Tokoloshe’den daha kötü isimlerle de anılabilirdi, diye düşündü. En azından bunu korkudan ziyade saygıyla söylüyorlardı. En azından onu bir tehdit değil, bir koruyucu olarak görüyorlardı.
Musallat olan bir hayalet yerine düşmanlarını öldüren bir hayalet.
Bununla yaşayabilirdi.
Tarım arazilerinin sınırına yaklaştıklarında, yollarına küçük bir figür çıktı.
En fazla altı ya da yedi yaz görmüş küçük bir kız çocuğu. Saçları darmadağın örgülerin içine hapsedilmişti ve küçük elleriyle, içinde değerli bir şey varmışçasına ahşap bir kabı dikkatle kavrıyordu.
Arkasında, elleri yıllarca süren ağır işlerden nasır bağlamış, yapılı bir kadın olan annesi duruyordu. Kabilenin sayıca az olan evcil hayvanlarına bakanlardan biri, yani bir Hayvan Bakıcı’nın basit giysilerini giymişti. Boynunda, konumunun geleneksel işareti olarak, baktığı yaratıkların dökülmüş dişlerinden dizilmiş bir kordon asılıydı.
Hayvan Bakıcılar, onlara sahip olacak kadar şanslı her kabile için elzemdi. Hayvanları yetiştirir, sağar, sağlıklarıyla ilgilenir ve kabilenin sadece evcilleştirilmiş yaratıkların sağlayabileceği o değerli kaynaklara erişimini sağlarlardı.
Burada baktıkları yaratık ise Taşderi Yabanöküzü’ydü.
Mana fakiri bölgelerde bulunan her türlü Yabanöküzünden daha iri, devasa bir hayvandı bu. Derisi kalın ve griydi, neredeyse taş gibiydi; Etinin içinden akan Mana’yı işaret eden soluk Mor Damar desenleri vardı. Boynuzları geniş ve ağır bir kavis çiziyordu, gözlerinde ise normal bir hayvandan çok daha fazlasını anladığını sezdiren sakin bir zeka vardı.
Taşderi Yabanöküzü, hareket eden dağların yakınında serpilirdi. Mana zengini otlarla beslenir ve havadaki yoğun enerjiden güç alırlardı. Tek bir Yabanöküzü kesilirse bir kabileyi bir hafta doyurabilirdi, ancak canlıyken, çok daha değerliydiler.
Çünkü sütleri vardı.
Anne, küçük kızı nazikçe ileri doğru itti.
Çocuk, ahşap kabı uzatarak, sinirli bir kararlılıkla Damian’a doğru bir adım attı.
“Ey Tokoloshe.“
Sesi küçüktü ama netti; Belli ki ona öğretilmiş kelimeleri ezberden okuyordu.
“Bugün annemi ve diğer pek çok kişiyi kesin bir ölümden kurtardın. Tıpkı geri döndüğün o kendi kesin ölümün gibi.“
Kendini toparlamak için bir nefes aldı.
“Bu sana sunduğumuz ikramımızdır, Tokoloshe. Lütfen Atalar’a geri dönmeden önce kabilemizi korumaya devam et...“
Uzatılan ellerindeki ahşap kapta, sanki içeriden hafifçe parlıyormuş gibi görünen, canlı ve süt beyazı bir sıvı vardı.
Yabanöküzü Lütfu.
Taşderi Yabanöküzü’nün sütüne bu isim verilirdi. Yoğun ve zengindi; Dağın gücünün esintilerini taşıyan belli belirsiz bir tatlılığı vardı. Bunu içenler zihinlerinin berraklaştığını, düşüncelerinin keskinleştiğini söylerlerdi. İçlerindeki Mana daha akıcı bir şekilde devridaim eder, uyuşmuş ya da tıkanmış yollardan süzülerek, akardı.
Bu süt esas olarak kabilenin Savaşçılar’ı için ayrılırdı.
Hayvan Bakıcılar ancak kısıtlı bir miktar üretebilirdi ve etkileri sıradan halk için harcanamayacak kadar değerliydi. Savaşlardan, avlardan ya da en yüksek performansı gerektiren herhangi bir görevden önce Savaşçılar “Yabanöküzü Lütfu“nu içer ve bedenlerinin buna artan bir berraklık ve güçle tepki verdiğini hissederlerdi.
Bu küçük kızın ve annesinin bunu ona sunması önemsiz bir şey değildi.
Damian gülümsedi ve başını salladı.
Bu insanlar...
Gerçekten de artık onları düzeltme zahmetine bile girmiyordu.
“Tamam, tamam.“
Sesi nazikti.
“Bu ikramı kabul ediyorum. Hadi gidin bakalım.“
Küçük kızın yüzünde saf bir rahatlama gülümsemesi belirdi. Kabı, tek bir damla bile dökmemeye dikkat ederek, dikkatlice teslim etti.
Ancak o geri çekilmeden önce annesi öne çıktı.
Kadının yüzü ciddiydi, gözleri çok şey kaybetmiş ve daha fazlasını kaybetmekten korkan birinin ağırlığını taşıyordu.
“Büyük Tokoloshe...“
Tereddüt etti.
“Kabilemizi koruyacaksın, değil mi?“
Bu ağır soruyu ciddiyetle sordu.
Damian sessizleşti.
Taş Toprakları’nda sözler ağırdı.
Bir kez verildi mi, tutulması gerekirdi. Bir adamın sözü onun bağıydı; Kile yazılmış ya da taşa kazınmış her türlü sözleşmeden daha bağlayıcıydı. Sözünü bozanlar kendilerini dışlanmış, hor görülmüş; Toprakların tehlikeleri kapıya dayandığında, sığınak ya da yardım bulamaz halde bulurlardı.
Bu yüzden asla gelişigüzel söz verilemezdi.
Damian önündeki ikiliye baktı. Sinirli gülümsemesiyle küçük kız. Çaresiz umuduyla anneye. Fedakarlığı ve güveni temsil eden o basit ahşap olan “Yabanöküzü Lütfu“ kabına.
Bu kabiledeki hayatını düşündü. Tohum ekerek ve yabani otları temizleyerek, geçen yılları. Sunacak hiçbir şeyi yokken, onu kabul eden insanların yanında çalışarak, geçen sabahları. Nereden geldiğini ya da yaşlı bir Savaşçı’nın neden Mana’sı olmayan bir genci koruduğunu asla sormayan halkın sessiz nezaketini.
Şu an gücü geri gelirken, gelecekte şüphesiz yapmak zorunda kalacağı şeyleri düşündü.
Cevaplaması gereken soruları. Yüzleşmesi gerekebilecek düşmanları. Onu muhtemelen bu küçük kabileden ve onun basit dertlerinden çok uzaklara götürecek olan yolu.
Onları koruyacağına söz verebilir miydi?
Yarının ne getireceğini bile bilmezken, herhangi bir söz verebilir miydi?
Uzanıp, küçük kızın saçlarını karıştırdı.
Dokunuşu nazik, neredeyse babacaydı.
“Belki.“
Sesi dürüsttü.
“Belki.“
Bu, annenin umduğu o kesin cevap değildi.
Ama bir reddediş de değildi.
Ve Taş Toprakları’nda “belki“, çoğu zaman birinin sunabileceği en iyi şeydi.
Kadın, yavaşça başını salladı, belirsizliği kabul etti. Kızının elini tuttu ve kenara çekilerek, Damian ile Adam Amca’nın yollarına devam etmelerine izin verdi.
Yanlarından geçerken, Damian, küçük kızın annesine fısıldadığını duydu:
“Tokoloshe’nin gözleri çok nazik, anne.“
Arkasına bakmadı.
Tarım arazilerini geçtikçe, yükselen bir zemine adım attılar.
Buradaki toprak daha kayalıktı, mahsul için daha az elverişliydi ama sayısız nesil boyunca sayısız ayağın geçişiyle damgalanmıştı. Aşınmış bir yol, İlkel Bitkiler toplamak ya da orada yaşayan daha küçük canavarları avlamak için yamaçlara gidenlerin kullandığı Kükreyen Taş Dağı’nın eteklerine doğru yukarı uzanıyordu.
Tırmandıkça, hava değiştiyordu.
Damian, bunu hemen hissetti. Mana Konsantrasyon’u her adımda artıyor, atmosferde bal gibi yoğunlaşıyordu. Bunu artık yıllardır yapamadığı bir şekilde duyumsayabiliyordu. Derisine baskı yaptığını, etine sızdığını, o kadar uzun süredir boş olan kanallarını doldurduğunu hissedebiliyordu.
Bu, gerçekten sarhoş ediciydi.
Kükreyen Taş Dağ’ı önlerinde belirdi; Devasa kütlesi gökyüzünün yarısını kapatıyordu. Bu kadar yakından Damian, aşağıdaki kabileden görünmeyen detayları seçebiliyordu. Açıkta kalan kaya yüzeylerinden geçen mor kristal damarları. Alt yamaçlara tutunan, Mana zengini ortama uyum sağlamış dayanıklı ve seyrek bitki örtüsünü. Havadaki o zayıf parıltı, normal toprakların barındırabileceğinin ötesinde yoğunlaşmış bir gücü fısıldıyordu.
Ve çok yukarılarda, Sonsuz Mor Sis’in içine gömülmüş olan zirve, onları bekliyordu!
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.