Yukarı Çık




96   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   98 

           
Bölüm 97 - Avcının Rüyası
Çeviri: Raban

Hayat gerçekten de güzeldi. Hatta Sunny, şu anki hâlini tereddüt etmeden “mükemmel” olarak tanımlayabilirdi.

İnsan, cehennemin tam ortasında bulunan, lanetli bir şehirde mahsur kalmanın; etrafı yıkıntılar, harabeler ve dehşet verici canavarlarla çevriliyken yaşamanın, pek de iyi bir hayat olmadığını düşünebilirdi. Ama Sunny için burası, tuhaf bir şekilde bir nevi cennetti.

Sunny, ne kadar şaşırtıcı olsa da böyle bir yaşamın ona oldukça uygun olduğunu fark etmişti. Hiçbir sorumluluğu yoktu, gelecek için endişelenmesine gerek yoktu ve en önemlisi, başka insanlarla etkileşime girmek zorunda da değildi.

İnsanlar her şeyi zorlaştırır, daha karmaşık hâle getirirdi. Artık onlardan bıkmıştı.

Tek başına olmak çok daha iyiydi. Başkası gibi davranmak zorunda değildi, istemediği hâlde kendini değiştirmeye çalışmıyordu ya da insanların karmaşık duygularını anlamaya çalışarak kafasına yormak zorunda da kalmıyordu.

Hayatında ilk kez, sadece kendisi olarak yaşayabiliyordu.

Meğer memnun edilmesi son derece kolay bir insanmış. Yapacak, keşfedecek ve öldürecek ilginç şeyler hiç bitmiyordu. Şartlar göz önüne alındığında, hayatı hem oldukça eğlenceli hem de rahattı.

En azından, gerçek dünyada olduğu gibi kenar mahallelerde süründüğü o acınası hayattan çok daha iyiydi.

Bu uyum hissinin anahtarı aslında oldukça basitti: Hiç umut beslememek.

Sunny, umudun huzurun gerçek düşmanı olduğunu keşfetmişti. Dünyadaki hatta evrendeki en iğrenç ve en zararlı şeydi. Eğer evine, dünyasına dönmek için içinde en ufak bir umut kırıntısı bile olsaydı, şu an çaresizlik içinde, endişeden ve kaygıdan deliye dönmüş bir şekilde kafayı yerdi. Daha sonra da muhtemelen kendini büyük bir felakete süreklerdi.

Her zaman olduğu gibi.

Ama umut olmayınca, her şey basit ve keyifliydi. Daha fazlasını bekleyemezdi.

“Kendine bu saçmalıkları söylemeye devam et. Belki bir gün gerçekten inanırsın.”

Sunny sırıtmaya başladı.

“Bu inanılacak bir şey değil. Bu, gerçeğin ta kendisi!”

Gölge sessizce başını salladı; Sunny’nin kendi kendine nutuk atmasına artık alışmıştı. Son zamanlarda sürekli kendi kendine konuşuyor, hatta bazen çığlık çığlığa kavgalara dönüşen uzun tartışmalara giriyordu. Onun için zaman geçirmenin yollarından biriydi bu.

…Bir süre sonra, gizli odasından çıktı. Sunny’nin sığınağı, harabe bir katedralin üst kısımlarında bulunuyordu; girişi, kim olduğu bilinmeyen bir tanrıçanın devasa heykelinin arkasına ustalıkla gizlenmişti. Küçük bir balkonu da vardı; tanrıçanın taştan oyulma saçlarının arasından, gizlice tapınağın görkemli ana salonunu izleyebiliyordu.

Balkon zeminden epey yukarıdaydı; herhangi bir yaratığın kazara buraya tırmanması imkansızdı. Aşağı düşmek, sıradan bir insan için kesin ölüm demekti.

Sunny bu gizli odayı, kendisini deşen o p*ç şövalyeyi gözetlerken keşfetmişti. Katedralin çatısındaki bir delikten içeri girmiş, geniş kirişlerden birinin üzerine inmişti. Orada gezinirken, tesadüfen küçük balkonu bulmuştu.

İşte o günden sonra, o p*ç kurusuyla komşu olmuşlardı. Çünkü o lanet şey, aslında buranın muhafızıydı. Büyük salonda devriye atıyor, içeri girmeye cüret eden herkesi kılıçtan geçiriyordu. Sunny, birçok güçlü Kâbus Yaratığı’nın o p*çin kılıcıyla kolayca ikiye bölündüğünü bizzat gözleriyle görmüştü.

Elbette o lanet varlığın kendisi de epey güçlü bir Kâbus Yaratığıydı.

Sunny, onun en azından bir Şeytan* olabileceğini düşünüyordu.

Bir katedrali bir Şeytan’la paylaşmak son derece kullanışlıydı. Sunny, hiçbir canavarın iç kısımda bulunan bu kutsal mekâna canlı ulaşamayacağını bilerek rahatça uyuyabiliyordu. Tabii, katil ev arkadaşına asla görünmemek şartıyla.

İşin iyi tarafı, Şeytan’ı rahatça gözlemleyebiliyor ve intikamını alacağı gün için fırsat kolluyordu. Sunny, o lanet şövalyeyi er ya da geç öldürmeye kararlıydı. O p*çin ölmesi gerekiyordu.

Ama ondan önce, Sunny’nin güçlenmesi şarttı. Hem de çok ama çok daha fazla.

Katedralin kirişleri üzerinde yürüyerek çatıda bulunan bir deliğine yaklaştı ve yukarı tırmandı.

Dışarıda çoktan gecenin hükmü başlamıştı.

Av zamanı gelmişti.

***

İskeletimsi, kambur bir siluet, lanetli şehrin dar sokaklarından birinde ağır ağır ilerliyordu. Uzun kolları, vahşi pençelerle bitiyor; şekli bozulmuş kafasında ise ustura gibi keskin dişlerle dolu geniş bir ağız bulunuyordu.

Sırtı eğik olmasına rağmen, yaratık en azından iki metre boyundaydı. Üzerinde bir zamanlar beyaz olan, ama çoktan kurumuş kanla kahverengiye dönmüş yırtık bir örtü vardı.

Bu, Sunny’nin avıydı.

Kanperest adı verilen bu yaratık, lanetli şehrin en zayıf sakinlerinden biriydi. Sadece Uyanmış** bir canavardı; zekâsı kıttı ve diğerlerine nazaran kolay öldürülebiliyordu.

Elbette, bu yerde herhangi bir şeyi öldürmek gerçekten de kolay bir iş değildi. Ne de olsa Unutulmuş Kıyı’daki insanlar, sadece Uyuyanlardan ibaretti.

Aynı rütbe ve sınıfa sahip olmalarına rağmen, Kanperestler güç ve hız bakımından Kıskaçlı Muhafızlar kadar tehditkâr değildi. Ta ki kan kokusunu aldıkları ana kadar… Bu koku onları ölümcül bir deliliğe sürüklüyor ve gerçek birer belaya dönüşüyorlardı.

‘Zavallı,’ diye düşündü, gölgelerden Kâbus Yaratığı’nı takip eden Sunny.

Daha önce birkaç tanesini öldürmüştü ve her seferinde keyif almıştı… gerçi bir keresinde, keskin bir taşa yanlışlıkla kendini çizdiği o talihsiz karşılaşma hariç. O hiç eğlenceli olmamıştı.

‘Ölme vaktin geldi, p*ç kurusu!’

Kanperest tam köşeyi dönecekken, ani bir ses dikkatini çekti. Ani bir hızla dönerek dört ayağının üzerinde durdu; hassas kulakları en ufak tıkırtıyı bile yakalamıştı. Sonra temkinli birkaç adım attı ve bir noktada durdu.

Yaratığın önünde, sıradan bir taş duruyordu.

Bir an sonra, taş aniden konuştu:

“Arkandayım,” dedi kibarca.

Yaratık bir an dondu, ardından yıldırım hızında arkasına doğru döndü.

Havada bir ıslık sesi duyuldu ve Kanperest’in üst gövdesi alt kısmından ayrıldı. Ölümü kabullenmeyi reddedercesine, yaratık uzun kollarıyla ileriye doğru hamle yaptı.

“Çok yavaş!”

Sunny, Gecenin Kılıcı’nı savurdu; yaratığın kollarından birini dirseğinden kopardı. Hiç duraksamadan hızlı bir adım attı ve ikinci darbeyi vurdu; bu kez kafatasını delip geçti. Kılıcın ucu, yaratığın gözünden girip başının arkasından çıktı.

Her şey bir saniyeden kısa sürmüştü. Canavar iki parça halinde yere yığılırken, Sunny kılıcını çoktan geri yollamıştı bile.

Beklentiyle gökyüzüne doğru baktı ve gülümseyerek bekledi.

“Hadi, söyle artık!”

Sanki çağrısına karşılık verir gibi, Büyü fısıldadı:

[Bir Uyanmış Canavar öldürdün, Kanperest.]

[Gölgen güçleniyor.]

Sunny sırıtıp başını salladı.

“Ah, ne kadarda naziksin. Gerçekten çok tatlısın.”

Rünler, önünde havada belirdikçe ışıldadı. Aşağılara doğru bakıp okudu:

Gölge Parçacıkları: [398/1000].

Dört yüze sadece iki parça kalmıştı. Bu aralar, oldukça iyi bir hızda ilerliyordu. Başlarda, şehri ve içindeki yaratıkları henüz tanımazken, bir haftada birkaç parça elde edebilirse kendini şanslı sayıyordu.

Üstelik o zamanlar, kanlar içinde kalıp ölümün eşiğine gelmesi de çok daha olağan bir durum olurdu.

Ama şimdi, işler yavaş yavaş değişiyordu. En son öleceğini düşündüğü zamanı bile hatırlayamıyordu.

‘Ah, seni gerizekalı. Bunu sesli düşünmek zorunda mıydın?’

Çünkü bu düşünceler aklından geçer geçmez, uzaktan gelen ayak sesleri kulağına çalındı.

***

Açıklamalar
*Şeytan (Devil): Kâbus yaratıklarının sahip olduğu çekirdeklerle belirlenen yedi sınıftan biri, ayrıntılı bilgi için bkz. Bölüm 0, Sınıf.

**Uyanmış Canavar (Awakened Monster): Kâbus yaratığının rütbesi ve sınıfı; Uyanmış rütbesinde, iki çekirdekli bir varlık, ayrıntılı bilgi için bkz. Bölüm 0

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

96   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   98