Yukarı Çık




142   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   144 

           






143.Bölüm: 27.Kısım – En Güçlü Kurban (3)


Grubumuz, kararlaştırılan zamandan yarım saat önce Gwanghwamun’un yakınına ulaştı. Bu sırada aynı mesaj yine zihnimde belirdi.

   [Şu anda Seul’deki en güçlü enkarnasyon sensin.]

Lanet olsun, zaten anladığımı söylemek istedim. Açıkçası her duyduğumda utanç veriyordu. Tüm gücümü kullansam bile Yoo Joonghyuk’a karşı kesin bir galibiyet garanti edemezdim ve Nirvana’yı da zar zor yenmiştim. Peki neden en güçlü bendim?

O anda Hayatta Kalma Yolları’ndaki 51. regresyondan bir cümle aklıma geldi.

「Yıldız Akışı’ndaki güç ve zayıflık, saf güçle ya da yetenek ustalığıyla ilgili değildir. Gücün ölçütü ‘hikâye’den gelir.」

Sonra Nirvana’nın söylediği sözleri hatırladım.

   “Güç ve zayıflık, eninde sonunda hikâye tarafından belirlenir.”

   “Dokja-ssi!”

Uzakta Lee Hyunsung ve Jung Heewon yaklaşıyordu. Zorlu durumu birlikte atlattıktan sonra aralarındaki bağ daha da güçlenmiş gibiydi. Jung Heewon el salladı.

   “Savaş ilanını duydum. Çok iyiydi.”

   “Nasılsın?”

   “İyiyim. Hyunsung-ssi biraz yaralandı ama…”

   “Ben de iyiyim!”

   “...Sadece blöf yapıyor.”

Jung Heewon’un sözlerinin ardından Lee Hyunsung, blöf yapmadığını kanıtlarcasına göğsüne vurdu. Abartılıydı ancak blöf gibi de durmuyordu. Lee Hyunsung, Çelik Ustası’nın hikâyesini devralmaya başlamıştı. Muhtemelen Seul Kubbesi’ndeki en güçlü beş enkarnasyondan biriydi.

Hikâyeyi miras alarak güçlenmişti. Lee Hyunsung, ‘güç hikâyedir’ kavramının kusursuz bir örneğiydi. Bu dünyada ‘gücü’ belirleyen şey, bir hikâyenin bedeliydi. Belki de bu hayatta biriktirdiğim hikâyeler imkânsız bir seviyede olduğu için ‘en güçlü enkarnasyon’ olarak sıralanmıştım.

Elbette regresör Yoo Joonghyuk’un ve reenkarnatör Nirvana’nın hikâyeleri de dişliydi ancak onların hikâyesi geçmişe aitti.

Gwanghwamun’un manzarası uzaktan görünmeye başladı. Saate baktım. İlk dalgadan bu yana üç saat kırk dakika geçmişti. Dört saatte bir canavarlar geliyordu. İkinci dalga çok yakındı.

   “5. Sınıf canavarlar yakında gelecek. Diğer enkarnasyonlar iyi olacak mı?”

   “Burada sorun olmaz.”

Etrafıma baktım. Jung Heewon’un ve ekip üyelerinin bakışları benimle birlikte hareket ediyordu. On dakika öncesine göre meydan çok daha kalabalıktı ve insan sayısı giderek artıyordu.

   “Bu…” Jung Heewon bir şeyi fark etmiş gibiydi.

Her yerden bağırışlar yükseliyordu. Seul’deki herkes Gwanghwamun’da toplanıyordu.

   “Kurtuluş Kilisesi’nin liderini yenelim!”

   “Bu senaryoyu bitirmek için onu öldürmeliyiz!”

Silahlanmış insanlar bağırıyordu. Kimse özgürlükten ya da eşitlikten bahsetmiyordu. Nitekim bugünün insanları, böyle büyük kavramlardan söz edemeyecek kadar perişandı. Bunun yerine hayatta kalmak için toplanmışlardı.

   “Yüce Kral’ın peşinden gidin!”

   “Kurtuluş Kilisesi’ni yıkın!”

Lee Hyunsung karmaşık bir bakışla sahneyi izledi ve konuştu.

   “Dokja-ssi, bunun olacağını biliyordun.”

   “Evet, tahmin ediyordum.”

Ne kadar çok yeni enkarnasyon gelirse gelsin, Kurtuluş Kilisesi ne kadar popüler olursa olsun, Seul nüfusunun çoğu ‘mevcut enkarnasyonlar’dı. İttifakların ötesine geçebilmek için tek ihtiyaçları olan şey bir odak noktasıydı.

Gong Pildu kalabalığa bakıp iç çekti.

   “...Güney Kore mahvoldu. Kahretsin. Toprağımı geri verecek olan milletvekilleri de mi öldü?”

   “Böyle bir durumda bunları mı söylüyorsun?”

Lee Jihye dilini şaklattı, Gong Pildu ise dudaklarını ovuşturdu.

   “…Peki ya Yoo Sangah? Kurtuluş Kilisesi tarafından yakalandığını duydum.”

   “Gidip alacağız. Ancak şu an değil.”

Acele edemezdim. Nirvana, nebulalar arası bir savaşı göze almadığı sürece Olimpos Nebulası’nın piyonuna dokunmaya cesaret edemezdi.

Gwanghwamun’un tamamı enkarnasyonların coşkusuyla kaynarken, havada parlayan bir mesaj belirdi.

+
   <İpucu 2>

   [Şu anda Seul Kubbesi’ndeki en güçlü dokuzuncu enkarnasyon Böcek Çocuk Lee Gilyoung’dur.]

+

Lee Gilyoung’un adı anıldığında gözleri parladı.

   “Hyung, dokuzuncuyum!”

   “…Saçmalığa bak. Ben o çocuktan daha mı zayıfım?”

Lee Jihye homurdandı.

   “Konuşmayı kesin ve hazırlanın.”

Ekip üyeleri aynı anda başlarını salladı. İkinci ipucu açıklanmıştı ve ikinci dalga birazdan başlayacaktı. Seul’un dış kesimlerinden kükremeler duyuluyor, canavarların çığlıkları yankılanıyordu. ‘Küçük felaketler’ olarak sınıflandırılabilecek 5. Sınıf canavarlar ortaya çıkmaya başlamıştı. Başka bir deyişle, sıradan enkarnasyonların tek başına baş edemeyeceği seviyedeydiler.

Neyse ki tüm enkarnasyonlar Gwanghwamun çevresinde toplanmıştı, bu sayede imkânsız bir savaş değildi. Korunacak alan ne kadar dar olursa, enkarnasyonları kurtarmak da o kadar kolay olurdu.

   “Dört saat içinde bitirmeliyiz. Vakit kaybedersek 4. Sınıf canavarlar çıkmaya başlayacak. O noktada her şey biter.”

Ekip üyeleri başlarını salladı. ‘Küçük felaketler’ korkutucu değildi ancak üst sınıf canavarları görmek istemiyorlardı.

Gong Pildu ve Lee Hyunsung’dan enkarnasyonlara liderlik etmelerini ve bir savunma ağı kurmalarını istedim.

   “Bana bırak.”

   “Bu senaryo bittikten sonra Gwanghwamun benim toprağım olacak.”

Gülümsedim ve cevap verdim.

   “…Keyfine bak. Ne istiyorsan yap.”

Ne yazık ki bu senaryo sona erdiğinde Gong Pildu’nun arzuladığı ‘Seul toprağı’ artık var olmayacaktı.

Grubun geri kalanını Gwanghwamun’un merkezine götürdüm. Merkezde, aslında orada olmaması gereken devasa bir kubbe vardı. Bu gerçek bir bina değildi. Normalde Gwanghwamun’da bir stadyum yoktu. Bu, Kurtuluş Kilisesi’nin geçici olarak eklediği bir alandı.

Kubbenin içi hâlâ opaktı ancak dikkatle bakınca, tepesinde duran küçük bir figürün konuşma yaptığını görebiliyordum.

   —Tüm enkarnasyonlar! Gerçek düşmanımız kim? Neden şu anda mızraklarımızı ve kılıçlarımızı birbirimize doğrultuyoruz?

Jung Heewon kaşlarını çattı.

   “…Tarafsız Kral.”

Tarafsız Kral, bir dokkaebiymiş edasıyla kubbenin tepesinde [Ses Yükseltme] kullanıyordu.

   —Duygularınızı elbette anlıyorum. Kurtuluş Kilisesi üyeleri olsun ya da diğer güçler, nihayetinde hepimiz aciz insanlarız. Bizler senaryonun kurbanlarıyız. Burada kendi aramızda savaşmanın hiçbir anlamı olmadığını sizler de biliyorsunuz! Bu, yalnızca dokkaebilerin istediği şey!

   “Kes sesini! Savaşı ilk başlatan Kurtuluş Kilisesi’ydi!”

   “Evet! Öldürün onu!”

Jeon Ildo hafifçe güldü.

   —Millet, canavarların geldiğini bilmiyor musunuz? Savaşmaya devam edersek Seul yok olacak.

   “Yani? Ne yapmamızı istiyorsun?”

   —Hepiniz biliyorsunuz. Bu, en güçlü enkarnasyonun kendini feda etmesi hâlinde hayatta kalabildiğimiz bir senaryo.

Stadyumun opak dış yüzeyi şeffaflaştı ve içi görünmeye başladı. Sahnenin üzerinde, arkasında göz kamaştırıcı bir spot ışığıyla iki kişi duruyordu.

   —Seul Kubbesi’nin enkarnasyonları için kendini tehlikeye atan iki kahraman! En güçlü enkarnasyon adaylarını sizlere tanıtıyorum!

Kubbenin karşı tarafındaki Kurtuluş Kilisesi üyeleri yüksek sesle alkışladı.

    “Yoo Joonghyuk! Yoo Joonghyuk!”

   “Nirvana! Nirvana!”

Ani atmosfer değişimi karşısında enkarnasyonlar afallamıştı.

   “B-Bu da ne?”

   “Çoktan savaşmaya başlamışlar mı?”

Ne düşündüklerini biliyordum.

   「Böyle temizlenirse senaryo bitmez mi?」

   「Kurtuluş lideri ya da Yüce Kral fark etmez, ikisi de ölürse bizim için iyi değil mi?」

Her insan korkaktı. Nirvana, insanların en korkak olduğu anı çok iyi biliyordu. Bu, ‘ulaşılamaz geleceğin’ zamanıydı. Bazıları çoktan ölmüştü; diğerleri ise karşı koyacak ve yaşamanın bir yolunu bulacaktı.

Kubbenin yanına yaklaşıp duvara vurdum.

   [Enkarnasyon Jeon Ildo, Adil Düello Sv.3’ü kullanıyor.]

   [Düelloya katılanlar dışındaki tüm enkarnasyonların sahneye girmesi yasaktır.]

Gwanghaegun’un stigmasını kullanmıştı. Bu durumda Yoo Joonghyuk ve Nirvana dışında kimse fiziksel olarak savaşa müdahale edemezdi.
Jung Heewon ve Lee Jihye’ye döndüm.

   “Jeon Ildo’yu öldürün!”

Kısa bir süre sonra, stadyumun içinden bir şey patlayarak ortaya çıktı. Sonunda, Yoo Joonghyuk ile Nirvana arasındaki savaş başlamıştı.

Kubbenin üzerinde, dokkaebinin yarattığı devasa bir ekran belirdi.

   [İlginç şeyler yapıyorsunuz. Eğlenceli bir dövüş olacağa benziyor, o yüzden herkesin izleyebilsin diye bunu hazırladım.]

Ekranda, Yoo Joonghyuk’un iki kılıcıyla Nirvana’nın beyaz manasının çarpıştığını görebiliyordum. Yoo Joonghyuk’un Göğü Yaran Kılıcı ile Nirvana’nın Mandalası uzayın içinde bir fırtına koparıyordu. Kısa bir süre içinde onlarca hamle gerçekleşti. Temkinli ve son derece ince hesaplanmış bir savaştı bu.

Birbirlerinin yeteneklerini okumak ve avantaj sağlamak için Transmisyon ya da Miras kullanıyorlardı. Bu, bir regresör ile bir reenkarnatörün karşı karşıya gelişiydi.

İlk ciddi hamleyi yapan Nirvana’ydı.

Nirvana’nın mandalası hızla dönmeye başladı; dönen mana, Yoo Joonghyuk’un bedenini hedef alan tehditkâr bir akıma dönüştü. Yoo Joonghyuk beyaz manadan kaçmak için havaya sıçradı. İlk bakışta sayıları sonsuzmuş gibi görünüyordu. Bunun nedeni, beyaz mananın hareketlerine göre tepki vermesiydi.
Yoo Joonghyuk hızla kılıçlarını savurarak mandalanın gücünü biçmeye çalıştı ancak ne yazık ki ikisini ıskaladı. Sol omzundan ve baldırından kan fışkırdı.

Bir enkarnasyonun ağzından yüksek bir ses çıktı. Jeon Ildo, Jung Heewon’dan kaçarken panikle yaygara koparıyordu.

   —Ah, böyle mi olacak?

Ancak Yoo Joonghyuk sakindi.

Yoo Joonghyuk kubbenin tavanına yakın bir noktaya sıçradı ve Bulutları Toplayan Göksel Kılıç’ı tutarak aşağıya daldı. Kılıcın etrafında mavi büyü gücü dalgalansa da Nirvana savunmasını çoktan tamamlamıştı.

   “Haydi, Yoo Joonghyuk!”

Tam o anda, Bulutları Toplayan Göksel Kılıç’ın boyutu aniden değişti. Kılıç devasa bir hâl aldı ve yüksek bir binanın boyutu kadar büyümeye başladı. Kılıcı tutan Yoo Joonghyuk’un kolu da aynı şekildeydi. Sanki dev bir tanrının sağ kolu gibiydi.

   [Devleşme.]

Şaşkına dönen Nirvana, kılıcın menzilinden çıkmaya çalıştı ancak artık çok geçti. Göğü Yaran Kılıcın ağırlığı, kelimenin tam anlamıyla Nirvana’nın üzerine çöktü.

Korkunç bir gürültü koptu ve sahnenin tamamı tozla kaplandı.

   “Kuooh!”

Nirvana ağır bir darbe alarak Yoo Joonghyuk’un kılıcının açtığı derin çukurun içine savruldu.
Enkarnasyonlar haykırdı.

Mandaladan sayısız kol fışkırdı. Avalokiteśvara’nın Bin Eli. Bodhisattva’nın elleri, dev kılıçla çarpışıyordu. Kubbe olmasaydı, bu çarpışma tüm çevreyi yerle bir ederdi.

Tüm enkarnasyonlarin bu manzara karşısında nutku tutulmuş gibiydi.

   「Bu, Seul’un en güçlüleri arasındaki bir düello.」

En güçlü…

Nedense içimde acı bir tat hissettim. Bu burukluğu unutup Her Şeyi Bilen Okuyucunun Bakış Açısını kullandım. Yüzeyde basit bir güç mücadelesi gibi görünse de o anda Nirvana ile Yoo Joonghyuk arasında bir düşünce akışı vardı.

Nirvana düşündü.

   「Zihinsel Bariyerinin seviyesi mi yükseldi? Büyü gücü dalga boyu güçleniyor.」

   「Yetenek seviyen düşündüğümden düşük. Miras’tan ne elde ettin ki?」

   「Sol omzunun yaralıymış gibi davranıyorsun ama bunun tuzak olduğunu biliyorum.」

   「Devleşme’nin süresi kısa. Maçın tamamını gözetmeliyim.」

……

Yalnızca benim görebildiğim bir savaş alanıydı bu. Birbirine dokunmayan iki düşünce, henüz gerçekleşmemiş bir savaşı resmediyordu.

Saf bir hayranlık hissedip bu manzaranın tadını çıkardım.

Ne kadar zaman geçmişti?

Kubbedeki herkesten önce bu karşılaşmanın ‘sonucuna’ ulaşmıştım.

Sıçradım ve kubbeyi yukarıdan gören yakındaki bir binanın çatısına çıktım. Ardından ağzımı açtım.

   “Han Sooyoung. İzlediğini biliyorum.”

Arkamdaki boşluk yarıldı ve Han Sooyoung karanlıktan ortaya çıktı.

   “…Nereden bildin?”

Han Sooyoung, vücuduna tam oturan mavi bir savaş kıyafeti giyiyordu. Muhtemelen Barış Diyarı’ndan çıkma gizli bir parçaydı.

   “Hoparlörü duyduktan sonra uzak duramazdın.”

   “Tsk.”

   [Takımyıldızı Abisal Kara Alev Ejderhası, sana dişlerini gösteriyor.]

Beklendiği gibi, Han Sooyoung sponsorunu seçmişti.

Yanıma yaklaştı ve korkuluğa oturdu.

   “Tam da eğlence başlayacaktı. Beni neden çağırdın?”

   “Neden izliyorsun ki? Senaryoyu temizlemek istemiyor musun?”

   “Ah, en güçlü kişinin kim olduğunu net bir şekilde bilmem gerekiyor… dur biraz. Sen biliyor musun?”

   “Biliyorum.”

   “Kim? Yoo Joonghyuk mu?”

   “Hayır.”

Han Sooyoung rahatlayarak iç çekti.

   “Güzel. O piç ölürse dünya sınıflanır. Durum artık o kadar da zor değil.”

Han Sooyoung hançerini çıkardı.

   “Kurtuluş Kilisesi’nin Lideri… onu mu öldüreceğim?”

Aşağı inmeye hazırlanan Han Sooyoung’a doğru başımı salladım.

   “En güçlü o değil.”

   “Ne? O değil mi? Kim o zaman? Kimi öldürmem gerekiyor?”

Sessizce Han Sooyoung’a baktım. Bir süre sonra gözleri inanamazlıkla doldu.

   “…Yoksa?

Başımı salladım.

   “Bu senaryonun finalini birlikte süsleyelim.”

+



Çeviri: Sansanson
Son Kontrol: Hono

Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.

142   Önceki Bölüm  Sonraki Bölüm   144