Kükreyen Taş Dağ’ı, adını, hareket ederken, çıkardığı o derin ve gürleyen seslerden alırdı.
Tabii, hareket ettiği zamanlarda.
Taşın taşa sürtünmesi, kadim kayaların yerleşmesi ve o devasa kütlenin yer değiştirmesi, çok uzaklardan duyulabilen alçak frekanslı uğultular yaratırdı. Durgun gecelerde kabile, dağın sanki canlıymış gibi inlediğini duyabilirdi; Bu, imkansız derecede devasa bir Varoluş’un nefes alışına benzeyen bir sesti.
Mevsimler geçtikçe, konumu fark edilemeyecek kadar az değişir, nesiller boyu Taş Topraklar’ı üzerinde başıboş dolaşırdı. Rota’sı bir nebze öngörülebilirdi; Mor Taş Kabilesi’nin bu kadar uzun süre onun yakınında kalmasının sebebi de buydu. Onun ritimlerini, eğilimlerini ve ömürler boyu manzara üzerinde sergilediği o yavaş dansı öğrenmişlerdi.
Ataları bu dağı takip etmişti.
Torunları da hâlâ onu takip ediyordu.
Yüzeyi, açıkta kalan kaya katmanlarından geçen mor kristal damarlarıyla bezeli koyu gri taşlardan oluşuyordu. Bu damarlar geceleri hafifçe parıldar, sanki bir kalp atışıymış gibi Mana ile ritmik bir şekilde titrerdi. Gelişimi destekleyebilecek her yer canlı ağaçlarla kaplıydı; Yaprakları doğal olmayan bir parlaklığa sahipti ve kökleri güçle doyurulmuş toprağın derinliklerinden beslenirdi.
Zirvedeki Sonsuz Sis şafak ve alacakaranlıkta mor renkte parlardı; Bazıları fırtınalar sırasında veya içeride güçlü canavarlar kıpırdandığında, bu sisin daha parlak olduğunu söylerdi. Kabilenin yaşlıları, başkalarının kuşların uçuşunu veya bulutların desenlerini okuması gibi, bu sisin yoğunluğunu okuyarak, tehlikeyi önceden görebildiklerini iddia ederlerdi.
Damian, Mana’nın ardıl parıltısıyla ışıldayan taşların ve ağaçların yanından yürüdü.
Mana zengini olan havayı derin bir nefesle içine çekti ve onun ciğerlerine işlediğini hissetti.
Bu his olağanüstüydü.
Kabilenin yuva kurduğu dağın eteklerinde Mana Konsantrasyon’u, bitki büyümesini dramatik bir şekilde hızlandıracak ve çevredeki toprağı inanılmaz derecede verimli kılacak kadar yüksekti zaten. Ancak burada, alt yamaçlarda, çok daha güçlüydü. Damian, enerjinin derisine baskı yaptığını, her nefeste ve her adımda etine sızdığını hissedebiliyordu.
Annesinin öğretilerinden biliyordu ki, tırmandıkça, bu yoğunluk sadece artacaktı.
Orta yamaçlar, çoğu İlkel Bitki’nin yetiştiği ve daha zayıf İlkel Canavarlar’ın yuva yaptığı çok yüksek Mana yoğunluğuna sahipti. Üst yamaçlar ise son derece yoğundu; Yeterli birikimi olmayanlar için tehlikeliydi. Orada havanın kendisi güçle parıldar, hazırlıksız olanları boğacak kadar yoğunlaşırdı.
Ya zirve?
Bilinmiyordu.
Güvenilir Hikayeler’le geri dönecek kadar yükseğe tırmanan çok az kişi vardı.
Deneyenler ya zirveye ulaşmadan geri dönmüşler ya da hiç dönmemişlerdi. Kabile, nesiller boyunca hırslı Savaşçılar’ını, birikimlerinin zirveye ulaşmak için yeterli olduğuna inanan erkek ve kadınlarını burada kaybetmişti.
Dağ, onların kemiklerini kendine saklamıştı.
Damian yürümeye devam etti, gözleri çevresindeki her şeyi tarıyordu.
Burası yeni bir bölgeydi.
Daha önce dağın içine doğru bu kadar kısa bir mesafe bile tırmanmamıştı. Mana’nın her şey olduğu bir yerde Mana’sı olmayan, her zaman güçsüz bir genç adam olmuştu. Adam Amca bunu yasaklamıştı ve haklıydı da. Kendi etini güçlendiremeyen veya Mana destekli bir hızla hareket edemeyen biri için tek bir canavarla karşılaşması bile ölüm demekti.
Ama şimdi işler farklıydı.
Artık havadaki Mana’yı hissedebiliyor, vücuduna çekebiliyor, yıllardır ona görünmez olan o akışları ve yoğunlaşmaları duyumsayabiliyordu.
Ve böylece gözlemledi.
Yakındaki güneşle ısınmış bir kayanın üzerinde, bir adamın kolu boyunda bir Taşsırt Kertenkele güneşleniyordu. Derisi pürüzlü ve griydi, üzerinde dinlendiği taştan neredeyse ayırt edilemiyordu. Sadece nefes alışının yavaşça inip, kalkması Varoluş’unu ele veriyordu. Damian ve Adam Amca’nın geçişini, saldırganlık barındırmayan, sadece hafif bir merak taşıyan gözlerle izledi.
Uysal otçullar, diye hatırladı. Burada bolca yetişen Mana zengini Yosunlar ve Likenler’le beslenirlerdi; Kayamsı derileri saldırı için bir silah değil, avcılara karşı bir savunmaydı.
Yamacın biraz daha yukarısında, beyaz bir parıltı gözüne çarptı.
Bir Sis Tavşanı.
Aşağı topraklarda gördüğü her tavşandan daha iriydi; Kürkünde’ki zayıf Lüminesans onu kısmen yarı saydam gösteriyordu. İnanılmaz bir hızla hareket ediyor, bir İlkel Bitki kümesinden diğerine fırlıyor, hızlı ve gergin hareketlerle besleniyordu.
Bu Yaratıklar Mana Konsantrasyon’unun daha yüksek olduğu dağda kalırlardı. Aşağıdaki Mana fakiri topraklarla pek ilgilenmezler, orada yolculuğa değer bir şey bulamazlardı.
Yumuşak bir tıkırtı sesi dikkatini devrilmiş bir kütüğe çekti.
Kristal Böcekler çürüyen odunun üzerinde sürünüyor, kabukları emdikleri Mana ile ışıldıyordu. Her bir böcek başparmak tırnağı kadardı ama dış iskeletleri ışığı öyle bir yakalıyordu ki, canlı mücevherler gibi görünüyorlardı. Hareket ettikçe, yüzeylerinde Maviler, Morlar ve Yeşiller dalgalanıyordu.
Tek başlarına zararsızlardı.
Ancak Damian, bazı kabilelerin bu böcekleri kabukları için topladığını, onları belirli ilaçlarda kullanılabilecek toz hâline getirdiklerini biliyordu. İçlerindeki konsantre Mana, eğer yeterince toplama sabrınız varsa değerliydi.
Bunlar, alt yamaçların yaygın canavarlarıydı.
İnsanlara karşı doğuştan düşman değillerdi. Tercih ettikleri Mana zengini ortamda yaşamaktan memnundular; Kendilerini tehdit etmeyenlere tehdit oluşturmazlardı.
Ama Damian daha yukarılarda nelerin pusuda beklediğini de biliyordu.
Orta yamaçlar daha tehlikeli yaratıkları barındırırdı; Dağdaki diğer canavarları avlayan avcılar olan Sırt Takipçiler’i. Zehirleri, dikkatli olmazlarsa Savaşçılar’ı bile felç edebilecek veya öldürebilecek Mana izleri taşıyan Yılanlar olan Menekşe Engerekler’i.
Bu Yaratıklar saldırgan olmaktan ziyade bölgeseldi. Topraklarına girilirse savunurlardı ama nadiden aşağıdaki kabileyi rahatsız etmek için aşağı inerlerdi.
Ve daha da yukarıda, üst yamaçlarda ve zirvede, gerçek İlkel Canavarlar yaşardı.
Güçler’i ve Yetenekler’i çoğunlukla Hikâyeler’e ve spekülasyonlara konu olan, kayda değer güce sahip Varoluşlar. Kabile onlardan fısıldayarak, bahsederdi; Dağın Mana’sından öyle derin içmişlerdi ki, basit hayvanlardan çok daha fazlasına dönüşmüşlerdi.
Ara sıra, geceleri, bu canavarlardan bazıları dağdan aşağı inerdi.
Bazıları aşağıdaki kabilenin ışıklarına ve seslerine çekilerek, merakla gelirdi. Diğerleri ise ziyafet için gelirdi; Açlıkları onları yerleşim yerinde av aramaya iterdi. Bu yüzden Mor Taş Kabile’si gece boyunca her zaman iki veya üç Savaşçı’yı nöbette tutardı.
Saldırılar sürekli değildi. Belki ay döngüsü başına bir veya iki kez. Ama gerçekleştiklerinde, ölümcül olurlardı.
Dağ yamaçlarında Mana içmiş tek bir canavar, Savaşçılar onu devirene kadar pek çok kabile üyesini katledebilirdi. Kabile, yıllar boyunca bu gece baskınlarında üyelerini kaybetmişti.
Bu, böylesine bir bolluğun yakınında yaşamanın basitçe bedeliydi.
Yine de kabile orada kalmaya devam ediyordu.
Dağın sunduğu tüm tehditlere rağmen, Mor Taş Kabile’si nesillerdir Kükreyen Taş Dağı’nın yakınında duruyordu. Sebepler, uygulama zor olsa da basitti.
Verimli arazi: Dağın yakınındaki toprak, bitkileri imkansız bir hızla yetiştiriyordu. Bir günlük büyüme, başka yerdeki bir mevsime eşitti. Bu bolluk, zor zamanlarda bile kabilenin asla aç kalmaması demekti.
İlkel Bitki Erişim’i: Alt yamaçlar, İyileştirici Merhemler ve diğer ilaçlar için hasat edilebilecek bitkileri barındırıyordu. Kan Yosunu, canavar kanıyla lekelenmiş kayaların gölgelerinde büyürdü. Tıbbi otlar Mana zengini toprakta serpilirdi. Bu kaynaklar paha biçilemezdi.
Canavar Materyaller’i: İlkel Canavarlar aşağı inip, öldürüldüğünde, bedenleri başka hiçbir yerde bulunması mümkün olmayan materyaller sağlardı. Gelişimi hızlandırabilen canavar çekirdekleri. Mana ile sertleşmiş, üstün zırhlar yapılabilecek deriler. Sıradan taştan daha keskin ve dayanıklı silahlara dönüştürülebilecek kemikler.
Ve Mana’nın Kendi’si: Dağın yakınında eğitim yapan Savaşçılar, Mana fakiri bölgelerdekilerden daha hızlı ilerlerdi. Ortamdaki enerji gelişimi hızlandırır, kabilenin savunucularını olabileceklerinden daha güçlü kılardı.
Fırsat ve risk el ele giderdi.
Hareket eden bir dağın yakınındaki yaşamın temel gerçeği buydu. Toprağ’ı verimli kılan aynı güç, geceleri avlanan canavarları da doğururdu. Savaşçılar’ı güçlendiren aynı Mana, çorak topraklardaki bir kabileyi asla tehdit etmeyecek tehlikeleri de kendine çekerdi.
Mor Taş Kabile’si seçimini yapmıştı.
Fırsat için riski kabul etmişlerdi.
Ve çoğu gün, bu kumarın karşılığını alıyorlardı.
Damian, soluk yeşil bir ışıkla parıldayan yeşil yosunlarla çevrili bir alanda durdu.
Ağaçlar, her yanlarında yükseliyordu; Gövdeleri yaşla kalınlaşmış, dalları sanki içeriden parlıyormuş gibi görünen yapraklarla ağırlaşmıştı. Buradaki hava Mana ile yoğundu, Konsantrasyon’u neredeyse koyu bir çorba gibiydi. Her nefesi ciğerlerini güçle dolduruyordu.
Arkasını dönüp, Adam Amca ile yüzleşti.
Yaşlı Savaşçı, yaralarına rağmen ayak uydurmuştu. Kan Yosun’u Macun’u işini yapıyordu; Kanamayı durduruyor ve iyileşmeyi başlatıyordu. Sırtındaki ve kollarındaki yarıklar artık kızıl sızdırmıyordu ve yıpranmış yüzüne yavaş yavaş renk geliyordu.
Ancak Damian’ın dikkatini çeken onun gözleriydi.
O yoğun odaklanma kaybolmamıştı. Damian’ın ölümden dönüşünü izlediğinde beliren o çaresiz umut hâlâ parlak bir şekilde yanıyordu. Yaşlı asker Genç Lugal’ine sanki onu ilk kez görüyormuş gibi ya da belki de her zaman görmeyi umduğu şekilde bakıyordu.
Uzun bir an sessizlik içinde durdular.
Ve tüm o sessizlikten sonra, Adam Amca’nın sorduğu ilk şey şuydu:
“Genç Lugal Vakochev, nihayet Yer ve Gök Fizikleri’ni uyandırdın mı?!“
BOOM!
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.