, deniz meltemi vuruyordu. Gökteki altın yıldızlar, yeryüzündeki ışıklar gibi pırıldıyordu.
 
“Nereye gidiyoruz?”
 
“Birisiyle buluşacağız.” Dazai gülümsedi. “Neyse, Odasaku, sana acımıyor değilim. Düşman lideriyle karşılaşman bir yana, adam sana resmen asıldı. Bu gidişle hafta sonuna kalmaz evlenirsiniz.”
 
“Öyle bir şey yok,” Umarım öyle bir şey yoktur. “Onlar, sırf savaş uğruna savaş başlatan bir avuç garip insan.”
 
“Oh? Birinin ölümünü planlamak için bu kadar uğraşması biraz tatlı aslında. Benim aklıma gelmezdi.” Sesinde alaylı bir eğlence vardı. “Yine de gitmeden önce sana söylediklerini göz ardı edemem. Bir sonraki hamlelerinde strateji değiştirebilirler. Adamlarıma seni kollamalarını söylemem gerekecek.”
 
“Çatışma daha ne kadar sürecek?”
 
“Mimic askerleri beni pek endişelendirmiyor ama liderlerinin yeteneği sıkıntı. Sürpriz saldırı yapsak da boşa, içeriden istihbarat almalıyız. Önerin var mı?”
 
Mafya, Mimic hakkında istihbarat toplamak için her türlü çabayı sarfetiyordu ancak şu ana kadar bir şey elde edilememişti.
 
“Bildiğim sadece Ango var.” dedim. “Mafya ve Mimic için yıllarca çift taraflı casusluk yaptı. Bana o gün anlattıklarından fazlasını biliyor olmalı.”
 
“Katılıyorum.” Dazai başını salladı.
 
“Ango’yu bulmanın bir yolu yok mu?”
 
“Var.” Net bir şekilde belirtti.
 
“Oh, var mı?” Kafamı salladım. Şaşırmıştım. “Bekle, gerçekten mi?”
 
“Daha doğrusu, Ango’yu aramamıza gerek yok. O bizi bekliyor olacak. İşte, geldik.”
 
Dazai’nin işaret ettiği yere baktım.
 
“Burası mı?” diye sordum.
 
“Başka neresi olacaktı?” Dazai manidar bir gülümsemeyle sırıttı.
 
Gece karanlığında loş bir ışıkla parlayan beyaz tabelasıyla önümde, tanıdık bir bar duruyordu.
 
 
***

 
Dazai ile loş merdivenlerden inip bodruma girdik. Ayaklarımı beyaz sigara dumanı sararken insanların sohbetlerinden yankılanan kısık sesleri duyabiliyordum. Aklıma gelmişken, orada hep birileri olurdu. Ne zaman uğrasam o gün buluşmak için sözleşmiş olmasak ya da anlık bir kararla girmiş olsam da beni selamlayan bir arkadaşımla karşılaşırdım.
 
Bu sefer de aynıydı.
 
“Hey, hoş geldiniz. Ben başladım bile.”
 
Her zamanki yerinde, aynı haliyle Ango kadehini kaldırıp bizi selamladı. Barmene gözlerimle işaret verdikten sonra parmağımı kaldırdım. Anladığını belirten bir bakış attı. Ardından Dazai ile birlikte Ango’nun yanına oturduk.
 
“En azından bana haber verebilirdin.” dedim.
 
“Peşimdekileri atlatmam biraz zaman aldı.” Ango buruk bir kahkaha attı. “Konuşmamı engelleyen pek çok sorun vardı. Ama artık burada dinleme cihazı yok ve ardımdan kimse beni takip etmedi. Gönül rahatlığıyla içebilirim. Asıl merak ettiğim, burada olduğumu nasıl öğrendiniz?”
 
“Patlama bölgesinde bir mendil buldum.” Dazai şeytani bir sırıtışla gülümsedi. “İçinde buraya ait bir peçete sarılıydı. Fazlasıyla belliydi. Casusların hâlâ böyle demode yöntemler kullandığını kim tahmin ederdi, huh?”
 
Dazai bahsedince Ango’nun ben bayılmadan önce mendilimi geri verdiğini hatırladım. Peçeteyi o esnada sarmış olmalı. Kaybettim sanmıştım.
 
Ango “Böyle bir şeyi yalnızca biz fark edebiliriz.” dedi ve iç çekti. “Bir daha asla barada içemeyeceğimi sanmıştım. Şanslıyım. Ve bu şansımı iki arkadaşımla paylaşmak istiyorum.“
 
Gizli bir ajan için fazla duygusal davranmıyor musun?” dedi Dazai soğukkanlılıkla.
 
Ango’ya baktım. Dazai’nin söylediklerine hemen yanıt vermedi ama dudakları hafifçe yukarı kıvrılmıştı.
 
“…Etkilendim.” Ango birkaç saniye sonra usulca itiraf etti.
 
“Ango, Mafyaya katılmadan önce zaten bir başkasıydın. Doğaüstü Güçler İçin Özel Yetenekliler Biriminin ajanı, gizli hükümet casusuydun. Görevin Mafyayı izlemek ve karargâha rapor vermekti.”
 
“…Doğru.” Ango iç çekerek cevap verdi.
 
“Ülkedeki yetenek kullanıcılarını denetleyen gizli bir organizasyonun parçası olsan da Liman Mafyasına birebir kafa tuttuktan sonra sağ salim ayrılamazdın. Üstelik Özel Yetenekler Biriminin görevi yetenek kullanıcılarını yok etmek değil, zapt etmektir. Bu yüzden olan bitene göz kulak olmak için Mafyaya sızacak bir ajan gönderdiler. Alınması gereken bir önlemdi. Haksız mıyım?”
 
Yani Ango’nun Mafyaya girmesine neden olan kargaşayı Doğaüstü Güçler İçin Özel Yetenekliler Birimi planlamıştı.
 
“Sonra Mimic ortaya çıktı. Yetenek kullanıcılarından oluşan bu suç örgütü Japonya’ya gelmeyi planlıyordu ve Doğaüstü Güçler İçin Özel Yetenekliler Birimine bir baş ağrısı daha çıkmıştı. Bu yüzden Özel Yetenekliler Birimi seni, Mafyaya çalışan çift taraflı ajan olarak… Mimic’i izlemen için görevlendirdi. Elbette kurtarılman gerekirse o siyah giysili Özel Harekât -Birimin timi gelecekti.
 
Ango kaşlarını çatarak, “Devlet memurluğunun maaşı kıt, nankör bir iş.” dedi.
 
“O zaman Ango çift değil üç taraflı ajandı.” dedim.
 
“Aynen.” Dazai başını salladı. “Eh, araştırmalarımla bu kadarını bulabildim. Neyse, sıkıcı konuları boş verelim. İçelim hadi.”
 
Ardından kadehlerimiz önümüze nazikçe yerleştirildi. Normalde sonrasında şerefe derdik fakat bu sefer sustuk. Belki bir daha asla kadeh kaldırmayacaktık.
 
 
***

 
 
Bir süre kimse konuşmadı. Üzerimize menüde yazan her şeyden daha acı bir sessizlik çöktü.
 
“Ee…” Ango kimse bir şey söylemediğinden gönülsüzce söze girdi. “Aramızdaki ebedi dostluğu teyit etmek için mi geldiniz?”
 
“Güya.” Dazai’nin yalnızca dudaklarının ucu yukarı kalktı. “Mimic hakkında bilgi almak için geldik, sen de farkındasın.”
 
“Garip. Her zamanki içtiğimden sipariş ettim ama nedense bugün tadı yok.” diye mırıldandı Ango, sanki kendi kendine konuşur gibi bardağına baktı. Sonra bakışlarını bana çevirip, “Birimin gözetim ekibi Gide ile karşılaştığını bildirdi. Yeteneğini gördün mü?” diye sordu.
 
Gide’nin, düşmanının saldırılarını öngörebildiğini söyledim.
 
“Doğaüstü Güçler İçin Özel Yetenekliler Birimi bile o yetenekle baş edemez.” Ango kafasını salladı. “Kazanmamızın tek yolu üzerine koca bir bomba atmak… ama yakalanması zor. Yerini tespit edemiyoruz. Yetkililer bu davayla Mafyanın uğraşmasını istiyor. İki suç örgütü de birbirini boğazladıktan sonra Özel Yetenekliler Birimi kalan grubu denetleyebilir böylece kendi adamlarını gözden çıkarmak zorunda kalmaz.”
 
Dahiyane bir hamleyle Doğaüstü Güçler İçin Özel Yetenekliler Birimi bir taşla iki kuş vurmuş oldu.
 
“İşinize gelmiştir tabii.” dedi Dazai başını yana eğerek. “Ama Mafya bile o yetenekle başa çıkmakta zorlanır.” Dazai göz ucuyla bana baktı. “…Elbette düşük rütbeli bir mafya üyesi hariç.”
 
“Gide onlarca güçlü askerin liderliğini yapan bir ordu komutanı.” İçkimdeki yansımama bakarak konuşuyordum. “Ayrıca yeteneklerimiz geleceği yalnızca birkaç saniyeliğine görmemize imkân tanıyor. Savaşta ve silah kullanmakta hangimiz yetenekliyse o kazanır.”
 
Silah kullanmakta daha yetenekli olmak, rakibi daha uzak mesafeden ve daha isabetli vurabilmek demektir.
 
“Odasaku’nun nişancılığı…” dedi Dazai anlamlı bir gülümsemeyle. “Hâlâ pek çok belirsizlik var. Üstelik bir de yetenek tekilliği sorunu söz konusu.”
 
“Yetenek tekilliği mi?”
 
“Gide üzerinde yeteneğini kullanırken tuhaf bir şey oldu mu?”
 
Biraz düşündükten sonra olduğunu söyledim. Üst üste yığılmış birden fazla gelecek görmüştüm.
 
“Hükümetin daha yeni araştırmaya başladığı bir fenomenden kaynaklanıyor.” Ango’nun ifadesi konuştukça ciddileşti. “Birden fazla yeteneğin etkileşime girdiği nadir durumlarda beklenmedik olayların yaşandığını gözlemlediler. Detaylar net değil ama örneğin… ilk darbeyi vurma yeteneğine sahip iki yetenek kullanıcısının savaştığını varsayalım… ya da birisinin yeteneği rakibi kandırabilmekken diğerinin yeteneği her daim gerçeği görebilmek olsun… ne olurdu? Cevap şu ki, deneyene kadar bilemeyiz. Çoğu zaman yeteneklerden birisi galip gelir. Fakat bazı nadir durumlarda iki taraftan da kaynaklanmayan bir fenomen ortaya çıkar. Özel Yetenekler Birimi bu duruma ‘tekillik’ diyor.”
 
Belki gördüklerim tekillikti. Ya da tekillik, bunun çok daha ötesinde bir olgu muydu?
 
“Size bunların hiçbirini anlatmamam gerekiyordu.” dedi Ango. “İçişleri Bakanlığındaki üstlerim burada buluştuğumuzu öğrenecek olursa başıma iş açarlar. Bu yüzden bir müddet ortalıkta görünmemeliyim.”
 
Dazai Ango’ya bakıp gülümseyerek “Oh, Ango. Buradan sağ çıkabilecekmişsin gibi konuşuyorsun.” dedi.
 
Hava bir anda buz kesti. Ango’nun yüzü yavaş yavaş soldu ama Dazai hala gülümsüyordu.
 
“Neyden bahsettiğimi biliyorsun, değil mi? Karanlığa gömülmüş, izini sürmenin neredeyse imkânsız olduğu, yetenek kullanıcılarını barındıran gizli ajans -adı bile ülkedeki tüm suç örgütlerine korku salmaya yeten o efsanevi teşkilat ve o teşkilatın bir üyesi tam karşımda oturuyor. Ağzından söküp almak istediğim bilgilerle yeni bir sözlük bile yazarım. Haksız mıyım?”
 
Aklımdan geçenleri dolandırmadan Dazai’ye sordum, “Buraya savaş alanına mı döndüreceksin?”
 
Ango parmağını dahi oynatmadı. Yüzü donakalmıştı, kuşkuyla sırıtıyordu. Gözleri Dazai’ye kilitlenmişti.
 
“Pardon.” dedi Ango pes etmiş gibi. “Hata ettim. Buranın statülerin ve rütbelerin anlamını yitirdiği tek yer olduğunu sanmıştım. Olay çıkarmaya niyetim yok, bana ne yapmak istiyorsanız yapın. Direnmeyeceğim.”
 
Ango, Mafyanın işkencesinin ne kadar dehşet verici olduğunu biliyordu. Doğaüstü Güçler İçin Özel Yetenekler Birimine sağ dönmesi mümkün değildi. Ango’nun tarafını tutsam bile hiçbir şey değişmezdi. Dazai’nin barın etrafına kurduğu tuzaktan kurtulmanın yolu yoktu ve Mafyaya ihanet edersem restorandaki yetimler öldürülürdü.
 
“Ango.”  diye fısıldadı Dazai, elini ileri geri çevirip iki tarafını da inceledi. “Tek telefonumla adamlarım burayı kuşatır. Ama henüz harekete geçmediler. Fikrimi değiştirmeden defol git.”
 
Ango bir şey söylemeye yeltendi, ama en sonunda sustu.
 
“Üzgün değilim. Başından beri her şeyi biliyordum.” dedi Dazai. Artık ifadesini boş bir maskeyle saklıyordu. “Doğaüstü Güçler İçin Özel Yetenekler Biriminin ajanı olup olmaman önemli değildi. Kaybetmekten korktuğum ne varsa sonunda onları yitirdim. Bu yüzden artık hiçbir şey hissetmiyorum. İnsan tam peşinden gitmeye değer bir şeye sahip olduğunu sandığı anda onu kaybediyor. Hayat böyle işte. Acıyla uzatılmış bir ömrün karşılığında kovalanacak hiçbir amaç yok.”
 
Dazai’ye baktım. Uzun süredir birbirimizi tanıyorduk ama ilk kez kendisi hakkında bu kadar açık konuşuyordu. Yaşamına zıpkın gibi saplanmış bir dikenin varlığını açıkça görebiliyordum.
 
“Dazai, Odasaku… Ben de sizden farklı değilim. Görevleri gizli tutulmak zorunda olan bir yeraltı örgütünün parçası olarak, diğer yetenek kullanıcılarını avlayan bir yetenek kullanıcısı olarak hükümetin karanlığı altında fazlasıyla vakit geçirdim. Bir daha asla ışıkta yürüyemeyeceğim.” Ango bize bakıp devam etti, “Günün birinde Birim ve Mafya ortadan kalkarsa… yaptığımız iş bizi bağlamazsa…yine burada, yan yana içebilir miyiz?”
 
“Yeter.” dedi bir ses. Ben konuşuyordum. “Sus artık Ango.”
 
Ango başını salladı, incinmiş gibi gözüküyordu. Sonra taburesinden ağır ağır kalktı ve kendi ayak seslerini dikkatle dinliyormuş gibi başını öne eğerek bardan çıktı. Onu muhtemelen son görüşümdü. Az önce oturduğu yere baktığımda boş bardağının yanında masaya bir şey bıraktığını fark ettim. Elime alıp Dazai’ye gösterdim.
 
Birkaç gün önce bu barda çekildiğimiz fotoğraftı. Üçümüz de gülüp eğleniyorduk.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
ÇN:
(1): Retraite. Fransızcada “geri çekilin”.
(2):Fantôme  escouade, Fransızcada “Hayalet Birlik”.
 
 
 
 
 

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

2   Önceki Bölüm