Yukarı Çık




95   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   97 

           
Bölüm 96 - Sürgün
Çeviri: Raban

“Uyan, Güneşsiz! Kâbusun…”

“Kes sesini!”

Uykunun şefkatli kollarında huzur içinde uyumaya çalışan Sunny, dişlerinin arasından tıslayarak homurdandı ve sıcacık battaniyesine sıkıca sarıldı. Kendi yatağındaydı; dünyanın bütün dertlerinden ve felaketlerden uzaktaydı. Buradayken her şey daha sakin ve daha az can yakıcı görünüyordu.

Bir anlığına sessizlik çöktü.

‘Nihayet, sessiz…’

“Uyan, Güneşsiz! Kâbu…”

‘Lanet olası!’

Battaniyenin altından bir kolunu çıkaran Sunny, hatıralarından birini çağırdı. Bir anda elinde, üçgen biçimli bir fırlatma bıçağı belirdi; Sunny kunaisini, sinir bozucu sese doğru körlemesine fırlattı. Hedefini ıskalayan kunai, taş duvara çarpıp metalik bir tıkırtıyla yere düştü.

Ama ses kesilmişti.

Sunny iç çekti. Artık çok geçti. Uyanmıştı bir kere.

Uzaklarda, güçlü dalgalar şehrin surlarını dövmeye başlamıştı. Gece çöküyordu; yani uyanma vaktiydi.

Gözlerini açan Sunny doğruldu ve etrafına baktı.

Odası geniş ve güzeldi. Taş duvarlar, kutsallık ve zarafet hissi veren karmaşık desenlerle oyulmuştu. Mobilyaları açık renkli, cilalanmış ahşaptandı; aralarında Sunny’nin farklı yerlerden bizzat toparladığı, birbiriyle uyumsuz başka eşyaları da vardı.

Odanın penceresizdi; ancak odanın farklı yerlerine ustalıkla gizlenmiş ışık bacaları bulunuyordu. Ne yazık ki, gizli odayı güneş ışığıyla doldurması gereken dahiyane ayna sistemi çoktan yok olmuştu, geriye yalnızca karanlık kalmıştı.

Sunny’nin pek umrunda değildi. Hatta burasıyla ilgili en sevdiği özelliklerden biri de buydu.

Karanlık, onun en iyi dostuydu.

Bir eliyle gözlerini ovuşturup esneyerek ayağa kalktı, uzun ve kirli saçları artık gözlerinin önüne düşüyordu, hemen eliyle geriye doğru taradı.

‘Evet, kahvaltı zamanı.’

Ama önce…

Sunny elini ustaca hareket ettirdi ve bileğinden, kunainin kabzasındaki halka biçimli kısma bağlanmış görünmez ipi çekti. Fırlatma hançeri havada uçarak avucuna düştü. Bu numarayı öğrenmesi Sunny için epey zor olmuştu; ilk başlarda, bıçağı doğru düzgün kontrol etmeye çalışırken neredeyse birkaç parmağını kaybediyordu.

Üzerinde hiç oyma veya işleme bulunmayan bir duvara yürüdü ve kunaiyle taşa küçük bir çizik attı. Etrafında, beşerli hâlde onlarca benzer çizik vardı.

Sunny buraya, Tanrı’nın unuttuğu bu lanet şehre geleli tam dört ay olmuştu.

Bu süre içinde pek çok şey yaşanmıştı.

***

Cassie’nin gördüğü kehanet doğru çıkmıştı. Batıda çok, çok uzaklarda, dar ara sokaklarında canavarların dolaştığı, yüksek surlarla çevrili, devasa bir harabe şehir bulmuşlardı. Şehrin tam ortasında ise yüksek bir tepe vardı ve tepenin üzerinde ise görkemli bir kale yükseliyordu.

Bu uçsuz bucaksız dünyadaki bir mucize gibi, kalenin içi insan doluydu. Ancak üçlünün umut ettiği gibi burada hiç Uyanmış yoktu. Aksine, hepsi ama hepsi kendileri gibi Uyuyanlardı.

Çünkü bu kalede bir Ağ Geçidi yoktu.

Yüzlerce insan; Unutulmuş Kıyı’nın ölümcül topraklarında güçleri ya da şansları sayesinde hayatta kalıp sağ salim buraya ulaşabilmişti ama aynı zamanda gerçek dünyaya dönme umudu olmaksızın burada mahsur kalmışlardı. Bu yer, umut mezarlığından başka bir şey değildi.

Kalede geçirdiği ilk günleri hatırlayan Sunny, kahkahasına mâni olamadı. Ne kadar da aptaldı… Umutla, insanlığa duyduğu inançla dolup taşıyordu. Peki şimdi ne oldu o inanca, nereye gitti?

Sunny histerik bir kahkahayla iki büklüm olmuş, dizlerini tokatlıyordu.

“Ah, bu çok komikti! Gerçekten güldürdün beni, Sunny. Sen bu işe ne diyorsun, kanka?”

Gölgesi sadece onu kınayarak süzüyordu, tek kelime bile etmedi. Bu sessizlik Sunny’nin daha da çok gülmesine neden oldu. Kendini tutamıyordu.

Doğrusunu söylemek gerekirse, bir süre önce birazcık tırlatmıştı. Tek başına yaşamaya başlamasından üç hafta sonraydı. Şu talihsiz kavga yüzünden kaleyi terk ettikten sonra aşağı yukarı iyi denilebilirdi… Her neyse, bunu düşünmeye gerek yok.

Mesele şu ki, üçüncü haftasında, o lanet or*spu çocuğu, o p*ç şövalye, Sunny’nin karnını neredeyse tamamen deşmişti. Sunny, bağırsakları dışarı dökülmesin diye elleriyle tutarak yerlerde sürünmekten başka bir şey yapamamıştı. Kuytu bir köşedeki küçük bir çukura atlamış ve oraya sığınıp günlerce hareket dahi edemez bir durumda orada öylece yatmıştı; oraya ona yardım edecek kimseler de gelmemişti, sadece ölümü beklemişti. İşte bu olaydan sonra Sunny artık eskisi gibi değildi.

‘Ah, güzel günlerdi…’

Her neyse, sonuçta hayatta kalmıştı.

Kunaiyi geri yollayan Sunny, bir zamanlar bir kütüphanenin harabelerinde bulup getirdiği masaya doğru yürüdü ve ortasında duran gri kaya parçasına baktı.

Nasıl bakarsanız bakın, sıradan bir taştan hiçbir farkı yoktu. Ancak Sunny’nin bakışları taşla buluşur buluşmaz, taş konuştu:

“Uyan, Güneşsiz! Kâbusun sona erdi!”

Bu taş, Sunny’nin en değerli Hatıralarından biriydi. Bir yönü hariç her anlamda sıradan bir taştı sadece… ki bu bile başlı başına yeterince kullanışlıydı. Sunny kadar sinsi biri için bir taşla bile yapılabilecek pek çok şey vardı. Ama bu özel taş hatıra, farklı sesleri papağan gibi taklit edebiliyordu; bu da onu paha biçilemez bir taş haline getiriyordu.

Şu anda Sunny’nin sesini taklit ediyordu.

“Uyan Gü…”

‘Seni lanet şey!’

Papağan taşını kırıp toz hâline getirme yönündeki mantıksız dürtüsüne direnerek onu geri yollayan Sunny, masanın üzerindeki bir bezi kaldırdı. Altında, gümüş bir tabak üzerinde duran birkaç parça canavar eti vardı.

Bu canavarı kendisi avlamıştı; ki buralarda bu hiç de kolay bir iş değildi. Aslında Sunny’nin bildiği kadarıyla, şehirde tek başına avlanabilen ender insanlardan biriydi. Bunun sebebi, şehri mesken tutan Kâbus Yaratıklarının çoğunun Düşmüş rütbede olmasıydı; yalnızca arada sırada, daha zayıf olanlar saklanıyordu.

Kimse Düşmüş canavarları avlamaya kalkacak kadar deli değildi. Bunun yerine, büyük av grupları, bu güçlü yaratıklardan kaçınmak için deneyimli rehberler eşliğinde daha kolay avların peşine düşüyordu.

Ama Sunny için, başına buyruk dolaşan Uyanmış yaratıkların hakkından tek tek gelmek nispeten daha kolaydı. Geceleri avlanıyor, derin ve karanlık gölgeleri kullanarak neredeyse görünmez oluyordu. Bir Düşmüş yaratıkla dövüşmek istemiyorsa, dövüşmek zorunda da değildi.

Yani çoğu zaman değildi…

Her hâlükârda, karnını doyuruyordu.

Sunny sırıtıp, derin bir memnuniyetle konuştu:

“Ah… hayat çok güzel.”

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

95   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   97