Caster, Rüya Diyarı’na şehre yakın bir noktadan girmişti ve kaleye de onlardan çok daha önce ulaşmıştı. Sunny, Nephis ve Cassie kaleye varmayı başardıklarında, Caster çoktan saygın bir konuma ulaşmış ve insanlar arasında da tanınmıştı.
Yetenekli bir Mirasçı’nın Gunlaug’un ordusunda hızla yükselmesi için sayısız fırsat varken, Caster bağımsız kalmayı tercih etmişti. En sonunda da Değişen Yıldız’ın grubuna katılmış, böylece onların savaş gücünü ve ününü ciddi biçimde artırmıştı.
Geriye dönüp baktığında, Sunny tüm sorunlarının aslında tam olarak o anda başladığını fark etmişti.
“Evet evet, tüm bunlar o p*çin suçu. Benim değil. Kesinlikle öyle!”
Dişlerini sıkarak ağır sandığa sert bir tekme attı ve küfrederek söylendi. Ardından hiçbir şey olmamış gibi yüzüne parlak bir gülümseme takınıp gizli odasından bir kez daha çıktı.
Aşağıda işler iyice ilginçleşmişti.
Kan kokusuna kapılan birkaç yaratık, taze cesetlerle ziyafet çekmek için harap katedrale girmeye çalışıyordu. Ne var ki Kara Şövalye her zamanki gibi öfke doluydu. Sunny taşıyıcı kirişlere tırmanırken, o da bir çeşit peygamberdevesini andıran iri bir yaratığı doğramakla meşguldü.
Sunny başta beş talihsiz ahmağın geride kalan eşyalarına bakmayı planlamıştı, fakat aşağıdaki vahşeti görünce fikrini değiştirdi. Bunu daha sonra yapabilirdi.
Zaten gölgesi çoktan kanlı kalıntıları incelemiş ve parçalanmış cesetler arasında kayda değer hiçbir şey olmadığını söylemişti.
Daha fazla oyalanmadan Sunny, katedralin çatısından sıvıştı ve Kanperest’le dövüştüğü yere doğru gitmeye başladı.
Av grubunun şefi olan ahmağın cesedi hâlâ oradaydı. Elbette Hatıraları varlığını çoktanyitirmişti; sakallı adamın üzerinde yalnızca paçavralar kalmıştı. Ağır savaş baltası da kaybolmuştu.
Sunny iç çekti.
“İşte bu yüzden insanlar öldürmeye bile değmez.”
Gölgesi yüzünü eliyle kapatıp umutsuzca başını salladı; kendini çok yanlış sözcüklerle ifade ettiğini anlatmaya çalışıyordu. Sunny kaşlarını çattı.
“Uzatma! Ne demek istediğimi anladın işte!”
Sunny için bu durum iki kat daha can sıkıcıydı.
Bir Uyanmış, başka bir Uyanmış’ı öldürdüğünde, rakibinin Ruh Parçacığı’nı parçalamasına gerek kalmadan onun Ruh Özü’nün önemli bir kısmını doğrudan emerek kazanırdı. Ancak Sunny sıradan bir Uyanmış değildi. Sunny’nin Yönelimi, gölge parçacıkları tüketmeye uygundu.
Bu da demek oluyordu ki, rakibi geçmişte yüzlerce Ruh Parçacığı emmiş olsa bile Sunny yalnızca rütbe ve sınıfına karşılık gelecek kadar gölge parçacığı kazanabiliyordu. Tıpkı bir Kâbus Yaratığı’nı öldürdüğünde olduğu gibi. Ve tüm Uyuyanlar sadece basit birer Yaratık olduğu için, bu sayı… sadece birdi. Onlarca, yüzlerce yerine sadece bir…
“Dört yüze ulaşmak için sadece bir parçacık kaldı,” dedi Sunny, biraz moralsizce.
Bunca zahmetin karşılığı… neredeyse hiçti.
Aklının küçük ama mantıklı bir kısmı, insan öldürmenin kazançlı olmamasına seviniyordu aslında. Aksi hâlde, şu anki ruh hâliyle… hayır, hayır tabii ki. Sunny yapmazdı öyle şeyler. Kesinlikle yapmazdı.
“Ne? Neyi yapmazdım?”
Sunny birkaç kez gözlerini kırpıştırdı, iç sesine kulak verdi. Ama iç sesi tuhaf biçimde sessizdi. Omuz silkerek eğildi ve cesedi aramaya başladı, belki işe yarar bir şeyler çıkar diye.
Ama yine hüsran. Hayal ettiği gibi bir taraflarına sakladığı Ruh Parçacıklarıyla dolu bir kesesi falan yoktu. Sadece bu şerefsiz herif gömleğinin içine tuhaf bir kumaş parçası saklanmıştı.
Kumaşa baktığında, üzerine mürekkeple özensiz ve kabaca çizilmiş şekiller gördü. Bazı çizimler ve şekiller ona tuhaf bir biçimde tanıdık geliyordu.
“Bu ne ya… harita mı çizmiş?”
Bu gerçekten de özensizce çizilmiş basit bir haritaydı. Tanıdık şekiller ise şehrin civar bölgelerindeki çeşitli yer işaretleriydi. Sunny bunların çoğunu iyi bilirdi, hatta bazılarını da daha önceden keşfetmişti.
“Bir çeşit hazine haritası mı acaba?”
Bir anda av grubunun tuhaf zamanlaması ve deneyimsizlikleri bir anlam kazandı. Onlar avcı falan değillerdi. Büyük ihtimalle kalede birilerinin kandırıp sahte bir hazine haritası sattığı bir avuç aptaldı.
Olabilecek en mantıklı açıklama buydu.
Ama…
“Ya gerçekse?”
Sunny, haritaya hem tiksintiyle hem de açgözlülükle baktı. Gerçekten gidip bir bakmalı mıydı, yoksa atıp kurtulsa daha mı iyi olurdu, karar veremiyordu.
…Şans eseri düşüncelerini gök gürültüsünü andıran bir çarpma sesi böldü.
Yakınlardaki binalardan biri aniden çöktü, sokak toz bulutuyla kaplandı. Devasa bir şekil havada savrularak bir başka duvara çarptı ve taş yağmuruna sebep oldu.
Yaratık ayağa kalkmaya çalıştı ama sonra titremeye başladı ve yere yığıldı. Kaldırımı pis kokulu kan nehirleri kapladı. Ölmüştü.
Sunny haritayı hızla zırhının içine tıkıştırdı ve gölgelere daldı, neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Yakınlarda öfkeli kükremeler ve çeliğin çeliğe çarpma sesi yankılanıyordu; her saniye ona doğru daha da yaklaşıyordu.
Garip olan şu ki, hiç insan sesi duyulmuyordu.
“Kâbus Yaratıkları arasında bir savaş mı oluyor?”
Bu tür şeyler uğursuz şehirde nadir yaşanan olaylar değildi fakat Sunny’nin bildiği kadarıyla bu sokağı ve bitişikteki meydanı mesken tutan yaratıklara karşı çıkabilecek çok az varlık vardı.
Bu yaratıklar şehirdeki en güçlü varlıklar değildi, ama sahip oldukları benzersiz özellikler yüzünden Sunny onlardan vebadan kaçar gibi kaçardı. O meydanda kendisinden katbekat daha güçlü yaratıkların, saniyeler içinde parçalandığını görmüştü.
Yine de şuan da yaşananlara bakılırsa, şimdiye kadar hiçbir canavar meydanın koruyucularını bu kadar zorlamamıştı.
Merakı kabaran Sunny, bir göz atmaya karar verdi.
Gölgelerin arasına saklanarak kadim bir binanın yüksek duvarına tırmandı ve kısa sürede çatısına ulaştı. Adımlarını dikkatle atarak ilerledi ve binanın öteki ucuna ulaştı.
Oradan, geniş meydanı gecenin yoğun karanlığına rağmen rahatça görebiliyordu.
Meydanın ortasında, hareket eden bir heykel, birkaç devasa canavarla savaşıyordu.
Bu bölümde emeği geçen; çevirmen ve düzenleyici arkadaşların
emeklerinin karşılığı olarak basit bir minnet ifadesi yani teşekkür etmeyi ihmal etmeyelim.