Kara Şövalye birkaç dakika boyunca kıpırdamadan kaldı, düşmanlarının cesetlerini sessizce izledi. Korkunç çift elli kılıcının kenarından kan damlaları süzülüyor, ayaklarının dibinde birikerek gölleniyordu. Bu zalim yaratığın ne düşündüğü ise tam bir muammaydı. Açıkçası Sunny, siyah çelikle yoğrulmuş bu durdurulamaz ölümcül varlığın gerçekten bilinçli olup olmadığını tam olarak kestiremiyordu.
Bu açıdan bakıldığında, lanetli şehrin sakinleri biraz tuhaftı.
Normalde, daha yüksek sınıflardaki Kâbus Yaratıkları, çoğu zaman insan zekâsına denk — hatta bazen daha bile yüksek — çarpık bir zekâya sahip olurdu. Ancak belli ki bu kural, bu ürkünç yerdeki her yaratık için geçerli değildi.
Sunny’nin gözlemlerine göre, yıkık şehrin sakinleri kabaca iki gruba ayrılabilirdi. İlk grup, Labirent’ten ya da karanlık denizin derinliklerinden, yani surların ötesinden gelen çeşitli yaratıklardan oluşuyordu. Bu menfur varlıklar, her Uyanmış’ın aşina olduğu Büyü’nün doğaüstü kurallarıyla az çok uyumluydu.
İkinci grup ise farklıydı. Sunny’ye göre bu yaratıklar ya şehrin kadim sakinlerinin kalıntılarından doğmuştu ya da daha da ürkütücü olanı… bir zamanlar yaşamış olan o insanların canavarlaşmış halleriydi. Onlara basitçe hayaletler diyordu. Bu varlıklar çok daha anlaşılmaz ve tehlikeliydi. Güçleri ve davranışları, hiçbir mantık ya da sağduyuya boyun eğmiyordu.
Kara Şövalye de bu uğursuz hortlaklardan bir başkasıydı. Bu yüzden Sunny, onun hareketlerini öngörmekte zorlanıyordu.
Çoğu zaman bu heybetli şeytan, yıkık katedralin büyük salonunda devriye gezmekle ve içeri girmeye cüret eden her şeyi öldürmekle yetiniyordu.
Az önce o zavallı aptalları öldürdüğü gibi.
Sunny iç çekti, destek kirişinin üzerine uzandı ve geçici dinlenme yerinin ölümcül yüksekliğini umursamadan gözlerini kapattı. Gece işlerine devam etmeden önce biraz soluklanmak istiyordu.
Bir süre sonra, p*ç şövalyenin bitmek bilmeyen devriyesine yeniden başladığını haber veren ağır adımlarının sesi duyuldu.
‘Nihayet defolup gitti.’
Artık huzurunu bozan bir şey kalmamıştı ama, Sunny garip bir huzursuzluk hissediyordu. İç sesi ha bire mızmızlık ediyordu.
‘Şey… Sunny. Bir şey unutmadın mı?’
Kaşlarını çattı. Ne unutmuş olabilirdi ki? Sadece yeniden dışarı çıkmadan önce biraz soluklanıyordu. Ayrıca ölü avcıların eşyalarını aşırmak için de doğru anı beklemesi gerekiyordu…
‘Az önce altı kişinin ölümüne sebep oldun. Hiç suçluluk hissetmiyor musun?’
Bu soru Sunny’yi biraz şaşırttı. Merakla hislerine kulak verdi ve nihayetinde vardığı sonuç netti: Hayır, en ufak bir suçluluk dahi hissetmiyordu.
Bu, bir insanı üçüncü kez öldürüşüydü. Aslında ilk seferi ilk Kâbus’undayken olmuştu; orada insanların basit birer illüzyondan ibaret olması gerekiyordu. Ama Sunny bu teorinin doğruluğundan biraz şüpheliydi. O köle tacirinin çektiği acı, hayal ürünü olmak için fazlasıyla gerçek gelmişti.
İkinci sefer… onu düşünmek istemiyordu. Zaten kalede olmuştu ve hayatının o kısmı çoktan kapanmıştı.
Üçüncüsü ise en temizi olmuştu. O haydutlar onu soyup öldürmeye niyetliydi. Sunny, görünmez ipi çekip liderlerini soğuk ölümün kollarına göndermeden çok önce bunu anlamıştı.
Kaçmayı deneyebilirdi ama… son derece kabaydılar. Eğer sadece kendisine hakaret etmiş olsalardı, belki de olayı kansız bitirmeye çalışırdı. Ama Nephis’e hakaret ettiler. O piçler ölmeyi hak ediyordu.
Değişen Yıldız’la arasındaki ilişki gerilmiş olsa da, Sunny onu hâlâ çok önemsiyordu. Kaleden ayrılmış olması, dostluklarını unuttuğu anlamına gelmiyordu. Sadece… gitmek için kalmaktan daha fazla sebep vardı.
İç çekerek desenli mavi camdan yapılmış o güzel şişeyi çağırdı. Bu, Cassie’nin vedalaşırken ona verdiği hediyeydi. Sunny bu Hatıra’ya büyük değer veriyordu.
Şişeyi dudaklarına götürdü, serin ve lezzetli sudan birkaç yudum aldı ve gözlerini açtı.
Artık dinlenmek istemiyordu. Hareket etmek daha iyiydi…
***
Yeniden dışarı çıkmadan önce Sunny odasına döndü ve köşelerden birinde duran büyük demir sandığın yanına gitti. Biraz güç harcayarak ağır kapağı kaldırdı ve hazine yığınını hayranlıkla seyretti.
Sandığın içinde, karanlıkta yumuşak bir ışıkla parlayan yüzü aşkın güzel ruh parçacığı vardı. Onları görmek Sunny’nin ruh hâlini her zaman yükseltirdi.
Kendisi ruh parçacıklarını doğrudan kullanamasa da, yine de son derece değerliydiler. Unutulmuş Kıyı’da, parçacıklar Uyuyanlar arasında bir tür para birimiydi. Yüz tanesi, hayal bile edilemeyecek bir servetti.
Bir ömür boyunca beş parasız yaşamış olan Sunny, sonunda zengindi!
“Para… Ne kadar çok param var…”
Kale duvarlarının içinde yaşamak isteyen herkes, haftada bir ruh parçacığı haraç ödemek zorundaydı. Bunu karşılayamayanlar, kapıların hemen dışında kurulan derme çatma yerleşimde yaşamaya mahkûm olurdu; burası da sık sık canavar saldırılarına uğrardı. Yine de yiyecek için ödeme yapmak ya da avlanmaya çıkmak zorundaydılar ki bu da çoğu zaman ölümleriyle sonuçlanırdı.
Sunny’nin bu üç ayda topladığı miktarla, isterse yıllarca kalenin konforunda yaşayabilirdi… tabii istemesi hâlinde. Ki elbette istemiyordu. Zaten kendi sarayı varken neden başkasına kira ödesindi ki?
Üstelik gürültücü komşuların olmadığı ve mülkü koruyan korkunç bir muhafızın bulunduğu bir saray.
İki yeni ruh parçacığını sandığa bırakan Sunny, ejderha hazinesine son bir kez baktı ve kapağı memnun bir gülümsemeyle kapattı.
Belki kaleye tekrar gidip birkaç şey almak gerekiyordu… hayır, hayır. Geçen sefer ihtiyacı olan her şeyi almıştı zaten. Çok fazla parça harcamak, insanların onun herkesin sandığı kadar zavallı olmadığından şüphelenmesine yol açardı.
Kaledeki tüm Uyuyanlar arasında, onun sadece gölgelerde saklanmakta ve tehlikeden kaçmakta iyi olmadığını bilen üç kişi vardı.
Nephis, Cassie… ve Caster.
O lanet olası p*ç herif…
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.