Damian, Adam Amca’nın sorusu karşısında dona kaldı.
Ancak saniyeler sonra, yaşlı Savaşçı’nın neden böyle düşündüğünü anladı.
Yer ve Gök Fizikler’i.
Taş Toprakları’nda tüm Güç sadece gelişimden Kultivasyon’dan gelmezdi.
Bazı bireyler daha fazlasıyla doğardı. Âlemler’i Şekillendiren İlkel Güçler’le daha derin bir bağları vardı. Henüz ilk Mana nefeslerini bile çekmeden önce, onları sıradan Savaşçılar’dan ayıran ve bizzat Kanlar’ına kazınmış bir Miraslar’ı vardı.
İşte bunlar, Yer ve Gök Fizikler’iydi!
Damian, bunlara bu ismin verildiğini biliyordu; çünkü onları ilk belgeleyen Kadim Şamanlar, Varoluşta’ki tüm gücün iki kaynaktan geldiğine inanırdı: Ayaklarının altındaki sabit ve dayanıklı Yer ve başlarının üzerindeki uçsuz bucaksız ve sürekli değişen Gök.
İddia ettiklerine göre her Fizik, doğasını bu iki Âlem’den birinden, ya da en nadir durumlarda her ikisinden birden alırdı.
Fizikler’i düşündüğünde, aslında zihninde çok fazla kötü anı canlanıyordu.
Çünkü İmparatorluk’taki diğer Genç Lugaller’in aksine, kendisi hiçbir Fizik belirtisi göstermemişti. Bu, her zaman kendisini suçladığı bir şeydi; Şu an bulunduğu yere gelmesine neden olan o korkunç olaylar zinciri için kullandığı bahanelerden biri de buydu.
Bu anıları uzaklaştırmak için gözlerini kısa süreliğine kapattı.
Dostum, sadece bunu düşünmek bile aynı anda hem berbat hissettiriyor hem de can yakıyordu.
Ancak Yer ve Gök Fizikler’ine dönecek olursak;
Erken yaşta Tezahür edebilirlerdi. Bazıları çocuklukta kendini belli ederdi. Diğerleri aşırı stres veya kırılma anlarında ortaya çıkardı. Bazıları ise kanda sarmalanmış potansiyele rağmen uyanmadan, ölene dek uykuda kalırdı.
Onlar, hem birer lütuf hem de birer lanetti.
İmparatorluklar’ın Yükselme ve Soy Hatlar’ının kökü kazınana dek avlanma sebebiydiler.
Adam Amca, sanki Genç Lugal’inin nihayet bir Yer ve Gök Fiziğ’i uyandırıp, uyandırmadığını mutlaka bilmesi gerekiyormuş gibi çaresiz bir ses tonuyla konuştu. Bu, her şeyi açıklardı. Damian’ın yaptığı o saçma hareketleri. Göğsü iki kez parçalanmasına rağmen nasıl ölü değil de diri kalabildiğini.
Bir Fizik, İmkansız’ı Mantık’lı kılardı.
Bir Fizik aslında İmkansız’la eş anlamlıydı.
Ancak Damian bunu gerçekten düşündüğünde...
Primus Dil’i nasıl açıklayabilirdi ki?
Bu hem görkemli hem de aynı zamanda tehlikeli hissettiriyordu. Canı dahil her şeyini Adam Amca’ya emanet ederdi. Yaşlı Savaşçı, sürgün ve zorluklarla geçen yıllar boyunca bu güveni binlerce kez kanıtlamıştı.
Fakat içgüdüleri ona, Primus Dil hakkındaki bilginin bile tehlikeli ve kutsal olduğunu fısıldıyordu. Dikkatsizce konuşulmaması gereken bir şey. Henüz göğüslemeye hazır olmadığı bir dikkati üzerine çekebilecek bir şey.
Bu yüzden belki şimdilik... Bunu kendine saklayabilirdi.
Şimdilik, onu biraz daha inceleyip, eline tam olarak neyin geçtiğini anlayana kadar bu sırrı koruyacaktı.
Yer ve Gök Fizikler’i hakkında bildiği her şey yanlış değilse, Primus Dil kesinlikle bir Fizik değildi. Tamamen başka bir şeydi. Şimdiye kadar öğrendiği hiçbir kategoriye sığmayan bir şeydi.
Bu yüzden, mevcut amaçlar doğrultusunda sadece başını salladı ve dedi ki:
“Onun gibi bir şey. Gerçi tam olarak açıklayamıyorum.“
“Haha... Haha!“
Adam Amca’nın yıpranmış yüzü, simasından yılları silip, atan bir gülümsemeyle aydınlandı.
“Güzel! Güzel!“
Damian, Yaşlı Savaşçı’nın yumruğunu kaldırışını izledi; Yumruğ’u Mana ile zonkluyor, bu gerçeğin verdiği muazzam mutlulukla boğumlarının etrafında Mavi Lifler kıvrılıyordu. Yaralarını kapatan Kan Yosun’u Macun’u, bu duygu patlaması içinde neredeyse unutulmuştu.
Çünkü Damian, hiçbir zaman bir Yer ve Gök Fiziği’ne sahip olmadığı için “Çöp“ ve “Başarısızlık“ olarak adlandırılmıştı.
Diğer Genç Lugaller’in gösterdiği gücü gösteremediği için pek çok kişi ölmüştü.
Bir Fizik’ten yoksun olması ailesine karşı bir silah olarak kullanılmıştı.
Sanki bunları düşünmek bile tüm anıları geri getirmiş gibi, Adam Amca’nın yüzü vahşi bir ifadeyle çarpıldı.
“Bu demektir ki, bir ihtimal var, Genç Lugal.“
Sesi alçaldı, yoğunlaştı.
“Senin olanı geri alma ihtimali. Efendinin intikamını alma ihtimali. Atalar’ımız bize aşağı baktıklarında, onlara gururla yukarı bakabilme ihtimali!“
Yaralarını unutarak, ayağa kalktı, vücudu çok uzun süre bastırılmış duyguların şiddetiyle titriyordu.
“Yer ve Gök Fiziğ’ine sahip olan Genç Lugal Vakochev! Hepsi önünde diz çökecek ve—“
“Vay vay vay, yavaşla bakalım ihtiyar.“
Damian, bu Yaşlı Savaşçı’nın çok fazla adımı bir anda atlamasını engellemek için başını salladı.
Adam Amca’nın coşkusu anlaşılabilirdi. Yıkılmış bir Lugal’i yıllarca koruduktan, ailesinin katilleri serbestçe dolaşırken, Damian’ın tohum ekip, yabani otu temizlemesini izledikten sonra, nihayet intikama giden bir yolu görme ihtimali sarhoş edici olmalıydı.
Ancak sarhoşluk kötü kararlara yol açardı.
Ve kötü kararlar ölüme.
“Sen ve ben Vasal Kabileler’in yakınına bile gitsek, görüldüğümüz yerde öldürülürüz.“
Damian’ın sesi sakindi, ölçülüydü; Uykusuz geceler boyunca bunu defalarca düşünmüş birinin sesiydi.
“Babası’nın yönetiminin küllerinden doğan o Lanet’li İmparatorluk’tan bahsetmiyorum bile. Bizim şu an hayal bile edemeyeceğimiz Katmanlar’da Savaşçılar’ı var. Ordular’ı var. Buradan Sonsuz Atıklar’a kadar her kabilede casusları var.“
Durdu, bu gerçeğin zihnine yerleşmesine izin verdi.
“Merak etme. Unutmadım.“
Karanlık gözleri sertleşti.
“Bana nasıl davranıldığını unutmadım. Anneme ve Babama ne yaptıklarını unutmadım. Unutmadım!“
Bunu söylerken, içindeki Mana fısıltıları huzursuzlukla uğuldadı. Yeni kazandığı Güç, duygusal durumuna tepki vererek, göğsünde rüzgarı yakalayan közler gibi canlandı. Sadece bunları düşünmekten gözleri yaşlı ve kızıl bir hâl aldı; Keder ve Öfke birbirine dolanırken, kan yüzeyine hücum etti.
Ah, Annesi!
Babası!
’Anne... Seni gerçekten, ama gerçekten çok özledim, biliyor musun?’
Düşünce vahşi bir şekilde yükseldi; Bir çocuğun özlemi, bir gencin acısına sarılmıştı!
’Pek çok yanlışı düzeltecek bir güç kazanmış olabilirim ama sizi hâlâ özlüyorum!’
Damian elinde olmadan gökyüzüne baktı. Kükreyen Taş Dağı’nın zirvesini her zaman çevreleyen o mor tonlu bulutlar imkansız derecede uzak görünüyordu. Gökler boş ve umursamazdı; Her şeyini kaybetmiş olanlar için hiçbir teselli barındırmayan uçsuz bucaksız bir Boşluk’tu.
Göz Pınarlar’ı, tek bir damla sıvının bile düşmemesini sağladı.
O, bir erkekti.
Ve erkekler ağlamazdı.
Erkekler...
Bunu düşündüğünde titredi.
Uzak bir geçmişten annesinin sözlerini hatırladı. Sesi yumuşak ve sıcaktı, elleri yüzünde nazikti, gözleri Taş Toprakları’nda genellikle eksik olan tüm sevgiyi barındırıyordu.
“Benim Küçük Lugal’im, unutma; Annen buradayken, ağlamak sorun değil.“
Ağlamak sorun değil miydi?
Gerçekten öyle miydi?
Çünkü Annesi şu an burada değildi.
Onu elinden almışlardı!
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.